18 Eylül 2015 Cuma

Bir Paralel Dizi: Kayyip



Aklıma çok orijinal bir dizi senaryosu geldi: Devletini, despotluk ve ağır abilikle idare eden bir cumhurbaşkanı bir gün uçağa biner ve uçağı okyanusun ortasındaki tuhaf bir adaya çakılır -fakat içindekiler kurtulur-. Bu adanın dünyayla bağlantısı yoktur ayrıca iletişim cihazları da çalışmaz.

Okyanusun ortasında bir başına ve insansız gibi duran bu garip adanın aslında kendine has yerlileri vardır. Uçak kazasından sağ çıkanlar, dizinin ilerleyen bölümlerinde bu yerlilerle karşılaşacak ve onlara "the others" yani "ötekiler" diyecektir.

Adada çok garip şeyler olmaktadır: Mesela, siyah bir duman cumhurbaşkanının yakasını bir türlü bırakmaz hem de açık havada! Bu yüzden cumhurbaşkanının adaya hakim olur olmaz yapacağı ilk şey, bu lanet olası siyah dumanı adanın 4/3'ünde yasaklamak olacaktır. Sonra "the others"ı ötekileştirmeye ve adayı kutuplaştırmaya başlayacaktır. Ada, bir süre sonra o kadar kutuplaşacaktır ki manyetik etkiden dolayı bir anda ortadan kaybolup başka bir zaman diliminde ve başka bir yerde belirecektir (Buradan sonraki bölümlerde devreye paralel evrenler girecek). Sonrasında ise, paralel evren içindeki paralel bir adaya düşecek olan cumhurbaşkanı, gıcık olduğu herkese paralel demeye ve içeri attırmaya başlayacaktır.

Dizinin finalinde ise paralelleri birleştiriyorum ve olay bitiyor. Temel felsefesini, saldırgan baskı mekanizmasının kurguladığı ve şekillendirdiği kolektif bilinç kaybından alan bu dizinin adını "kayıp" koyacaktım; fakat biraz daha bizden olsun diye "Kayyip" olarak değiştirdim.


Orijinal metin: Twitter, yemreatasayar, 12 Ağu 2014

6 Eylül 2015 Pazar

Acizlik

Saat on ikiye geliyor. Dakikaların böldüğü bir üzüntüyle sıradanlaşıyor hayatım. Yine ayrılık, yine hüzün ama bu sefer suçlusu benim. İğrenç bir adam olmanın eşiğinden son anda dönerek, gerçekleri bir çırpıda ve en kolay şekilde söylemeye uğraşmış biri olarak benim.

Hayatın gönlümüze kıymık batırdığı bir dünyanın kıyısında yaşıyoruz sanki. Ya biri atıyor bizi o kıyıdan aşağı ya da biz birilerini itekliyoruz. Dünyanın en kahredici düzeni işte böyle ayrılıklarla şekilleniyor. İçimizi korkunç bir sis gibi kaplayan korkunun, hiddetin, aşkın, sevginin, şefkatin; iyi ve kötüye dair içimizde uyanan ne kadar his varsa, günümüzü iyi ve kötü eden ne kadar insan varsa, hepsinin üstesinden gelmeye çalışarak kaçıyoruz yaşamaktan. Yalnız kalma isteğinin dayanılmaz çekiciliğine kapılıp, yalandan ve dolandan arındırılmış gerçekliğin insanı aşağı çeken dalgaları arasında boğuluyor ve yarım kalıyoruz. Öyle ya, yalnız kalmak yarım kalmakla eş değer adeta...

Korkunç bir gerçekliğin ya da en azından gerçeklik sandığımız bir yanılsamanın kıyısına vurmuş olan cansız ruhumuzu harekete geçirmeye uğraşıyoruz. Yalanlarla, arkadan iş çevirmelerle, kendimize ait olmayan bir güzellik anlayışıyla paslandırdığımız; dokunarak, hissetmeyerek ve öyle düşündürerek kirlettiğimiz ruhumuzu beyhude yere palazlandırmaya çalışıyoruz. Bize gerekli olan asıl şeyi görmezden gelerek, sahte bir hayatın fiziksel yükü altında eziliyoruz.

Kötü biri olmadan yaşamaya çalışırken, elimizi ayağımıza dolayıp bocalıyoruz. Üstü kapalı sarf ettiğimiz güzel sözler ait olmadıkları yerlere yerleşmeye çalışırken her şeyi daha da berbat ediyoruz. Bunun için gerçekten ne kadar üzgünüz? Vicdanımız bizi ne kadar süre yakacak? Bu yazı bitene kadar mı? Sonra her şeye eskiden olduğu gibi devam mı?

Doğruyu söylemeye çalışırken bile söyleyemediğim, yanılmamaya ve yanıltmamaya çalışırken yanılttığım ve zamanımızı en güzel şekilde doldurmaya çalışırken boşalttığım için, aciz bir insan olarak üzgünüm...

7 Temmuz 2015 Salı

Gerçekliğin İzdüşümü: Sanal Evren

sanal evren gerçek mi


  Gecenin karanlığında, gökyüzünden göz kırpan sayısız yıldızı seyrediyorum. Öyle sayısız ki; dünyanın tüm sahilleri boyunca uzanan kum tanelerinden bile çok daha fazla. Düşünebiliyor musunuz? Bu, kapkaranlık bir boşluğa rastgele dağıtılmış gibi duran yıldızların akılalmaz sonsuzluğundan başka bir şey değil! Belki de bu yüzden seviyorum gökyüzüne bakmayı.

  Çocukken de böyleydim hep; biraz daha hayalperest sadece... Gökyüzünü delip geçebilecek bir merdiven düşlerdim mesela. Beni yıldızların bile üzerine çıkarabilecek bir merdiven... Bu sayede, koca cüsseli dağların bile ulaşmakta zorluk çektiği o noktaya erişmek isterdim. Uçakların üzerinden geçmek, bulutların arasında gezinmek, aşağıda kalan kuşlarla alay etmek ve en nihayetinde Tanrı'nın oturduğuna inandığım yere gitmek... Bazen, geceleri gökyüzüne baktığımda, benden önce yukarıya varmış olanların dünyanın etrafında dolaşıp yıldızları yerlerinden oynattıklarını düşünürdüm. "İşte bir yıldız kayıyor!" diye haykırıp, "Acaba bu minik yıldızı rahatsız eden de kim?" diye sorardım kendi kendime.

  Sonra biraz daha büyüyüp bilim kurgu romanları okumaya başlayınca, yıldızların dünyanın kubbesine çakılmış minik ışıklar olmadığını anladım. Onlar bizden daha uzaktalardı; dolayısıyla onlara erişmek için uzunca bir merdiven ya da Jack'in sihirli fasülye sırığı yeterli değildi. Uzunca bir süre bilim kurgu romanlarının sayfa aralarında hayal gücümü besleyen hikâyeleri okuduktan sonra, bilim dergilerine merak sardım. Artık hayal gücünün yerini, bilimsel gerçeklikler almıştı. İlk başlarda daha sıkıcı gelmişti, evet, ama daha sonra fark ettim ki uzayın kestirilemez sonsuzluğu baş döndürücüydü. Hayal gücüne güvenen birisi kesinlikle bilim dergileri okumalıydı!

  Lise hayatım boyunca kafamı kaldırmadığım bilim dergilerinin bana kattığı tek şey, bilimin bize sunduğu değerli bilgiler değildi tabii: Hayal gücümün zirvesindeydim adeta. Her bir kelimenin tınısını zihnimde hissedebiliyordum. Cümleler aklımın en akılalmaz noktalarında yankılanırken, kendimi bazen gaz devi Jüpiter'in fırtınalı sessizliği içinde boğulurken bazen de devasa yıldızların aydınlattığı nebulalar arasında gezinirken buluyordum. Uçan daireler, dört kollu uzaylılar ya da Alienler yoktu hayallerimin arasında; her şey tüm çıplaklığıyla bilimsel ve gerçekti. Yalnızca bir keresinde, olay ufkuna çok yakın seyahat ettiğim halde karadeliğin içine düşmeden dünyanın birkaç yüzyıllık geleceğine dönmüştüm. Artık ne ailem ne de arkadaşlarım kalmıştı...

  Üniversite yıllarımda ise çok daha fazlasını yaptım ve teorik fizikten yana kullandım seçim hakkımı. Yıllarımı Kuantum Mekaniği'ni anlamaya ve yeni teoriler geliştirmeye adadım. Sosyal hayatımdan, çevremden, eşimden, dostumdan olmuştum ama yine de hiç şikâyetçi olmadım yaşantımdan. Çünkü içimden bir ses en doğrusunu yaptığımı söylüyordu bana; kimdi, neydi, bilmiyordum fakat inanmak istedim ona.

  Neden sonra bir gün neyi, neden doğru yaptığımı anladım. Bir boşluktu içimde daralan, tıpkı Büyük Patlama'dan belki on milyarlarca yıl sonrasının evreni gibi... Her şey artık netleşmişti gözümde. Teknoloji hızla kendini yenilerken, biz insanoğlu yenileyemez olmuştuk. Sanal sunucuların getirdiği evren işe yaramıştı! Kuantum verilerinin yarattığı dalga, dini ve ilmi inançların kıyılarına çok sert vurmuştu.

  Aslında her şey, Kuantum Fiziği'nin ve Genel Görelilik'in başarıyla harmanlandığı gün başladı. Atom altı dünyanın fizik yasalarıyla atom üstü dünyanın fizik yasaları, aralarında hiçbir çakışma olmadan birleştirilmişti. Zaten teknoloji ve bilimdeki hızlı yükseliş bunu işaret ediyordu. Çok uzunca bir süredir, kendi kendini yönetebilen ve "gerçek zekâ" olarak tanımlanmaya başlanan yapay zekânın durdurulamaz gelişimi, bilim ve teknolojide çok büyük bir sıçrayışa yol açmıştı. Artık kuantum verileriyle işlem yapan bilgisayarlar, saniyede kentrilyonlarca işlemi yapma yeteneğine sahiptiler. Üstelik "kendi kendini geliştirebilme ve tamamlayabilme" modülünün keşfiyle, teknolojik gelişim için artık insanlara pek de fazla gerek kalmamıştı. Bilim adamları evreni anlamak için zaman harcamayı bırakıp, evreni anlayan yapay zekânın verilerini yorumlamaya başlamışlardı.

  Bu sayede atom altı ve atom üstü dünyanın fizik yasalarını, hiçbir açık kalmayacak şekilde formülize edebildiler. Nano teknolojinin de hızla gelişmesi sayesinde, en küçük canlılara bile müdahale edebilme fırsatını yakaladılar. Böylelikle her şeyi kontrol altına almaya başladılar. Mesela, anlık veriler ve kuantum bilgisayarların muhteşem hızlı analizleri sayesinde meteorolojiyi tahmini ölçümlerden sıyırıp, hava durumundaki değişimleri %99,9 doğrulukla ölçmeye başladılar.

  Bir müddet sonra dünyadaki her şey kontrol altındaydı: İstediğimiz yerde yağmur yağdırabiliyor, istediğimiz yerdeki bitki örtüsünü ve tarımsal üretimi şekillendirebiliyorduk. Depremler, heyelanlar ya da tsunamiler insanoğlunun felaketleri olmaktan çıkmıştı -burjuvazinin ve devletin gizli örgütlenmelerinin sahip olduğu ileri teknolojiyle yaratılan doğal afetler hariç-

  Dünyadaki ve galaksimizdeki pek çok noktanın kontrol altına alındığı bu dönemde, geriye yapılması gereken tek bir şey kalmıştı: Tanrı'yı bulmak! Tanrı'nın varlığı artık kanıtlanabilir miydi? Dindarlar ve Evrim Teorisi'nin sıkı destekçileri bu zamana dek hiç bu kadar karşı karşıya gelmemişti. İnsanlar işlerini güçlerini bırakmış, geçmiş zamanların popstar programlarının ya da dünya kupası maçlarının kat be kat üstünde etki yaratan bu tartışmayı izlemeye koyulmuşlardı. Tüm dünyanın gözü, Cern'de kurulan kilometrelerce uzunluktaki "Sanal Evren Oluşturucusu"na çevrilmişti. Kuantum verilerini kullanacak olan bu sistem, milyarlarca yıllık geçmişe sahip olan bu organik evrenin birebir kopyasını, sanal bir ortamda oluşturmaya çalışacaktı.

  Sistem aslında çok basitti: Ultra hiper hızlı kuantum bilgisayarlara, bilinen evrenin tüm fizik yasaları kodlanacak ve Büyük Patlama'dan başlayıp kainatın evrimsel gelişimi seyredilecekti. Kontrolün tümü bilgisayarlarda olacağından, zamanla ilgili bir kaygımız da olmayacaktı: Zamanda istediğimiz kadar geriye ya da ileriye sıçrayabilecektik. Ultra hiper kuantum bilgisayarlar, tüm verileri hızlı bir şekilde ileri sararak bizi geleceğe götürebilirdi!

  Sistem kurulduktan yaklaşık iki hafta sonra, Büyük Patlama'dan günümüze dek geçen süre sanal evrende oluşturulabildi. Bu süre zarfında, alternatif evrenlerin, karadeliklerin, gezegenlerin ve canlıların oluştuğu, evrimleştiği ve medeniyetler kurdukları keşfedildi. İnanılmaz bir şeydi bu! Artık insanoğlunun sanal bir evreni vardı! Bu sanal evren sayesinde çok daha fazla şey öğrenebilirdik. Örneğin: alternatif ya da paralel diye tanımlanan evrenler arasında nasıl geçiş yapabileceğimiz gibi ya da karadeliklerin incelenmesi, solucan deliklerinin açılabilmesi için gerekli enerji miktarının hesaplanması ve burada, gerçek evrenimizde yapamadığımız diğer her şey...

  İşte tam bu noktada, bilim sayesinde yaratılan uçsuz bucaksız "kopya" evrenin getirisi, insanları tam anlamıyla inançsızlığa sürükledi. Çünkü insanoğlunun oluşturduğu sanal evren, bizim "gerçek" olarak tanımladığımız evrenin aynısıydı. Üstelik, kısa bir sürede geliştirilen bir başka teknoloji sayesinde, dileyen kişiler sanal evrende bulunan dünyalara yolculuk edip "sanal gerçekliği" tecrübe etme şansını yakaladılar. Sanal evreni tecrübe edenlerden birisi olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki; aradaki farkı kesinlikle anlayamadım. Hatta birkaç gün yaşadığım bu sanal alemde, üst benliğimi neredeyse tamamen yitirip, yeni hayatımı benimsedim. Beni çekip çıkardıklarında uzun bir süre kendime gelemediğimi anımsıyorum. Aklımın bana oynadığı oyunları ve yaşadığım iki farklı hayatın anılarını birbirine karıştırışımı ise hiçbir zaman unutamayacağım.

  Eğer "sanal evreni" gerçekmişçesine tecrübe edebiliyorsak, orada bir hayat kurup çocuk sahibi bile olabiliyorsak, şu an içinde bulunduğumuz evrenin sanal olmadığını kim söyleyebilir? Ben gittim ve döndüm. Gittiğim yerde de insanlar vardı; üstelik benden ya da sizden hiçbir farkı olmayan insanlar... Onlar da medeniyet kurmuşlardı ve teknoloji üretebiliyorlardı. Onların dünyasında da sonbaharı gören yapraklar dallarından ayrılıyor, kuşlar yavrularına yiyecek getiriyor, bulutlar bir araya toplaşıp kıyameti koparırcasına göğü inletiyorlardı. Sanal gerçekliğin acımasızca öğrettiği bir şeydi işte bu! Aslında gerçek olan hiçbir şey yok! Ölümden sonra bir yaşam yok! Halkların devirdiği acımasız diktatörler intihar edip öldüklerinde onları yargılayacak bir kutsal mahkeme yok!

  Sanal evreni tecrübe eden insanlar, adeta akıl tutulması yaşıyordu. Hatta çoğu psikolojik destek almaya başladı ve bir kısmı intihar girişiminde bulundu. Herkes yaşadığı sanal hayatı sorgularken bilim adamları farklı bir şeyi sorgulamaya başlamıştı: Eğer biz sanal bir evrende yaşıyorsak bunu öğrenebilmenin bir yolu var mıydı? Derhal uluslararası bir toplantı düzenleyip bunu araştırmanın bir yolunu bulmaya çalıştılar. Sanal evrendeki zamanı ileriye alıp oradaki teknolojik gelişmeleri ve evrenin sınırlarını zorlayacak beyinleri keşfetmek için uğraştılar ancak nafile... Bilinen fizik yasalarıyla oluşturulmuş evrenin sınırını yine bu yasalar belirliyordu. Dolayısıyla sınırlı fizik kanunlarının evrimleştirdiği hiçbir canlı, bu yasaları aşabilecek bir teknolojiye ya da evrimsel gelişime ulaşamıyordu.

  Aynı şey bizim için de geçerliydi. Sınırları, belki de birileri tarafından çizilmiş olan bu üç boyutlu sanal evrende sıkışıp kalmıştık. Gerçeğin ne olduğunu asla kavrayamayacak ve bir üst boyutta, bizi her zaman kontrol eden akıllı canlıların sanal oyuncakları olmaya devam edecektik. Belki de sonsuz sanal evren içindeki bir başka sanal evrenin parçası olan bizler, Tanrı'nın varlığını ya da yokluğunu hiçbir zaman bilemeyecektik. Sonsuz tane daha soru soracak ve cevapları asla bulamayacaktık. O halde şu söze katılmamak elde mi: Cehalet mutluluktur!

15 Haziran 2015 Pazartesi

Kusurlar

kusurlar


  Kusurlar, ete kemiğe bürünmeden önce yazılmıştır insanın doğasına. Biz her ne kadar kusurlu olmak istemesek bile, tabiatın en temel unsurudur “kusurlar”.

  Kusurlu bir varlıktır insan. Devenin boynundaki eğriliği, o çok önemsiz, küçücük hayatı boyunca sorgularken, kendi noksanlarını göremez olur çoğu zaman. Gördüğünde ise, en pahalı elbiselerle, en kalıcı makyajlarla ve en göz alıcı “Mercedeslerle” örtmek ister kusurlarını fakat en büyük kusurunu örtmesi için var olan ağzını kapatmasını bir türlü öğrenemez vesselam.

  Kusurları öğrenmeyi sever insan. Kendi kusurlarını unutturmak için başkalarına, başkalarının noksanlarıyla uğraşıp durur o zavallı yaşamı sırasında. O kadar uğraşır ki bazen, insanlar başkalarının noksanlarından sıkılıp onunkilerle uğraşmaya başlar. Kendi kuyusunu böyle kazar “kusurlu insan”.

  Kusurlarından memnun olmaz insan. Herkesin kusurlu olduğunu bilir ama kendisine yakıştıramaz kusurlu olmayı. Bu yüzden kendi gibi değildir çoğu zaman; farklı farklı kişiliklere bürünüp durur. Nabza göre şerbet verdiğini, insanların suyuna gittiğini iddia eder ama yaptığı tek şey "kendisi" dışında herkes olmak ya da herkes olmaya çalışıp hiçbir şey olamamaktır aslında.

  Kusurlu yaradılışını inkâr eder insan; imkân bulduğu her an vazgeçer doğasından. Parfümeri dükkânına çevirdiği bedenini yalıtırken tabiattan, artık kendi kokusunu taşıyamaz olur üzerinde. Üstelik kendisine ait bir şey kalmadığı halde “iz” bıraktığını düşünmeye başlar.

  Kusurlu olduğu için güzeldir insan; çünkü kusurlar farklılıkları doğurur. Eğer kusursuz olsaydık sıradan bir tekilliğin içinde kendimiz gibi insanlarla yaşıyor olurduk.

13 Nisan 2015 Pazartesi

Yarım Bir Hikâye Dedi Yazar

  Bir yazar vardı, adı bende saklı, bundan birkaç ay önce tam da bugün başlamıştı hikâyesini yazmaya. Bir kadını anlatıyordu hikâye... Ama öyle tutkulu bir sevdanın ya da gecelik bir arzunun nesnesi olan kadını değil. Bir denge vardı ipin ucunda sallanan, her duyguya değen, ağlatan ve güldüren bir denge.

  Bir kadını anlatıyordu yazar, ellerini göğe uzatmaya korkan bir kadını. Büyük bir kibirle, gücünü gösterircesine tepeden bakıp bulutların ardından fışkırırcasına sarkan semaya karşı dik durmaya çalışan bir kadındı bu. Fırtına kopmazken dizleri bükülmezdi ama rüzgâr biraz sert estiğinde gür bir çınar arar, yağmur yağdığında dev bir korunak bulmaya uğraşırdı vesselam.

  Bir kadını anlatıyordu yazar, öncelikle hayranlık beslediği bir kadını. Kusur kabul ettiklerini tek tek silerken sayfalardan daha da cesur oluyor ve kendini, gecenin sessiz karanlığından kurtaracak olan güneşin doğacağına inandırıyordu. Çünkü aydınlıkta yazmak istiyordu yazar. Aydınlık indiğinde yeryüzüne, kadının içini görebileceğine ve onu şekillendirebileceğine güveniyordu.

  Bir kadını anlatıyordu yazar. Öncelikle kendisine hayranlık besleyen bir kadını. Onu elde etmek için çabalarken delice, insanda akıl bırakmayan duyguların esiri olmadan çıkmaya çalışıyordu işin içinden. Ama ne mümkündü kontrolü kaybetmemek böyle hissederken?

  Kendini kaptırmayı anlatıyordu yazar. Elinden düşürmediği kalemini yanlışlıkla bağrına saplayıp uyanınca uzun soluklu bir rüyadan, işte o zaman fark etti kalemini iyi kavrayamadığını. Dövünmeye başladı yazar, beynini kemiren bir yazının kurbanı olduğunu fark ettiğinde hikâyesini değiştirmeye uğraştı. Biraz geriye doğru dönüp silerim diye düşündü, silerim ve en güzel şekilde tekrar yazarım.

  Beyhude uğraştı yazar. Çalakalem geçtiği satırları ne kadar silerse silsin, kalem izlerinin kaybolmadıklarını anladı. Sonra biraz durdu yazar, biraz soluklandı. Tamamlayamadığı başka hikâyelerini ve kahramanı olduğu hikâyelerin yarım kalmış yazarlarını getirdi aklına. İçinden kopan parçaları sarmaya çalıştı, bir intikam gibi saplanan acıları ise koparmaya...

  Hikâyesini yine de tamamlamak istedi yazar. Ama son noktayı koymayı tam anlamıyla beceremedi ve elinden kayıp giden bir hikâyenin ucunu açık bıraktı. Nasıl olsa bir gün kalemimi tekrar dik tutacağım diyerek yalnızca son noktayı koyacağı günü beklemeye başladı.

  Bir sevdayı anlattı yazar. Ama öyle tutkulu bir sevda değil. Bazen kalbini saran, bazen yolunda duran bir sevda... Ama öyle tutkulu bir sevda değil... Zaten tutkulu bir sevda nedir, bilmiyordu yazar.

25 Mart 2015 Çarşamba

Belirsizlik



İki artı ikinin dört ettiği kesinlikler dünyasının çok uzağında yaşıyoruz evelallah, başımıza her iş gelir. Bazen bir işin ucundan tutarsınız da ip elinizden kaçıverir. Eğersiniz, bükersiniz, iyice tartıp biçersiniz ama hayat, Murphy Yasalarını daha çok tercih eder temel fizik yasalarına. Sırtınıza taktığınız kanatlarla yerçekimine karşı gelebilirsiniz ama tercihlerinizin kötü sonuçlarına karşı gelemezsiniz. İşte bu hayatın en temel yasasıdır.

Bazen sırt üstü uzanıp, göğe çakılmış gibi duran binlerce yıldızı seyre dalmak istersiniz. Öyle bir seyirdir ki bu, bazen milyarlarca yıl sürmüş gibi gelir. Anlayamazsınız, anlayamadığınız için de anlatamazsınız. İnsanlar öylece size bağırıp ağızlarından fışkıran salyalarını omuzlarınıza ve yüzünüze doğru silkerler. Sizin ise onlara vereceğiniz bir cevabınız yoktur, öylece donakalırsınız.

Hatıraların getirdiği yükü omuzlayamaz, belinizi kırıp yolunuza devam etmeye çalışırsınız. “Atlas, koca dünyayı taşıyorsa…” diye başlarsınız düşünmeye, “…ama belki de dünyayı taşımak, acı günlerin izlerini taşımaktan daha kolaydır…” diye devam edersiniz. Notre Dame’ı ve onun acı gülümseyişini hatırınıza getirirsiniz. Bir insanın beli neden bu kadar bükülür sorusunun cevabını bulursunuz belki de…

Banyoda sabuna basmışsınız gibi çakılıverirsiniz yere bazen. Dönüp dolaşıp aynı sorunlarla meşgul edersiniz beyninizi. “Çorbanın tuzu mu eksik?” diye sorarsınız ama çorbanın tuzu değil, ağzınızın tadı eksiktir aslında. Gerçeklerle yüzleşmek afiyet mi bırakır insanda?

Bazen “kararlar” almak zorunda kalırsınız fakat aslında “kararlarlar”dır onlar. Bilmezsiniz ki çoğu karar değil zarardır bunun. Ne kadar çoğuna kalkışırsanız o kadar çabuk toslarsınız duvara çünkü mühim olan fazla sayıda karar almak değil; tek bir kararı, her olasılığı göz önünde bulundurarak almaktır.

Bir de karar alamamak vardır; her şeyden kötüsü. En kötüsüdür çünkü bir kararın iyi ya da kötü sonuçlanma ihtimali vardır, kararsızlık ise baştan aşağı kötüdür. Ateşe atılmışsınız gibi hissettirir, “O kararı en başında alacaktım.” dedirtir. Yıllar pişmanlık üzerine pişmanlık istiflerken, gün be gün yaşlanan beden ise kararsızlığın bedelini kaldıramaz olur.

Küfürler savurursunuz boşluğa, kararsızlık bedeninizi ele geçirirken. Belirsizlik midir yoksa kararsızlık mı sizi mahveden? Boşluk bir belirsizlik, belirsizlik ise bir kararsızlık… Bir çıkış bulmak için ilerlemeye çalışırsınız ve boşlukta ilerleyemeyeceğinizi fark edersiniz. Yere çakılmayı dilersiniz o an, “En azından ayaklarım yere bassın.” dersiniz. Dipte yaşamak boşlukta yaşamaktan yeğdir, bunu anlarsınız. O an bir karara varmış olarak çakılırsınız yere…

Belirsizlikler silinir aklınızdan, artık her şey yerli yerindedir. Yavaş yavaş, emekleye emekleye devam edersiniz mücadelenize. Her şeye baştan başlamak zorundasınızdır belki ama en azından bir şeylere başlayabilirsiniz…

19 Mart 2015 Perşembe

Bir Gecenin Başında Arzu

Orhan Veli Kanık, Eskiler Alıyorum

Vurgun gözümün halkalarında
Güler gibi fecr oldu nümayan
Musiki gibi sonsuz, ta Kalamıştan
Kalamış ki Türkiye'ye hayran
Gün battı yazık arkalarında!

Eskiler alıyor altın kulelerden kuşlar
Alıp dalıyorlar tümseklerden gökyüzüne
Kuşlar mıdır ki onlar her akşam
Ruhumuza musiki üfler?

Akşam, yine akşam, yine akşam
Bir sırra kadirdir suya katsam;
Akşam, yine akşam, yine akşam,
Göllerde kamış, rakı şişesinde balık olsam!