psikoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
psikoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Haziran 2023 Cumartesi

İntihar Notları

 

intihar, intihar etmek, intiharın nedenleri


Otuz yıllık hayatımda hiç intihar eden bir arkadaşım veya yakınım olmadı. İntihar girişiminde bulunan birkaç tanıdığımı saymazsak, meseleye doğrudan tanıklık etmedim. Dolayısıyla intihar konusuna ilişkin hislerimi ve düşüncelerimi, üzerimde travma yaratacak olaylar ışığında yazmadığımı belirtmem gerekiyor. Ayrıca bu yazının, bir kısım insanlar üzerinde olumsuz etki yaratabileceğinin farkındayım ve en hisli duygularımla söylemeliyim ki eğer bu meselenin üzerinizde olumsuz bir etki yaratacağını düşünüyorsanız bu yazıyı hiç okumayın ve lütfen buradan hızla uzaklaşın!

Geçtiğimiz günlerde, çeşitli olumsuzluklar ve zorluklar yaşadığım bir zamanda, bir süre intihar etme meselesi üzerine farklı düşünceler geliştirdim. Farklı dememin sebebi; bu meseleye daha önce hiç bu açıdan bakmadığımı fark etmiş olmam… Her ne kadar dinsel veya geleneksel düşünce kalıplarına sıkışmış bir insan olmasam da ailem, geçmişim ve yetiştirilme biçimim dolayımıyla intihar meselesine ilişkin daha “normal” yaklaşımlara sahip bir birey olduğum gerçeğini yadsıyamam. Ancak yine de şunu söylememde fayda var: İnsanların tercihleriyle ve yaşam biçimleriyle, başka insanlara zarar vermedikleri sürece hiçbir zaman ilgilenmedim.

Bu uzun uzadıya yaptığım açıklamaların ardından asıl konumuza, yani intihar meselesine gelelim. İntihar eylemi, kişinin çeşitli sebeplerle hayatına son verme isteğinin bir sonucu olarak karşımıza geliyor. Bu sebepler içerisinde zihinsel hastalıklar, travmalar, kimi zaman doymuşluk veya sadece artık yaşamayı istememek olabileceği gibi; toplumsal travmalar, gelecek kaygısı ve ekonomik zorluklar gibi birey dışı sebepler de olabilir. İşin toplumsal boyutu iktidarı elinde tutan zümrenin yol açtığı ve doğrudan onları suçlayabileceğimiz nedenlere ilişkin olmakla birlikte; bireysel direnç noktalarının kırılgan yapısından kaynaklı bir vazgeçişi de göz önünde bulundurmak gerekebilir. Politik bir insan olduğum için bu konuda kesinlikle kişileri suçlamaktan yana değilim ve böyle birisi olmayı da asla arzu etmiyorum. İktidarların toplum mühendisliği ile dayattıkları yaşam biçimlerini kabul etmeyen ve kendilerini artık yalnız hisseden insanları suçlamak için en hafif tabirle “akılsız” olmak gerekiyor.

Gel gelelim kişisel sebepleri olan insanlara… Her ne kadar kişisel sebep desem bile bu sebepleri ortaya çıkaran temel sorunu görmezden gelmemek adına şu ayrıma gitmeyi naçizane önemli buluyorum: Psikolojik rahatsızlıklar, travmalar veya duygusal zayıflıklar kişilerin suçu değil; onları buraya iten mekanizmaların; insanların, toplumların veya genetik kodların sonucudur! Nitekim sorunun temeli doğru analiz edilmedikçe yaşanılan her olumsuz olayı bireylerin omuzuna yükleyip onlara elveda diyerek hayatımıza devam etme yanlışı içerisine girebiliriz. Bu ise bizi toplumsal anlamda “pasif” bireysel anlamda ise “işe yaramaz” hale sokar.

Yazının bu noktasına kadar intihar eyleminin bireysel zayıflıktan kaynaklı bir şey olmadığı ve bunun genellikle, aile, çevre, toplumsal mekanizmalar, ekonomik bakış ve hatta inançsal-ideolojik gericilik kaynaklı bir olgu olarak ele alınması gerektiğine ilişkin düşüncelerimi ifade etmeye çalıştım. Ancak biliyorum ki hepiniz işin “magazin” kısmı sayılabilecek uçlardaki düşüncelerimi merak ediyorsunuz. O halde Pandora’nın kutusunu açma vakti geldi…

Takdir edersiniz ki hiçbir insan ne doğumunu ne doğduğu aileyi ne de yaşayacağı çevreyi seçerek dünyaya gelmiyor. Ebeveynlerimizin cinsi faaliyetleri sonucu doğuyor ve belirli kısıtlarla yaşamaya başlıyoruz. Bu seçimsizlik, özellikle ailesi ile çeşitli sebeplerden dolayı ortaklaşmakta sorun yaşayan insanları travmatize ediyor. Tabii yalnızca aile değil; toplumla, devletle veya içinde bulunduğu çevreyle uyuşamayan insanlar da aynı şekilde travmatize oluyor. Bu ise kimi insanın isyan etmesine, kimi insanın durumu umarsızca kabullenmesine, kimi insanın ise pes etmesine yol açabiliyor. Kendinde savaşacak gücü bulan insanlara gerçekten hayranlık duyuyorum; ancak bunun herkes için geçerli olmadığını biliyor ve bunun bir “suçlamaya” varmaması gerektiğini düşünüyorum.

Son tahlilde, insanların doğdukları yeri/aileyi/çevreyi seçme özgürlükleri olmadığı gerçeğiyle yüzleşiyoruz. Bu insanlar doğduktan sonra yaşayacakları hayatı da, uzun süreler boyunca aileye, topluma veya devlete bağımlı kaldıkları için, özgürce seçemiyorlar. Bu durum kimi insanları sistemin bir dişlisi haline getirirken kimilerini de duygusal ve mental olarak oldukça zorluyor. Kişiler kimi zaman mücadele etme yöntemleri geliştiriyor kimi zamansa gözden kaybolma veya üzerlerine atılan sorumluluklardan kurtulma yolunu seçiyorlar. İşte bu durum “seçimsizliktir”.

İnsan, doğası gereği özgürdür ve seçim hakkını (her canlı gibi) doğal olarak almıştır. İnsan doğasının yok sayılarak manipülatif ve yapay yöntemlerle değiştirilmeye çalışılması sistemde tıkanıklığa yol açar. Az önce de belirttiğim gibi kimileri savaşır, kimileri kaçar, kimileriyse pes der. Kaçanları veya pes edenleri suçlayabilir misiniz? İnsana istemediği bir şeyi yaptırmanın bedeli sizce nedir?

Temel sorun “seçimsizlik” olduğundan, belki de son çare olarak başvurulan intihar kimsenin karışamadığı, engelleyemediği ve karşısında tam anlamıyla biçare kalınan bir seçenek olarak karşımıza çıkar. İntihara kalkışan kişi kendisine yaşam hakkı tanımayan ve onu seçimsiz bırakan insanlardan artık intikamını almıştır. Her şeyi engelleyebileceklerini, her şeyi istedikleri gibi yönlendirebileceklerini düşünen insanların yüzüne kendi ölümünü bir tokat gibi çarparak seçimsiz bırakıldığı hayatında, gerçekten kendisine ait olan ve kimse tarafından engellenemeyen bu seçimi yaptığı için artık mutludur. Adeta huzursuz başlayan hayatını huzura erdiren bir şekilde sonlandırmıştır. O artık yoktur, bir daha da asla var olmayacaktır.

Son cümlelerimde intihar güzellemesi yaptığımı lütfen düşünmeyin; çünkü benim açımdan intihar eylemi, hiçbir çaresi kalmamış insanların başvurduğu ve değerli hayatlarını zorbalıklar nedeniyle sonlandırmak zorunda kaldıkları bireysel bir isyan yöntemidir. İsyan bayrağını çeken kişi yaşamına son vererek kendisini zora düşürenlerden intikam almak istememiş olabilir, hatta belki de ölümü insanlar tarafından alkışlanmış bile olabilir; bunu bilemeyiz. Fakat hayatları boyunca baskılanan, aşağılanan veya zoraki olarak istemedikleri hayatlar yaşatılan insanların yaşamlarını kendi arzularıyla sonlandırma seçeneklerinin halen dahi ellerinden alınamadığı gerçeğini görebiliriz. Umarım ki böylesi zor karar almış olan herkes hayatlarının son dakikalarını bu iç huzurla geçirebilmişlerdir.

...

Yaşamayı seçme hürriyetimiz olmasa da yaşamamayı seçme hürriyetimizin olduğunu bilmek bana istemsiz bir huzur veriyor.

16 Nisan 2016 Cumartesi

Tanrının Kaşığı

tanrı gibi hissetmek, tanrı olmaya çalışmak


Gecenin bir yarısı, müzik çalarımın gürültülü sesi ve kafamda milyon tane tilkiyle eve geldim. Kaldırım taşlarının biçimsiz düzenliliği ve vitrin mankenleriyle kurgulanmış sahte dünyanın yarattığı korku dolu evrenin sonuna varmış olmanın rahatlığıyla, dibine kadar kazınmış midemi yatıştırmak ve kan şekerimin beni neredeyse nakavt edecek seviyedeki düşüklüğünü gidermek için buzdolabını açtım. Bir önceki akşamdan kalma vanilyalı ve Antep fıstıklı dondurma dışında, ilgimi çekebilecek hiçbir şey bulamadım.

Kutuyu açtıktan ve kaşığımı aldıktan sonra dondurmayı ucundan kazıyarak yemeye başladım. Kaşığımın ucuyla şekillendirdiğim dondurmanın bir insan yüzünü andırdığını fark ettim ve ağız kısmını kocaman bırakıp, hemen üstüne küçük göz yuvaları oydum. Tüm dehşetiyle solgun bir insanı andıran o yeşil dondurmayı biraz daha şekillendirdikten sonra, kaşığımı hemen ağız kısmının altından -sol gözüne teğet geçecek biçimde- daldırarak, sanki bir hastalıktan yeşile dönmüş gibi duran solgun yüzü kestim. 'Tanrı' gibi hissetmenin getirdiği 'sınırsız güç' duygusuna kapılıp vanilyalı kısmını da insan suretine çevirdim ve dondurmadan adamın bütün kaderini avucumun içine aldım.

Neden sonra bir gün önce okuduğum ve yıllarca polis muhabirliği yapmış olan Sevinç Yavuz'un yazdığı 'Türk Seri Katiller' adlı kitap için verdiği ropörtajdan bir bölüm geldi aklıma... Seri katillerin yaşadığı psikolojiyi gözler önüne seren şu cümle beni daha büyük bir tartışmanın içine attı: "Motivasyonları Tanrı’yı oynamak. Kimin yaşayıp kimin öleceğine karar vermenin hazzını yaşamak. İşte o çalışmalar (ceseti slikonla doldurmak ya da göze çivi çakmak gibi) da hazzı uzatmak, cesetle daha çok vakit geçirebilmek için yapılan şeyler." Yani sizin anlayacağınız, bir dizi psikolojik bozukluğun neticesinde seri katile dönüşen bu zevatlar adeta tanrı rolüne bürünüyorlarmış.

Tam bu noktada, aslında hiçbirimizin temelde bu sosyopat seri katillerden bir farkımızın olmadığı kanaatine vardım. Her ne kadar "normal" davranışlara sahip insanlar olarak canlılara zarar vermek suretiyle kendimizi tanrı rolüne bürüyor olmasak da başka türlü davranış biçimleriyle, aslında binlerce yıldır benzer şeyleri yapıyoruz. Çocukluk ve gençlik yıllarımızda bilgisayar oyunları ve oyuncaklarla oynuyor ve isim taktığımız, duygusal bağ kurduğumuz karakterlere çeşitli misyonlar yüklüyoruz. Onlara düşmanlar yaratıyor, onları çeşitli durumlara sokuyor ve kaderlerini belirleyerek adeta 'tanrıyı' oynuyoruz. Belki sanatı da bu yüzden seviyoruz. Heykeltraş oluyor, biçimsiz objelere 'dondurulmuş' hayatlar veriyoruz. Karikatürist veya senaryo yazarı oluyor, binlerce insanın merakla takip ettiği karakterlerin yaratıcıları olarak saman kağıdı arasına sıkışmış hayatların gidişatını belirliyoruz. Çünkü 'yaratıcıyız' ve bu nitelik bize Tanrı'nın üfürüğünden geliyor!

Bunlara benzer örneklerle yaratıcılığı ve 'yaratıcı olmaya' olan merakı hayatın her alanında bulmak mümkün diye düşünüyorum. Zaten herkesin içinde böyle bir duygu olmasaydı, hayal gücümüzün ürünleri olan ve adeta bize hizmet etmesi için yapılmış döşemeli koltuklarda oturmak yerine sıradan minderlerin üzerinde oturuyor olurduk! Para ve güç kazanma hırsımız olmaz, toplumu, siyaseti ve dünya kaynaklarını yönlendirmek gibi işlere girişmezdik. Kendi doğal koşullarında oluşan ve kendi yolunu çizen akarsulara müdahale etmez, onları barajlar ardında bırakmazdık.

Bizler, yani insanoğlu, yaratıcı rolünü üstlenmeye meraklıyız. Bu, insanlık tarihinin başlangıcından beri böyle. Kendi tanrılarını bile kendisi yaratan bir türden söz ediyorum! Kendi mitoslarını yazan, kendi putlarını (tanrılarını) kendileri yapan bir türden... Yani aslında biz, tanrısını bile kendisi yaparak, yaratma gücünü eline almaya çalışan, benmerkezci, hayalperest ve bencil bir canlı türüyüz. İtirazı olan?

6 Aralık 2015 Pazar

Yanılsama

yanılsama, sanrı, halüsinasyon, şizofreni, trip


Yanılsamadan ibaret olduğunu düşündüğü bedenime hakaretler yağdırırken halen sinirli görünüyor ve kafasını sağa sola sallayarak beni öldüreceğini söylüyordu. Sahi bunu yapabilir miydi? Tam bir delilik olduğunu biliyorum fakat bir an için beni gerçekten öldürebileceğini düşündüm. Sonra o gergin yüzüne bakıp, "Seni aklımın en ücra köşelerinden bile sileceğim; seni bütün çılgınlıklarınla birlikte geldiğin yere gömeceğim." dedim.

Merhaba, ben Stawinski. 28 yaşında, 1.80 boyunda, yakışıklı sayılabilecek esmer bir erkeğim. Geçmişim hakkında konuşmayı pek fazla sevmem; aslında bakarsanız konuşmayı da pek fazla sevmem. Lâkin, son dönemlerde yaşadığım mental sorunlardan dolayı, eskisinden fazla konuşmaya ihtiyacım var.

Bundan birkaç ay önce tek başıma yaşayan biriydim. Uzun bir süre ailesinin yanında yaşamış olan her erkek gibi ben de tek başına yaşamanın verdiği huzuru ve konforu hiçbir yerde bulamadım. Fakat son dönemlerde yaşadığım maddi sıkıntılar yüzünden ev arkadaşı aramaya başladım. Sonra Paul ile tanıştım. Paul, ev arkadaşı ilanını görüp beni arayan kişilerden biri değildi. Onunla, sıkıntılı bir gecemde tek başıma gidip içtiğim bir barda tanıştım. O da benim gibi oldukça sıkıntılı görünüyordu. Hiç durmadan ellerini ovuşturan, sigarasını tam bitirmeden yenisini yakan ve etrafıyla hiç ilgilenmeyen tavırlarıyla beni kendisine çekmeyi başarmıştı. Ona bakınca kendimi görüyormuşum gibi hissetmiştim. Bu nedenle ona bir viski ısmarlayıp yanına gittim. Yanına oturduğum anda bana söylediği ilk şey, "Ben eşcinsel değilim moruk." olmuştu; "Bak, yanlış anlama. Gerçekten cinsiyetçi biri değilim fakat gereğinden fazla yaklaşırsan seni fena döverim." ise ikinci lafı. Her neyse, konumuz bu değil. Onunla nihayetinde tanışıp derdimi anlatabilmiştim. Gerçekten de bana oldukça benziyordu; hayat hikâyemiz, sorunlarımız, eski kız arkadaşlarımız, hayal kırıklıklarımız... Bütün gece onu dinledim fakat ben pek bir şey anlatmadım. Ona yalnızca, "Seninle ben, gerçekten birbirimize benziyoruz." deyip durdum. Beni anlamış gibi gözüküyordu. Dedim ya zaten, ben pek fazla konuşmayı sevmem. Onunla yalnızca bu konuda pek fazla uyuşmuyorduk; geri kalanı ise neredeyse aynıydı.

Derken kısa süre içinde iyi birer dost olduk ve tanışmamızın üçüncü haftasında benim yanıma taşındı. Bizimkisi sanki birer kader ortaklığıydı. Aslında benim aksime kadere pek inanmazdı: Ona göre biz yoldaştık.

Paul ile çok zaman geçirdik. Yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmez olmuştu. Birbirimize iyice alıştığımız dönemde ikimiz de işten ayrıldık. Birikimlerimizle idare ediyor; çok gerekmedikçe dışarı çıkmıyorduk. Aslında, uyuşturucu almak için dışarı çıktığı zamanlarda ona göz kulak olmak için ben de çıkıyordum. Ona her defasında uyuşturucuyu bırakmasını söylediysem de lafımı bir türlü dinletemedim. Bir müddet sonra kendimi onun ebeveyni gibi hissetmeye başlamıştım bile!

Demiştim ya, birbirimize çok benziyoruz diye, gerçekten uzun bir süre böyle düşünmeye devam ettim fakat neden sonra anladım ki aslında birbirimize hiç de benzemiyoruz. Daha doğrusu birbirimize hem çok benziyoruz hem de hiç benzemiyoruz. Kimi zaman ona tam anlamıyla ayak uydurabiliyorken kimi zamansa yaptığı hiçbir şeye anlam veremiyordum. Gerçekten zaman geçtikçe yaptığı pek çok şey benim için anlamsızlaşmaya başlamıştı. Gerçi bir gün içerken kendisi de bunu pekâlâ itiraf etti: "Fakat elimde değil... Ne kadar istemesem bile... Böyle bir adamım işte, anla beni. Senin gibi biri olmak isteyen ancak hiçbir zaman kendinden vazgeçemeyecek bir adam. Belki de bu nedenle senin yanına taşınmışımdır."

Tüm aptallıklarına rağmen ev arkadaşlığımız oldukça uzun bir süre sürdü. Paul beni büyük bir yalnızlığın içinden kurtarmıştı fakat bu süre içerisinde de benden pek çok şey alıp götürmüştü. Yaşam tarzının bohemliğinden ve kafasının dağınıklığından usanmıştım. Kimi zaman ise bir yerlere çekip gitmesinden... Beni tamamen unuturdu ve bir şeyler yapıp geri gelirdi. O süre içerisinde ondan hiç haber alamazdım fakat anladığım kadarıyla eğleniyordu. Sanırım her zaman isteyip hiçbir zaman olamadığım biriydi. Bu konuda da onunla aynı şeyi düşünüyorduk.

Ondan ayrı kaldığım süre boyunca ne yaptığını merak edip durdum hatta birkaç sefer onu takip etmeyi bile denedim fakat her nasılsa, her defasında izini kaybettirmeyi başarıyordu. Benden gizli yaptığı hiçbir şeyi ortaya çıkaramıyordum. Bir müddet sonra onu tamamen kendi haline bırakıp düşünmeye başladım. Yaptıklarını, anlattıklarını, bana karşı olan tavırlarını... Her şeyi didik didik ettim, tüm anılarımızı bir yerlere yazarak olay sırasına göre dizdim. Hiçbir ayrıntıyı atlamadım ve bir gün bir şey dikkatimi çekti: Masanın üzerindeki bardak. Biz dün gece içmiştik öyle değil mi? Yani biz, Paul ve ben ikimiz de içmiştik fakat masanın üzerinde bir tane bardak vardı. Hemen bulaşık makinesinin kapağını açıp içine bir göz attım; oradan da mutfağın çeşitli yerlerine, çöpe ve kanepenin kenarına. Her yere baktım ancak bir bardak daha bulamadım. Onunla birlikte içtiğimize emindim ancak diğer bardağı bir türlü bulamadım. Belki de giderken bardağı çöpe attı ya da bilmiyorum, başka bir şey işte... Bardak olayını kafama takmamaya çalıştım ve odama gittim fakat o da ne! Odamdaki diğer yatak neredeydi? Odamda iki yatak olduğuna eminim çünkü Paul ile aynı odada kalıyorduk! Her şey gitgide ilginçleşmeye başlamıştı çünkü o an fark etmiştim ki, bu küçücük odaya iki yatak sığamazdı. Aklımı kaçıracak gibiydim, neler oluyordu?

Aylar önce, kız arkadaşım tarafından terk edildiğimde, arkadaşlarımdan uzaklaştığımda ve ailem tarafından dışlandığımda çok yalnız kalmıştım. Paul işte bu dönemde çıkıp girmişti hayatıma. Kadınlardan ve insanlardan soğuduğum bir dönemde... Aman Tanrım! Ya Paul benim yarattığım biriyse, o zaman ne olacaktı?

Tekli koltuğun yanına çömelip başımı bacaklarımın arasına sıkıştırdım. Aklımı kaybetmek üzere, saatler süren bir yolculuğa çıktım. Zihnimin en derinlerine inmeye çalışıp orada Paul'u aradım. Aradığım cevaplara ulaşmak üzere olduğumu hissettiğim anda Paul içeri girdi. Bana öylece bakıp ne yaptığımı sordu. Yine içmişti ve oldukça gergin gözüküyordu. Paul'u görünce yaşadığım travmayı bir anda unutup ona nerede olduğunu sordum. Bana cevap vermemeyi tercih etti ve kanepenin üzerine uzandı. Nerede olduğunu öğrenmek için üsteledim; fakat tek bir cevap bile alamadım. Beni herkesin yalnız bıraktığı halime çok benziyordu. İşte bu! Gerçekleri tekrar anımsadım; Paul gerçek değildi!

"Paul, seninle konuşmamız gereken bir konu var." diyerek lafa girdim. "Biliyor musun, sen yalnızca bir karaktersin; beni yalnızlığımdan kurtarasın diye uydurduğum bir karakter. Sen bir hiçliksin; deneyimlerimden edindiğim bir sonuç! Düşüncelerimden ibaret bir fantazi!" Ben böyle söyledikten sonra Paul bana döndü ve, "Sahiden mi?" dedi, "Belki de gerçek olan benimdir ha? Belki de sen benim yarattığım bir karaktersindir kim bilir?" Ona aptal olmaması gerektiğini söyledim: "Gerçekten çok yalnızdım; arkadaşlarımdan, ailemden, kız arkadaşımdan ve iş yerimden ayrılmıştım. Herkesin beni kaderime terk ettiği bir dönemde sen çıkıverdin; hem de öylece, pat diye!" Ben böyle söylediğimde yüzü asıldı ve tek bir hamleyle koltuktan kalkıp karşıma geçti: "Bana bak soytarı, benim cümlelerimi kullanıyorsun. Benim gibi kokuyor, benim gibi düşünüyorsun fakat aynı zamanda olmak isteyip de olamadığım biri gibisin. Yaşam tarzımı beğenmiyor, beni her fırsatta eleştiriyorsun. Bana öğütler verip duruyorsun. Sen benim, yıllar önce kaybettiğim birine çok benziyorsun!"

Aklım iyice karışmıştı fakat sinirlenmemeye ve aklı selim bir şekilde düşünmeye çalıştım. Paul'un tüm öfkesini üzerime kusmasına izin verip sustum fakat onu tam olarak dinlemedim bile. O konuşurken ben düşünüyordum. Evden bir an önce çıkıp psikoloğumu tekrar görmem gerektiğine karar verdim ancak Paul yakamı bırakacak gibi görünmüyordu. Beynimin yarattığı bir halüsinasyonun düşüncelerimi okuyup buna göre davranabilme ihtimalini düşündüm. Ne yapacağımı bilmiyordum, derken Paul'a geri döndüm.

Yanılsamadan ibaret olduğunu düşündüğü bedenime hakaretler yağdırırken halen sinirli görünüyor ve kafasını sağa sola sallayarak beni öldüreceğini söylüyordu. Sahi bunu yapabilir miydi? Tam bir delilik olduğunu biliyorum fakat bir an için beni gerçekten öldürebileceğini düşündüm. Sonra o gergin yüzüne bakıp, "Seni aklımın en ücra köşelerinden bile sileceğim; seni bütün çılgınlıklarınla birlikte geldiğin yere gömeceğim." dedim.

Sinirlendiğimi görünce şaşkına döndü ve elini arkasına götürdü. Kemerine takılmış olan bir şeyi çıkarmakla uğraşıyordu. "Beni öldüremezsin aptal, sen bir hayalden ibaretsin!" diye bağırdım. Bana güldü ve elini arkasından kurtararak bana bir şey uzattı. "Bir fotoğraf mı? Neyin peşindesin sen?" diye sordum, "Al da bak." dedi. Fotoğrafa baktım, Paul ile tanıştığımız gün çekildiği anlaşılan bu fotoğrafta Paul tek başına barda oturuyordu. "Bu ne anlama geliyor şimdi?" diye sordum, "Fotoğrafa iyice bak aptal." dedi, "Yeşil montlu adamı görüyor musun? Bize doğru dönmüş bir şeyler söylüyor. Hatırlıyorsan benden çakmak istemişti ve ben çakmağımı bulamayınca sen uzatmıştın. Fotoğrafta ise çakmağı uzatan kişi barmen; benim yanım ise boş! Sen gerçek değilsin ahbap! Sen büyük bir yalandan ibaretsin; aklımın bana bir oyunu! Sen artık ölü bir kurgusun!"

Bir de baktım ki, elime aldığımı sandığım fotoğraf Paul'un elinde duruyordu. Odadaki resimlerin tümü değişmişti; evde bana dair ne varsa bir anda silindi. Ev, en başından beri Paul'undu... Ben ise, Paul'un zihninde yarattığı bir bilincin kaybolmakta olan parçası...