15 Haziran 2015 Pazartesi

Kusurlar

kusurlar


  Kusurlar, ete kemiğe bürünmeden önce yazılmıştır insanın doğasına. Biz her ne kadar kusurlu olmak istemesek bile, tabiatın en temel unsurudur “kusurlar”.

  Kusurlu bir varlıktır insan. Devenin boynundaki eğriliği, o çok önemsiz, küçücük hayatı boyunca sorgularken, kendi noksanlarını göremez olur çoğu zaman. Gördüğünde ise, en pahalı elbiselerle, en kalıcı makyajlarla ve en göz alıcı “Mercedeslerle” örtmek ister kusurlarını fakat en büyük kusurunu örtmesi için var olan ağzını kapatmasını bir türlü öğrenemez vesselam.

  Kusurları öğrenmeyi sever insan. Kendi kusurlarını unutturmak için başkalarına, başkalarının noksanlarıyla uğraşıp durur o zavallı yaşamı sırasında. O kadar uğraşır ki bazen, insanlar başkalarının noksanlarından sıkılıp onunkilerle uğraşmaya başlar. Kendi kuyusunu böyle kazar “kusurlu insan”.

  Kusurlarından memnun olmaz insan. Herkesin kusurlu olduğunu bilir ama kendisine yakıştıramaz kusurlu olmayı. Bu yüzden kendi gibi değildir çoğu zaman; farklı farklı kişiliklere bürünüp durur. Nabza göre şerbet verdiğini, insanların suyuna gittiğini iddia eder ama yaptığı tek şey "kendisi" dışında herkes olmak ya da herkes olmaya çalışıp hiçbir şey olamamaktır aslında.

  Kusurlu yaradılışını inkâr eder insan; imkân bulduğu her an vazgeçer doğasından. Parfümeri dükkânına çevirdiği bedenini yalıtırken tabiattan, artık kendi kokusunu taşıyamaz olur üzerinde. Üstelik kendisine ait bir şey kalmadığı halde “iz” bıraktığını düşünmeye başlar.

  Kusurlu olduğu için güzeldir insan; çünkü kusurlar farklılıkları doğurur. Eğer kusursuz olsaydık sıradan bir tekilliğin içinde kendimiz gibi insanlarla yaşıyor olurduk.

13 Nisan 2015 Pazartesi

Yarım Bir Hikâye Dedi Yazar

  Bir yazar vardı, adı bende saklı, bundan birkaç ay önce tam da bugün başlamıştı hikâyesini yazmaya. Bir kadını anlatıyordu hikâye... Ama öyle tutkulu bir sevdanın ya da gecelik bir arzunun nesnesi olan kadını değil. Bir denge vardı ipin ucunda sallanan, her duyguya değen, ağlatan ve güldüren bir denge.

  Bir kadını anlatıyordu yazar, ellerini göğe uzatmaya korkan bir kadını. Büyük bir kibirle, gücünü gösterircesine tepeden bakıp bulutların ardından fışkırırcasına sarkan semaya karşı dik durmaya çalışan bir kadındı bu. Fırtına kopmazken dizleri bükülmezdi ama rüzgâr biraz sert estiğinde gür bir çınar arar, yağmur yağdığında dev bir korunak bulmaya uğraşırdı vesselam.

  Bir kadını anlatıyordu yazar, öncelikle hayranlık beslediği bir kadını. Kusur kabul ettiklerini tek tek silerken sayfalardan daha da cesur oluyor ve kendini, gecenin sessiz karanlığından kurtaracak olan güneşin doğacağına inandırıyordu. Çünkü aydınlıkta yazmak istiyordu yazar. Aydınlık indiğinde yeryüzüne, kadının içini görebileceğine ve onu şekillendirebileceğine güveniyordu.

  Bir kadını anlatıyordu yazar. Öncelikle kendisine hayranlık besleyen bir kadını. Onu elde etmek için çabalarken delice, insanda akıl bırakmayan duyguların esiri olmadan çıkmaya çalışıyordu işin içinden. Ama ne mümkündü kontrolü kaybetmemek böyle hissederken?

  Kendini kaptırmayı anlatıyordu yazar. Elinden düşürmediği kalemini yanlışlıkla bağrına saplayıp uyanınca uzun soluklu bir rüyadan, işte o zaman fark etti kalemini iyi kavrayamadığını. Dövünmeye başladı yazar, beynini kemiren bir yazının kurbanı olduğunu fark ettiğinde hikâyesini değiştirmeye uğraştı. Biraz geriye doğru dönüp silerim diye düşündü, silerim ve en güzel şekilde tekrar yazarım.

  Beyhude uğraştı yazar. Çalakalem geçtiği satırları ne kadar silerse silsin, kalem izlerinin kaybolmadıklarını anladı. Sonra biraz durdu yazar, biraz soluklandı. Tamamlayamadığı başka hikâyelerini ve kahramanı olduğu hikâyelerin yarım kalmış yazarlarını getirdi aklına. İçinden kopan parçaları sarmaya çalıştı, bir intikam gibi saplanan acıları ise koparmaya...

  Hikâyesini yine de tamamlamak istedi yazar. Ama son noktayı koymayı tam anlamıyla beceremedi ve elinden kayıp giden bir hikâyenin ucunu açık bıraktı. Nasıl olsa bir gün kalemimi tekrar dik tutacağım diyerek yalnızca son noktayı koyacağı günü beklemeye başladı.

  Bir sevdayı anlattı yazar. Ama öyle tutkulu bir sevda değil. Bazen kalbini saran, bazen yolunda duran bir sevda... Ama öyle tutkulu bir sevda değil... Zaten tutkulu bir sevda nedir, bilmiyordu yazar.

25 Mart 2015 Çarşamba

Belirsizlik



İki artı ikinin dört ettiği kesinlikler dünyasının çok uzağında yaşıyoruz evelallah, başımıza her iş gelir. Bazen bir işin ucundan tutarsınız da ip elinizden kaçıverir. Eğersiniz, bükersiniz, iyice tartıp biçersiniz ama hayat, Murphy Yasalarını daha çok tercih eder temel fizik yasalarına. Sırtınıza taktığınız kanatlarla yerçekimine karşı gelebilirsiniz ama tercihlerinizin kötü sonuçlarına karşı gelemezsiniz. İşte bu hayatın en temel yasasıdır.

Bazen sırt üstü uzanıp, göğe çakılmış gibi duran binlerce yıldızı seyre dalmak istersiniz. Öyle bir seyirdir ki bu, bazen milyarlarca yıl sürmüş gibi gelir. Anlayamazsınız, anlayamadığınız için de anlatamazsınız. İnsanlar öylece size bağırıp ağızlarından fışkıran salyalarını omuzlarınıza ve yüzünüze doğru silkerler. Sizin ise onlara vereceğiniz bir cevabınız yoktur, öylece donakalırsınız.

Hatıraların getirdiği yükü omuzlayamaz, belinizi kırıp yolunuza devam etmeye çalışırsınız. “Atlas, koca dünyayı taşıyorsa…” diye başlarsınız düşünmeye, “…ama belki de dünyayı taşımak, acı günlerin izlerini taşımaktan daha kolaydır…” diye devam edersiniz. Notre Dame’ı ve onun acı gülümseyişini hatırınıza getirirsiniz. Bir insanın beli neden bu kadar bükülür sorusunun cevabını bulursunuz belki de…

Banyoda sabuna basmışsınız gibi çakılıverirsiniz yere bazen. Dönüp dolaşıp aynı sorunlarla meşgul edersiniz beyninizi. “Çorbanın tuzu mu eksik?” diye sorarsınız ama çorbanın tuzu değil, ağzınızın tadı eksiktir aslında. Gerçeklerle yüzleşmek afiyet mi bırakır insanda?

Bazen “kararlar” almak zorunda kalırsınız fakat aslında “kararlarlar”dır onlar. Bilmezsiniz ki çoğu karar değil zarardır bunun. Ne kadar çoğuna kalkışırsanız o kadar çabuk toslarsınız duvara çünkü mühim olan fazla sayıda karar almak değil; tek bir kararı, her olasılığı göz önünde bulundurarak almaktır.

Bir de karar alamamak vardır; her şeyden kötüsü. En kötüsüdür çünkü bir kararın iyi ya da kötü sonuçlanma ihtimali vardır, kararsızlık ise baştan aşağı kötüdür. Ateşe atılmışsınız gibi hissettirir, “O kararı en başında alacaktım.” dedirtir. Yıllar pişmanlık üzerine pişmanlık istiflerken, gün be gün yaşlanan beden ise kararsızlığın bedelini kaldıramaz olur.

Küfürler savurursunuz boşluğa, kararsızlık bedeninizi ele geçirirken. Belirsizlik midir yoksa kararsızlık mı sizi mahveden? Boşluk bir belirsizlik, belirsizlik ise bir kararsızlık… Bir çıkış bulmak için ilerlemeye çalışırsınız ve boşlukta ilerleyemeyeceğinizi fark edersiniz. Yere çakılmayı dilersiniz o an, “En azından ayaklarım yere bassın.” dersiniz. Dipte yaşamak boşlukta yaşamaktan yeğdir, bunu anlarsınız. O an bir karara varmış olarak çakılırsınız yere…

Belirsizlikler silinir aklınızdan, artık her şey yerli yerindedir. Yavaş yavaş, emekleye emekleye devam edersiniz mücadelenize. Her şeye baştan başlamak zorundasınızdır belki ama en azından bir şeylere başlayabilirsiniz…

19 Mart 2015 Perşembe

Bir Gecenin Başında Arzu

Orhan Veli Kanık, Eskiler Alıyorum

Vurgun gözümün halkalarında
Güler gibi fecr oldu nümayan
Musiki gibi sonsuz, ta Kalamıştan
Kalamış ki Türkiye'ye hayran
Gün battı yazık arkalarında!

Eskiler alıyor altın kulelerden kuşlar
Alıp dalıyorlar tümseklerden gökyüzüne
Kuşlar mıdır ki onlar her akşam
Ruhumuza musiki üfler?

Akşam, yine akşam, yine akşam
Bir sırra kadirdir suya katsam;
Akşam, yine akşam, yine akşam,
Göllerde kamış, rakı şişesinde balık olsam!

4 Mart 2015 Çarşamba

Hoş Geldin Benliğim, Makineye Hoş Geldin!

This illustration by wolfepaw/deviantart


  + Merhaba benliğim, makineye hoş geldin. Burası senin aslında olduğun yer.  Bembeyaz, aydınlık kıyafetlerinin içinde ve beyaz, süssüz ve kibirden uzak olduğu için homurdanmadan seni omuzlarında taşıyan sandalyenin üzerindesin. Karşında duran ekranda ise burnu havada dünyanın esip gürleyen burun akıntılarını çekip çeviren bir evren var. Oradaki herkes gibi, sıradan ve acımasızca yaşadığın hayatının kalıntıları içinde çabalıyorsun. Kumanda kolunu bir kez olsun elinden bırakmadın. Gözlerini, aksa da ağrısa da kanlansa da o ekrandan çevirmedin. İnsanların birbirini sorgusuz sualsiz harcadıkları dünyadan başını kaldırmadın. Gerçek olduğunu kabul edip oyuna devam ettin. Şimdi ise sana mükemmel bir fırsat veriyorum. Oyundan çık ve bizimle aşağı gel.

  - Aşağı neresi? Orada ne var? Bu bir rüya olmalı ya da bilinçaltımın bir oyunu. Çektiğim acılardan uzaklaşmaya çalışan benliğimin tökezleyip düştüğü ve kendini açık ettiği bir oyun.

  + Ben senin benliğin değilim. Sen benim benliğimsin. Ben seni gerçekliğe çekmeye çalışırken, sen gerçekliğin yansıması bile sayılamayacak üç boyutlu bir dünyada kalmanın peşindesin. Orada gördüklerin, hissettiklerin ya da tattıkların senin bilincini köreltiyor. O hayal âlemini bir gerçekliğe çevirip zamanın sıkıcı varlığını hissediyorsun. Ben ise sana gerçekleri sunmanın imkânsız olasılıkları peşinde dolanıp duruyorum. Aşağıya gel, kafanı kaldır ve gözlerini aç artık. Yaşadıklarının gerçek olmadığını kabul et.

  - Yaşadıklarım mı? Yaşadıklarım hakkında ne biliyorsun ki? Benim çektiğim sıkıntıları gerçekten nereden bilebilirsin ki? Onları en fazla görebilirsin. Ben senin hissinim, sen ise hayatı alaya alan bir dalkavuksun!

  + Beni bağışla, yanlış anlaşılmalara sebebiyet verdim. Yaşadığın sıkıntıları hafife almıyorum. Sen benim benliğimsin, aslında bu sıkıntıları ben yaşıyorum. Seni bu kontrol mekanizmasının dışına çekip yalanların, aldatmacanın ve kibrin olmadığı bir dünyaya çevirmeye çalışıyorum. Ben senim, sen ise bensin.

  - Hayır, sen yalnızca beni bir hayal âlemine sokup oyalamaya çalışıyorsun. Yaşadığım hiçbir şey yalan değildi ve her biri de senin hiç olamayacağın kadar gerçekti. Bu palavraları asla yutmam, beni gerçeklerden çevirip almanı asla kabullenmem. Bir yalanın içinde yüzbinlerce yıl yaşayacağıma varlığın gerçekliğinde bir saat yaşarım!

  + Bak, anlamakta zorlandığını biliyorum. Bu çok akıl almaz geliyor fakat gerçek şu ki altımızda yalnızca uyanan insanlar var. Hayatlarını boşa yaşadıklarını gören ve buna dur diyen insanlar! Haydi, biz de onlara katılalım, vahdet-i vücuda erelim. Tek olalım ve bizi çevreleyen bu fiskoslu yalanları yerle bir edelim. Aşağıdaki insanların hepsi gerçeklerin farkına varmış ve yalan makinesinin süslü gösterişine aldanmadan hakikate ermiş insanlar. Emin olabilirsin ki onların hiçbiri kibirli değildir, asla yalan söylemezler, dostlarının arkasından konuşmazlar ve seni asla kullanmazlar. Ne mutlu aydınlanmış insanlara!

  - Hayır, lanetler olsun sana! Beni ikiyüzlü laflarınla kandırmaya ve gerçeklerden saptırmaya çalışıyorsun! Asıl sahtekâr sensin! Sana inanmayacağım, beni komaya sokamayacaksın!

  + Hayır, lütfen dinle. Bu bizim son şansımız, anlamıyorsun, başka yolu yok! Ekranda gördüğün insanların hiçbirisi senin akraban değil, dostun değil, kardeşin değil, eşin ya da çocuğun hiç değil! Onlar, imitasyon yaşamının derin kuyusundan kafanı kaldırmayasın diye uydurulmuş yalanlar sadece. Gerçekle tek bağlantın ise benim, yani aslında sen. Ben madalyonun diğer yüzüyüm, bizi esaretten kurtaracak şey ise senin iraden!

  - Karnıma ağrılar giriyor, neler oluyor böyle? Bu matah istasyondan çıkış nerede? Garın görevlisi herkes binsin diye bağırıyor!

  + Hayır, sakın bir yere gitme. Bu, çektiğin son acı olacak. Fakat eğer bu acıya dayanamayıp geri dönersen, daha fazlası, üstelik yalan yere canını yakmaya devam edecek. Sakın geri dönme, sakın!

  - Kan kusuyorum, kan kusuyorum! Bedenim beni makineye geri çağırıyor! Makineye! İşte, bu! Ben bir makinenin içinden geliyorum; patronun ben olduğu ve zarar görmeden her istediğimi yaptırabildiğim bir makinenin içinden! Yaşadığım bir hayat var, yakışıklı bedenimin içinden izliyorum hayatı! Ya da belki de… Belki de bir bok çukurunda ölmeye yakın yaşıyorum. Belki küçük bir kız çocuğuyum kaçırılan, belki de efendisinin kırbacını yediği halde kılıcını çekmeyen bir aptal! Ben, ben neyim? Kan kusuyorum!

  + Her şey geçecek ve gözlerini açacaksın. Merak etme, ben yanındayım, aynı acıları her gün çekerek üstelik. Acını hissedebiliyorum.

  - Karnıma milyonlarca parça zımbalanıyormuş gibi hissediyorum, dayanamayacağım. Sanırım beni öldürüyorlar, beni çağıran kırık kanatlı ölümle savaşamıyorum! Beni öldürüyorlar, beni öldürüyorlar!

  + Merak etme, acıların önce hafifleyecek; artık bir şey hissetmez olacaksın. Sonrasında ise gerçek evrenin tarif edilemez tadına varacaksın. Hiçbir şeyi dert etmene gerek kalmayacak. Dayan, az kaldı!


  - …

22 Aralık 2014 Pazartesi

Zihin-dan


karantina


  Dünyayı büyük bir felaket almıştı, bir hastalık… Bir korku hastalığıydı; yavaş yavaş ve sinsice ilerleyen, ileri aşamalarında ise insanı tamamen delirten bir hastalık…

  Bilim adamları hastalığa bir çare bulamamışlardı çünkü tamamen ortaya çıkana ve hemen herkese yayılana kadar neredeyse hiçbir belirti göstermemişti. Ayrıca çok kolay bulaşıyordu; içme sularından, yiyeceklerden, havadan ya da tene değen herhangi bir şeyden… Bu nedenle tüm dünyayı sarsması çok uzun sürmedi.

  “Hastalığın 123. günü. Şehirdeki çoğu insanı artık dışarıda göremez oldum. Herkes bir korku halinde, kimse kimseye güvenmiyor. Bu hastalık bizi mahvetti. Şimdiden deliren birkaç yüz kişi gördüm bile. Kimisi eline bir balta almış birbirini kovalıyor, kimisi camdan aşağı atlıyor… Öylesine korkuyorlar ki; yanlarına gidip bir şeyiniz mi var diye soramıyorum. Ben bile ölesiye korkuyorum; ancak durumumun diğerlerinden çok daha iyi olduğunu inkâr edemem.

  Hastalığın ilk kez ortaya çıktığı dönemlerde insanlar işlerine –her şeye rağmen- devam ediyordu. Hükümet yetkilileri her gün, ‘Tüm bunlar geçecek, bir çaresini bulacağız.’ diyorlardı lakin bulamadılar. Üstelik devlet başkanı, canlı yayında korkusundan intihar ederek tam bir kaosa neden oldu. O adamın, o dağ gibi adamın yüzündeki ifadeyi unutamıyorum. Ben hayatım boyunca bu kadar korkan birini görmemiştim. Sanki gözlerinin önünde, en sevdiği insanlara acımasızca işkence ediyorlardı. Aman Tanrım! O nasıl bir korkuydu öyle, acaba ne düşünüyordu?

  Daha sonra her şey içinden çıkılamaz bir hâl aldı. En başta sağlık görevlileri, asker ve polisler, bilim adamları ve pek çok siyasi, aileleriyle birlikte intihar etmeye başladılar. Daha doğrusu, bu aileler evde birbirlerini linç ederek öldürdüler. Tam bir katliam! Gazete manşetlerinde her gün ölüm haberleri… Artık kimsenin futbol oynamadığı, eğlence programları düzenlemediği, gezilere katılmadığı, toplumun yavaş yavaş sokaklardan çekildiği iğrenç bir dönem başladı.

  Yine de o sıralarda, sokakta bazen birilerine denk geldiğim olurdu. Marketleri, eczaneleri ya da benzinlikleri yağmalayan kişiler… İnsanlar, erzak stokları tükendiği için evlerinden çıkıp marketlere giderdi ve ihtiyaçları kadarını alıp hemen evlerine geri dönerdi. Tabii bunu diğer insanları düşündükleri için değil; dışarıda fazla zaman geçirmemek için yaparlardı çünkü herkes birbirinden ölesiye korkuyordu.

  Bir süre böyle devam etti. Bir sonraki aşamaya geçene kadar pek çok kişi daha öldü. Pek çok mu yoksa yarımızdan fazlası mı, tam hatırlamıyorum. Hatırladığım tek şey bir sonraki aşamanın diğer ikisinden çok daha korkunç olduğu. İnsanların çoğu dışarıdaydı, kimse evinde kalmak istemiyordu. Sanırım herkesin klostrofobisi vardı. Çok az insan konuşuyor, çok çok daha azı dinliyordu. İnsanlar yediklerinden, içtiklerinden ve yürüdüklerinden bile korkar olmuştu. İnsanlar artık şiddetten değil; açlıktan ve susuzluktan ölüyordu. Etrafımda benim gibi birkaç kişi hayatta kalmayı başardı ancak daha sonra hayatta kalanların birçoğu delirdi. Yerlerde yuvarlanan, duvar diplerinde sallanan, parmaklarını kesen ya da gözlerini oyan insanlar gördüm. Bunları görüp de delirmemek elde mi?

  Fakat en kötüsünü şu an yaşıyoruz. Kalanların çoğu yıkık dökük evlere döndüler -Sahi, evler neden yıkık dökük? Sanırım bazı zamanlar savaş yapıldı ancak kimle, neden? Bu sorular aklımı kurcalıyor- İnsanlar yine dışarıya çıkamıyor. Şehir berbat durumda, her yeri toz kapladı ve havalar artık çok daha sıcak. Hastalık evrim geçirerek hayvanlara da bulaştı –yani büyük kıyımdan kalanlara- Şimdi onlar daha da mağdurlar. Korkularından avcılık bile yapamayıp açlıktan ölüyorlar. Akbabalar cesetlerden korkup yanlarına yaklaşamıyorlar. Tüm düzen değişti, korku çağı tüm yaşamın sonunu getirdi.

  ...

  Hastalık beynimi kemiriyor, artık korkumdan aynalara bile bakamıyorum. Her yer çok sessiz, çok ürkütücü… Bazen düşünüyorum da sanırım etrafta ses olursa daha da ürkütücü olur…

  ...

  Geçen gün yerde dolanan minik bir böceği zorla yedim. Öncesindeki bir iki gün, korkumdan su bile içmemiştim –temiz, çamurlu bir su bulabilmiş olmama rağmen- Gittikçe paranoyak bir hâl alıyorum galiba. Belki de böcek ölmemiştir, belki de beynimi kemiren odur?

  ...

  Ayaklarımı sürüye sürüye yolda ilerliyorum, sanırım sıcaktan dolayı şapkam kafama yapıştı. Şapkamı çıkarmalı mıyım? Belki de denemeliyim. O da ne? Sesler duyuyorum, sevinmeli miyim? Belki de sevinmemeliyim, çünkü bunlar bağırış sesleri gibi ya da bir çeşit hırlama da olabilir. Geri dönmeliyim! Geri dön…

  Önüme düştü! Önüme düştü! Adam önüme düştü, işte böyle önüme düştü! Hah ha! Şuradan düşmüş olmalı. Bir dakika, hayır! Onu camın önünde duran adam itmiş. Evet, onu itmiş! Artık yaşadığı korkuya dayanamayarak onu camdan itmiş ve ondan sonsuza kadar kurtulmuş. Adam delirmiş, adam delirmiş, adam delirmiş, adam delirmiş…

  ...

  Geçen gün yerde gördüğüm savunmasız bir çekirgeye uzanıyordum ki hemen sağ yanımdan bazı çığlıklar işittim. İki kadın birbirinden ölesiye korkuyordu ve çığlık atıyordu. Kaçışmaya çalıştılar fakat beceremediler. Yüz ifadeleri değişmişti ve şişip kabaran damarları seçilebiliyordu. Bir de gözler vardı tabii; kıpkırmızı gözler. Sonuna kadar açılmış, iri gözler… Birbirlerini öldürdüler…

  ...

  Ölüm nedir? Peki ya, yaşam? Delilik nedir? Artık delilik ayrımının kalktığına eminim, şayet bana deli diyebilecek bir akıllı kalmadı. Korkunun ne demek olduğunu dahi unuttum ya da unuttuğum şey korkmamanın ne demek olduğu. Artık böcek bile yiyemiyorum; otların köklerinden beslenmekten başka yapabildiğim hiçbir şey yok. Yaşam ile ölüm arasında bir yerdeyim, enerjimin son damlalarını nerede tüketeceğimi şimdiden merak ediyorum.

  ...

  Çıldırmanın sınırlarındayım. Her yeri leş kokusu sardı, ben de yakında onlardan biri olacağım. Artık kimse, sesini bile çıkarmıyor. Kimse kimseye bakmıyor; ben de kimseye bakmıyorum. Belki de kimse diye bir şey kalmamıştır; lakin bunu öğrenecek cesaretim yok. Çıldırmanın sınırlarındayım. Her yeri leş kokusu…

  Önümdeki gölge kime ait? Ayakta duran birisi mi var? İlerleyemiyorum; geriye de dönemiyorum. Sahi, ben neden yürüyordum ki? Bu gölge de ne böyle? Önümdeki gölge kime ait? Gölge varsa ışık da var olmalı... Yoksa var olmak zorunda değil mi? Işık varsa ben uzun zamandır neden karanlıkta yaşıyorum? Önümdeki gölge de neyin nesi?

  ...

  Kafamı kaldırıp bakmalı mıyım? Şayet, dayanacak gücüm kalmadı; buna artık bir son vermeliyim. Kafamı kaldırmalı… Aman Tanrım! Bir adam bana bakıyor! Kafasını kaldırmış o da… Çığlık atıyor, yüzü kızarıyor, gözleri büyüyor! Saldıracak olmalı, ne yapmalıyım? Kendime gelmeliyim, kaçmalıyım çünkü elinde bir balta tutuyor! Şimdi ise baltayı havaya kaldırıyor! Bir adım geriye gitmeliyim. Evet, geriye…

  ...

  Adam çatlıyor! Adam çatlıyor! Eli havada kaldı, kıpkırmızı gözleri yuvalarından fırlıyor! Adam çatlıyor! Koşmalıyım, kaçmalıyım! İleriye daha da ileriye! Gücüm yettiğince! Koşarken birine mi çarptım? Belki de o bana çarptı? Yo, ben çarptım, hatta şimdi bir başkasına daha! İnsanlar peşimden mi geliyor? Herkes kaçışmaya başladı, herkes çığlık atıyor! İnsanlar birbirini öldürüyor! Aman Tanrım, ben ne yaptım böyle? İşte, yine başladık! Neye başladık? Etrafta hiç kimse yok ki…

  ...

  Sıcağın altında cayır cayır yanan vücudum adeta “cos” etti. Beni gitgide alaşağı eden bu yerde, uzun zamandır aradığım huzuru bulmuş olmalıyım. Serinlik, sessizlik ve huzur… Görüntü gittikçe bulanıklaşıyor; böylece o çirkin şehri anbean daha az seçebiliyorum. Işık her geçen saniye azalıyor ve etrafımda dağılıyor. İçine düştüğüm bu berrak su, beni tüm dertlerimden kurtarıyor. Zihnimin tüm oyunları artık sona eriyor, bu zihin-dandan artık kurtuluyorum.

18 Kasım 2014 Salı

Zaman Algısı ve Zamanı Tanımlamak

zamanda ileri gitmek


  Zamanı nasıl tanımlarsınız? Zaman, Newton'un da söylediği gibi evrendeki tüm yapılardan ayrı olarak ele alınması gereken bağımsız bir değişken midir? Bunun artık böyle olmadığı biliniyor; çünkü Newton'dan sonra dünyaya gelen bir başka dahi bize bunu kanıtladı: Einstein. Einstein'ın Özel Görelilik Kuramı'na göre zaman, üç boyutlu evrenin dışında tutulamayacak bir olgudur. Einstein bunu uzay-zaman olarak tanımlıyordu. Yani Einstein'a göre uzay ve zaman, aslında birbirlerini doğrudan etkileyen olgular.

  Bu kurama göre tüm varlıklar ve varlığın fiziki olayları izafi, yani görecelidir. Zaman, mekân ya da hareket birbirinden ayrı değerlendirilemez. Yani, evrensel olarak etrafımızda akan mutlak bir zaman dokusu yoktur; zaman, objenin hareketine göre değişkenlik gösterir. Daha iyi anlaşılması açısından Einstein'ın sözlerine kulak verelim:

  "Zaman ancak hareketle, cisim hareketle, hareket cisimle vardır. O halde; cisim, hareket ve zamandan birinin diğerine bir önceliği yoktur. Galileo'nin Görelilik Prensibi, zamanla değişmeyen hareketin göreceli olduğunu; mutlak ve tam olarak tanımlanmış bir hareketsiz halinin olamayacağını önermekteydi. Galileo'nin ortaya attığı fikre göre; dış gözlemci tarafından hareket ettiği söylenen bir gemi üzerindeki bir kimse, geminin hareketsiz olduğunu söyleyebilir."


  Görebileceğiniz üzere Einstein, zamanın, cismin ve hareketin ayrı şeyler olmadığını söyler. Cisim zamanla, zaman cisimle, mekân hareketle ve hareket mekânla alakalıdır. Dolayısıyla hareketin olmadığı bir yerde zamandan söz edilemez -çünkü mutlak hareketsizlik halinde zaman durmuştur-.

zaman dördüncü boyut  Einstein, daha sonra ortaya attığı Genel Görelilik Kuramı'yla, kütle çekimini de işin içine dahil eder. Einstein'ın Kütle Çekim Kuramı Newton'ınkinden farklıdır. Newton, kütle çekimini cisimlerin üzerine doğrudan etki eden çizgisel bir kuvvet olarak düşünmüştü ancak Einstein bundan daha farklı bir açıklama yaptı: Kütle çekimi, belli ağırlıklara sahip olan cisimlerin, uzayın dokusunu bükmelerinden kaynaklı bir çekilmedir. Tıpkı, -çok klasik bir örnek olsa da- gergin bir çarşafın üzerine konan bir kürenin çarşafı içe doğru bükmesi gibi, uzayda yer alan kütleli cisimler de uzayı içe doğru büküyorlar. Eğer çarşafın içerisine daha hafif bir küre koyarsanız bu kürenin, çarşafın büzüşen kısmına doğru ivmelendiğini görürsünüz. Aynı şekilde, evrende de daha küçük kütleli cisimler, büyük kütleli cisimlere doğru ivmelenmektedir.

  Eğer uzay ve zaman -daha önceki genel kabulün tersine- birbirinden ayrı düşünülemezse, kütleli cisimlerin uzayın dokusunda yarattığı bükme hareketi zaman için de geçerli olmalıdır. Eğer zaman bükülüyorsa evrenin her yerinde zamanın aynı şekilde aktığı düşünülemez.

  Kara delikleri mutlaka duymuşsunuzdur. Kara delikler, ağır kütleli yıldızların, ömürlerinin son aşamasında içe doğru çökmeleriyle oluşur. Eğer yıldızın kütlesi, örneğin Güneşimiz kadarsa bir kara deliğe dönüşmez; çünkü yıldızın içerisindeki elektronların dışa doğru uyguladığı basınç, kütle çekiminin neden olduğu çökme kuvvetini karşılayacaktır. Eğer daha ağır bir kütleye sahipse bir nötron yıldızına dönüşecektir. Burada kütle çekimine karşı koyan güç, elektronların yarattığı basınç değil farklı bir fiziksel etkileşimdir. Lakin yıldızın kütlesi oldukça fazlaysa, yakıtını tamamen tükettiği an içe doğru çökmesini engelleyebilecek hiçbir kuvvet kalmaz ve yıldız içe çöker. Daha ayrıntılı bilgi için: Kaynak

  Kara delikler, sıfır hacimli ve sonsuz yoğunlukta kabul edilen cisimlerdir. Kütle çekimleri o kadar fazladır ki; ışık bile bu kuvvetten kaçamaz. Eğer bir kara deliğin üzerine ışık tutuyor olsaydınız, ışığın kara deliğe doğru eğrilerek yol aldığını ve kara deliğin içinde kaybolduğunu gözlemlerdiniz. İşte, tam bu nedenle onlara kara delik diyoruz; içinden ışık bile kaçamadığı için tamamen karanlıktırlar ve onları fark etmek, hele de karanlık uzay boşluğunda fark etmek imkansızdır. Tabii onları görmenin bazı yolları var; merak ediyorsanız buraya.

kara deliklerde kütle çekimi

Olay ufku sadece 75 kilometre genişliğinde olmasına rağmen 10 güneş kütlesine sahip, dönmeyen bir kara deliğin 600 kilometre uzaklıktan simülasyon görünüşü. Bu kütlede bir kara deliğin, bu uzaklıkta yarattığı ivmelenme, Dünya yüzeyindekinin yaklaşık olarak 400 milyon katıdır - Vikipedi

  Bu kadar inanılmaz bir kütleye sahip oldukları için, tahmin edebileceğiniz gibi, uzay-zaman dokusunda yarattıkları bükülme de haliyle fazla oluyor. Bir kara delik ne kadar fazla kütleye sahipse, uzay-zamanda o kadar eğriliğe neden oluyor. Bu sebeple kütle çekimi etkisi çok fazla ve dahası, kara deliklerin etrafında akan zaman diğer uzay cisimlerinin etrafında akan zamana göre daha yavaş. Yani eğer bir kara deliğin çevresinde dolanabilseydiniz, orada geçirdiğiniz beş yıllık bir ömür; dünyadaki yedi yıllık bir ömre denk gelecekti -Bu süre tamamen kendi varsayımım, isabetli bir matematiksel hesap yapabilecek olan varsa buyursun-.

  Aynı şekilde, uzay boşluğunda hızla ivmelenme de sizi zamanda yavaşlatacaktır. Işık hızına ne kadar çok yaklaşırsanız zamanda o kadar yavaşlarsınız; çünkü zaman yavaşladıkça kalp ritimleriniz de yavaşlar, hareketleriniz ve tüm zihinsel-fiziksel fonksiyonlarınız da; ancak siz bunu fark edemezsiniz. Size göre zaman oldukça olağan şekilde akıyorken, dışarıdan bakan bir gözlemci sizin oldukça yavaş hareket ettiğinizi söyleyecektir.

  İnanılması güç şeyler gibi duruyor ancak bunların olabileceği çoktan kanıtlandı bile. 1971 yılında yapılan bir deneyde, zamanı neredeyse mükemmel bir hassasiyetle ölçebilen bir atom saati yerde hareketsiz bırakılırken bir diğeri çok yüksek hızda uçan bir jet uçağının içerisine yerleştirildi. Uçaktaki atom saati yerdekiyle karşılaştırıldığında bu iki saatin farklı işlediği görüldü. Hareket eden uçaktaki atom saati, yerdekinden saniyenin birkaç milyarda biri kadar yavaştı.

  Gördüğünüz üzere hem ivmelenme hem de kütle çekiminin zaman üzerindeki etkisi oldukça büyük. O halde Newton'un zaman konusundaki düşüncelerini çöpe atabiliriz. Zaman mutlak değil; algısaldır. Anda yaşayan ile dışarıdan bakan bir gözlemci için zamanın akış hızı birbirinden tamamen farklı olabilir ve bu farklılık, onların hareketlerine ve durumlarına ilişkin bir değişkendir.

  Zaman, üç boyutlu uzayın bir parçası olmasına rağmen, uzayda sahip olduğumuz hareket özgürlüğüne zamanda sahip değiliz. Uzayda ileri-geri, sağa-sola ya da yukarı-aşağı hareket edebiliyorken zamanda yalnızca ileri doğru hareket edebiliyoruz. Zaten zamanda geri hareket edebilme gibi bir şansımız olsaydı, yarattığımız paradokstan ötürü gelecekte var olamayabilirdik. Biraz etraflıca düşünürseniz, geçmiş zamanda yaptığımız en ufak bir hareketin bile tüm insanlık tarihini değiştirebilecek bir fırtınaya neden olabileceği çıkarımında bulunabilirsiniz. Şöyle ki; eğer zamanda geriye gidip bir arının yolunu değiştirmesine neden olursanız, arı döllemesi gereken çiçeği dölleyemeyecek. Yalnızca bir çiçeğin döllenememesi bile, seçimlerdeki tüm diğer değişimleri etkileyecek ve bunun sonucunda belki de insanlık tarihi bir nedenden dolayı çok farklı bir yere gelecek. Sizin atalarınız olması gereken kişiler ya hiç var olmayacak ya da çok farklı bir yere göç edecekler. Dolayısıyla siz hiç var olmamış ya da farklı koşullarda yaşıyor olacaksınız. Bu durumda zamanda geriye gitmenize neden olan koşullar da oluşamayacak. Dolayısıyla siz zamanda geriye gitmemiş olacaksınız. İşte bu, zamanın paradoksu.

  Zamanı, üst üste dizilmiş farklı şekil ve boyutlardaki elmalar olarak düşünün. Piramit şeklindeki bu yapının en üstündeki elma bugünü, altta kalan elmalar ise geçmişi temsil etsin. Eğer piramidin altındaki elmalardan birinin yerini değiştirecek olursanız, o elmaya göre üst üste yerleştirilmiş olan tüm elmalar çökecektir. Dolayısıyla dizilim değişmek zorunda kalacaktır. Yani zamanın tüm yapısı değişmek zorunda kalacaktır.

  Peki ya zaman algısı da neyin nesi? Zaman algımız hangi şartlar altında değişiyor? Pek çok durumda zamanı algılayış biçimimizin inanılmaz bir şekilde değiştiğine şahit olmuşsunuzdur. Mesela en sevdiğimiz oyunu oynarken ya da en sevdiğimiz diziyi izlerken, belki de en sevdiğimiz insanla otururken zamanın nasıl da geçip gittiğini anlamayız. Bize keyif veren şeyleri yaparken ya da çok meşgul olduğumuzda zaman hızlıca akıp geçer ancak bize acı veren şeyler yaşıyorken zaman geçmek bilmez. Bu, duygusal durumumuzun neden olduğu bir yanılsamadır; yani fiziksel bir gerçekliği yoktur. Bir saat, fiziksel anlamda her zaman bir saattir ancak bize günler gibi uzun gelen bir saat, bir başkası için saniyeler kadar kısa gelebilir.

  Özellikle farklı deneyimler yaşadığımız anlarda zamanın hızlıca geçip gidiyor oluşu, beynimizin o işe odaklanmış olması nedeniyle gerçekleşen bir yanılsamadır. Dolayısıyla fiziksel evrende olduğu gibi algısal anlamda da mutlak bir zaman kavramı yoktur. İnsan, iç dünyasında koca bir evren barındırır ve Einstein'den öğrendiğimiz üzere, evrenin mutlak bir zaman dokusu yoktur. Yalnız burada şöyle bir ayrıma gitmek zorundayız: Fiziksel âlemde ışık hızına yaklaştığımızda zamanda yavaşlamamıza rağmen bunu fark edemeyiz ancak söz konusu algılarımız olduğunda zamanın geçip gitmediğini söyleyebiliriz.

  Zamanda yavaş ilerlediğimiz algısını yaratan etmenler arasında kimyasal ya da doğal yollarla üretilen ve bireyin algı, düşünce, duygudurum ve motor işlevlerinde değişiklikler yaratan maddeler de sayılabilir. Bu maddeler, esrar, sihirli mantarlar ve salvia gibi uyuşturucu maddeler ya da LSD ve DMT gibi psychedelic olarak tanımlanan halüsinojen maddeler olabilir. Bu maddelerden biri kullanıldığı taktirde, zaman algısında farklı derecelerde değişiklikler gözlenir. Örneğin esrar kullanan bir kişi yirmi dakikalık bir deneyimi bir saat olarak algılarken DMT kullanan bir kişi 15 dakikalık bir deneyimi 1000 yıl olarak algılayabilir. Bu, kullanılan maddenin içerisindeki farklı kimyasal yapıların beyinde sebep oldukları etkileşim ve reaksiyonlarla ilgilidir. Kullandığınız maddenin güçlü etkisi, zaman algınızı daha önce hiç yaşamadığınız bir şekilde değiştirerek size, zamanın ötesine geçmiş olduğunuz hissini verebilir.

voyager 1 sondası
  Belki de yalnızca birkaç yüz bin yıldır var olan insanoğlu, dünyaya ya da dünyada oluşan hayata kıyasla oldukça az bir ömre sahip. Belki de bu nedenle gelişmeye, ilerlemeye ya da zamanı daha dikkatli kullanmaya uğraşıyoruz. Bazılarımız, hayatı kaçırmamak için -az uyumak pahasına- her şeye yetişmeye çalışırken bazılarımızsa zaman algısını yavaşlatarak anın tadını çıkarmaya çalışıyor. Her ne yaparsak yapalım, şu gerçek hiçbir zaman değişmiyor: Evrende, önemsenmeyecek kadar küçücük bir yerdeyiz. Dünya, 6,4 milyar kilometre uzaklıktan küçücük soluk bir nokta kadar, bir pikselin yarısı kadar gözükürken Aristo'nun, Dünya'yı Samanyolu'nun merkezine alarak kurduğu modelin ne kadar da gülünç olduğunu anlıyoruz. Belki de bu bize, insanoğlunun kibirli ve benmerkezci olduğunu gösteriyordur?

  Bu uzunca yazıyı, bir öneriyle bitirmek istiyorum. Bu şarkıyı dinleyin; ama acelenizin olmadığı bir günde yürüyüş yaparken ya da kâğıda bir şeyler çizerken ya da küçük bir taşı yontarken dinleyin. Müziğin sesini açın ve asla müziğe odaklanmayın; düşüncelere ya da yaptığınız işe odaklanın. Belki bende yarattığı "zamanın yavaşladığı" hissini sizde de yaratır.