7 Temmuz 2015 Salı

Gerçekliğin İzdüşümü: Sanal Evren

sanal evren gerçek mi


  Gecenin karanlığında, gökyüzünden göz kırpan sayısız yıldızı seyrediyorum. Öyle sayısız ki; dünyanın tüm sahilleri boyunca uzanan kum tanelerinden bile çok daha fazla. Düşünebiliyor musunuz? Bu, kapkaranlık bir boşluğa rastgele dağıtılmış gibi duran yıldızların akılalmaz sonsuzluğundan başka bir şey değil! Belki de bu yüzden seviyorum gökyüzüne bakmayı.

  Çocukken de böyleydim hep; biraz daha hayalperest sadece... Gökyüzünü delip geçebilecek bir merdiven düşlerdim mesela. Beni yıldızların bile üzerine çıkarabilecek bir merdiven... Bu sayede, koca cüsseli dağların bile ulaşmakta zorluk çektiği o noktaya erişmek isterdim. Uçakların üzerinden geçmek, bulutların arasında gezinmek, aşağıda kalan kuşlarla alay etmek ve en nihayetinde Tanrı'nın oturduğuna inandığım yere gitmek... Bazen, geceleri gökyüzüne baktığımda, benden önce yukarıya varmış olanların dünyanın etrafında dolaşıp yıldızları yerlerinden oynattıklarını düşünürdüm. "İşte bir yıldız kayıyor!" diye haykırıp, "Acaba bu minik yıldızı rahatsız eden de kim?" diye sorardım kendi kendime.

  Sonra biraz daha büyüyüp bilim kurgu romanları okumaya başlayınca, yıldızların dünyanın kubbesine çakılmış minik ışıklar olmadığını anladım. Onlar bizden daha uzaktalardı; dolayısıyla onlara erişmek için uzunca bir merdiven ya da Jack'in sihirli fasülye sırığı yeterli değildi. Uzunca bir süre bilim kurgu romanlarının sayfa aralarında hayal gücümü besleyen hikâyeleri okuduktan sonra, bilim dergilerine merak sardım. Artık hayal gücünün yerini, bilimsel gerçeklikler almıştı. İlk başlarda daha sıkıcı gelmişti, evet, ama daha sonra fark ettim ki uzayın kestirilemez sonsuzluğu baş döndürücüydü. Hayal gücüne güvenen birisi kesinlikle bilim dergileri okumalıydı!

  Lise hayatım boyunca kafamı kaldırmadığım bilim dergilerinin bana kattığı tek şey, bilimin bize sunduğu değerli bilgiler değildi tabii: Hayal gücümün zirvesindeydim adeta. Her bir kelimenin tınısını zihnimde hissedebiliyordum. Cümleler aklımın en akılalmaz noktalarında yankılanırken, kendimi bazen gaz devi Jüpiter'in fırtınalı sessizliği içinde boğulurken bazen de devasa yıldızların aydınlattığı nebulalar arasında gezinirken buluyordum. Uçan daireler, dört kollu uzaylılar ya da Alienler yoktu hayallerimin arasında; her şey tüm çıplaklığıyla bilimsel ve gerçekti. Yalnızca bir keresinde, olay ufkuna çok yakın seyahat ettiğim halde karadeliğin içine düşmeden dünyanın birkaç yüzyıllık geleceğine dönmüştüm. Artık ne ailem ne de arkadaşlarım kalmıştı...

  Üniversite yıllarımda ise çok daha fazlasını yaptım ve teorik fizikten yana kullandım seçim hakkımı. Yıllarımı Kuantum Mekaniği'ni anlamaya ve yeni teoriler geliştirmeye adadım. Sosyal hayatımdan, çevremden, eşimden, dostumdan olmuştum ama yine de hiç şikâyetçi olmadım yaşantımdan. Çünkü içimden bir ses en doğrusunu yaptığımı söylüyordu bana; kimdi, neydi, bilmiyordum fakat inanmak istedim ona.

  Neden sonra bir gün neyi, neden doğru yaptığımı anladım. Bir boşluktu içimde daralan, tıpkı Büyük Patlama'dan belki on milyarlarca yıl sonrasının evreni gibi... Her şey artık netleşmişti gözümde. Teknoloji hızla kendini yenilerken, biz insanoğlu yenileyemez olmuştuk. Sanal sunucuların getirdiği evren işe yaramıştı! Kuantum verilerinin yarattığı dalga, dini ve ilmi inançların kıyılarına çok sert vurmuştu.

  Aslında her şey, Kuantum Fiziği'nin ve Genel Görelilik'in başarıyla harmanlandığı gün başladı. Atom altı dünyanın fizik yasalarıyla atom üstü dünyanın fizik yasaları, aralarında hiçbir çakışma olmadan birleştirilmişti. Zaten teknoloji ve bilimdeki hızlı yükseliş bunu işaret ediyordu. Çok uzunca bir süredir, kendi kendini yönetebilen ve "gerçek zekâ" olarak tanımlanmaya başlanan yapay zekânın durdurulamaz gelişimi, bilim ve teknolojide çok büyük bir sıçrayışa yol açmıştı. Artık kuantum verileriyle işlem yapan bilgisayarlar, saniyede kentrilyonlarca işlemi yapma yeteneğine sahiptiler. Üstelik "kendi kendini geliştirebilme ve tamamlayabilme" modülünün keşfiyle, teknolojik gelişim için artık insanlara pek de fazla gerek kalmamıştı. Bilim adamları evreni anlamak için zaman harcamayı bırakıp, evreni anlayan yapay zekânın verilerini yorumlamaya başlamışlardı.

  Bu sayede atom altı ve atom üstü dünyanın fizik yasalarını, hiçbir açık kalmayacak şekilde formülize edebildiler. Nano teknolojinin de hızla gelişmesi sayesinde, en küçük canlılara bile müdahale edebilme fırsatını yakaladılar. Böylelikle her şeyi kontrol altına almaya başladılar. Mesela, anlık veriler ve kuantum bilgisayarların muhteşem hızlı analizleri sayesinde meteorolojiyi tahmini ölçümlerden sıyırıp, hava durumundaki değişimleri %99,9 doğrulukla ölçmeye başladılar.

  Bir müddet sonra dünyadaki her şey kontrol altındaydı: İstediğimiz yerde yağmur yağdırabiliyor, istediğimiz yerdeki bitki örtüsünü ve tarımsal üretimi şekillendirebiliyorduk. Depremler, heyelanlar ya da tsunamiler insanoğlunun felaketleri olmaktan çıkmıştı -burjuvazinin ve devletin gizli örgütlenmelerinin sahip olduğu ileri teknolojiyle yaratılan doğal afetler hariç-

  Dünyadaki ve galaksimizdeki pek çok noktanın kontrol altına alındığı bu dönemde, geriye yapılması gereken tek bir şey kalmıştı: Tanrı'yı bulmak! Tanrı'nın varlığı artık kanıtlanabilir miydi? Dindarlar ve Evrim Teorisi'nin sıkı destekçileri bu zamana dek hiç bu kadar karşı karşıya gelmemişti. İnsanlar işlerini güçlerini bırakmış, geçmiş zamanların popstar programlarının ya da dünya kupası maçlarının kat be kat üstünde etki yaratan bu tartışmayı izlemeye koyulmuşlardı. Tüm dünyanın gözü, Cern'de kurulan kilometrelerce uzunluktaki "Sanal Evren Oluşturucusu"na çevrilmişti. Kuantum verilerini kullanacak olan bu sistem, milyarlarca yıllık geçmişe sahip olan bu organik evrenin birebir kopyasını, sanal bir ortamda oluşturmaya çalışacaktı.

  Sistem aslında çok basitti: Ultra hiper hızlı kuantum bilgisayarlara, bilinen evrenin tüm fizik yasaları kodlanacak ve Büyük Patlama'dan başlayıp kainatın evrimsel gelişimi seyredilecekti. Kontrolün tümü bilgisayarlarda olacağından, zamanla ilgili bir kaygımız da olmayacaktı: Zamanda istediğimiz kadar geriye ya da ileriye sıçrayabilecektik. Ultra hiper kuantum bilgisayarlar, tüm verileri hızlı bir şekilde ileri sararak bizi geleceğe götürebilirdi!

  Sistem kurulduktan yaklaşık iki hafta sonra, Büyük Patlama'dan günümüze dek geçen süre sanal evrende oluşturulabildi. Bu süre zarfında, alternatif evrenlerin, karadeliklerin, gezegenlerin ve canlıların oluştuğu, evrimleştiği ve medeniyetler kurdukları keşfedildi. İnanılmaz bir şeydi bu! Artık insanoğlunun sanal bir evreni vardı! Bu sanal evren sayesinde çok daha fazla şey öğrenebilirdik. Örneğin: alternatif ya da paralel diye tanımlanan evrenler arasında nasıl geçiş yapabileceğimiz gibi ya da karadeliklerin incelenmesi, solucan deliklerinin açılabilmesi için gerekli enerji miktarının hesaplanması ve burada, gerçek evrenimizde yapamadığımız diğer her şey...

  İşte tam bu noktada, bilim sayesinde yaratılan uçsuz bucaksız "kopya" evrenin getirisi, insanları tam anlamıyla inançsızlığa sürükledi. Çünkü insanoğlunun oluşturduğu sanal evren, bizim "gerçek" olarak tanımladığımız evrenin aynısıydı. Üstelik, kısa bir sürede geliştirilen bir başka teknoloji sayesinde, dileyen kişiler sanal evrende bulunan dünyalara yolculuk edip "sanal gerçekliği" tecrübe etme şansını yakaladılar. Sanal evreni tecrübe edenlerden birisi olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki; aradaki farkı kesinlikle anlayamadım. Hatta birkaç gün yaşadığım bu sanal alemde, üst benliğimi neredeyse tamamen yitirip, yeni hayatımı benimsedim. Beni çekip çıkardıklarında uzun bir süre kendime gelemediğimi anımsıyorum. Aklımın bana oynadığı oyunları ve yaşadığım iki farklı hayatın anılarını birbirine karıştırışımı ise hiçbir zaman unutamayacağım.

  Eğer "sanal evreni" gerçekmişçesine tecrübe edebiliyorsak, orada bir hayat kurup çocuk sahibi bile olabiliyorsak, şu an içinde bulunduğumuz evrenin sanal olmadığını kim söyleyebilir? Ben gittim ve döndüm. Gittiğim yerde de insanlar vardı; üstelik benden ya da sizden hiçbir farkı olmayan insanlar... Onlar da medeniyet kurmuşlardı ve teknoloji üretebiliyorlardı. Onların dünyasında da sonbaharı gören yapraklar dallarından ayrılıyor, kuşlar yavrularına yiyecek getiriyor, bulutlar bir araya toplaşıp kıyameti koparırcasına göğü inletiyorlardı. Sanal gerçekliğin acımasızca öğrettiği bir şeydi işte bu! Aslında gerçek olan hiçbir şey yok! Ölümden sonra bir yaşam yok! Halkların devirdiği acımasız diktatörler intihar edip öldüklerinde onları yargılayacak bir kutsal mahkeme yok!

  Sanal evreni tecrübe eden insanlar, adeta akıl tutulması yaşıyordu. Hatta çoğu psikolojik destek almaya başladı ve bir kısmı intihar girişiminde bulundu. Herkes yaşadığı sanal hayatı sorgularken bilim adamları farklı bir şeyi sorgulamaya başlamıştı: Eğer biz sanal bir evrende yaşıyorsak bunu öğrenebilmenin bir yolu var mıydı? Derhal uluslararası bir toplantı düzenleyip bunu araştırmanın bir yolunu bulmaya çalıştılar. Sanal evrendeki zamanı ileriye alıp oradaki teknolojik gelişmeleri ve evrenin sınırlarını zorlayacak beyinleri keşfetmek için uğraştılar ancak nafile... Bilinen fizik yasalarıyla oluşturulmuş evrenin sınırını yine bu yasalar belirliyordu. Dolayısıyla sınırlı fizik kanunlarının evrimleştirdiği hiçbir canlı, bu yasaları aşabilecek bir teknolojiye ya da evrimsel gelişime ulaşamıyordu.

  Aynı şey bizim için de geçerliydi. Sınırları, belki de birileri tarafından çizilmiş olan bu üç boyutlu sanal evrende sıkışıp kalmıştık. Gerçeğin ne olduğunu asla kavrayamayacak ve bir üst boyutta, bizi her zaman kontrol eden akıllı canlıların sanal oyuncakları olmaya devam edecektik. Belki de sonsuz sanal evren içindeki bir başka sanal evrenin parçası olan bizler, Tanrı'nın varlığını ya da yokluğunu hiçbir zaman bilemeyecektik. Sonsuz tane daha soru soracak ve cevapları asla bulamayacaktık. O halde şu söze katılmamak elde mi: Cehalet mutluluktur!

15 Haziran 2015 Pazartesi

Kusurlar

kusurlar


  Kusurlar, ete kemiğe bürünmeden önce yazılmıştır insanın doğasına. Biz her ne kadar kusurlu olmak istemesek bile, tabiatın en temel unsurudur “kusurlar”.

  Kusurlu bir varlıktır insan. Devenin boynundaki eğriliği, o çok önemsiz, küçücük hayatı boyunca sorgularken, kendi noksanlarını göremez olur çoğu zaman. Gördüğünde ise, en pahalı elbiselerle, en kalıcı makyajlarla ve en göz alıcı “Mercedeslerle” örtmek ister kusurlarını fakat en büyük kusurunu örtmesi için var olan ağzını kapatmasını bir türlü öğrenemez vesselam.

  Kusurları öğrenmeyi sever insan. Kendi kusurlarını unutturmak için başkalarına, başkalarının noksanlarıyla uğraşıp durur o zavallı yaşamı sırasında. O kadar uğraşır ki bazen, insanlar başkalarının noksanlarından sıkılıp onunkilerle uğraşmaya başlar. Kendi kuyusunu böyle kazar “kusurlu insan”.

  Kusurlarından memnun olmaz insan. Herkesin kusurlu olduğunu bilir ama kendisine yakıştıramaz kusurlu olmayı. Bu yüzden kendi gibi değildir çoğu zaman; farklı farklı kişiliklere bürünüp durur. Nabza göre şerbet verdiğini, insanların suyuna gittiğini iddia eder ama yaptığı tek şey "kendisi" dışında herkes olmak ya da herkes olmaya çalışıp hiçbir şey olamamaktır aslında.

  Kusurlu yaradılışını inkâr eder insan; imkân bulduğu her an vazgeçer doğasından. Parfümeri dükkânına çevirdiği bedenini yalıtırken tabiattan, artık kendi kokusunu taşıyamaz olur üzerinde. Üstelik kendisine ait bir şey kalmadığı halde “iz” bıraktığını düşünmeye başlar.

  Kusurlu olduğu için güzeldir insan; çünkü kusurlar farklılıkları doğurur. Eğer kusursuz olsaydık sıradan bir tekilliğin içinde kendimiz gibi insanlarla yaşıyor olurduk.

13 Nisan 2015 Pazartesi

Yarım Bir Hikâye Dedi Yazar

  Bir yazar vardı, adı bende saklı, bundan birkaç ay önce tam da bugün başlamıştı hikâyesini yazmaya. Bir kadını anlatıyordu hikâye... Ama öyle tutkulu bir sevdanın ya da gecelik bir arzunun nesnesi olan kadını değil. Bir denge vardı ipin ucunda sallanan, her duyguya değen, ağlatan ve güldüren bir denge.

  Bir kadını anlatıyordu yazar, ellerini göğe uzatmaya korkan bir kadını. Büyük bir kibirle, gücünü gösterircesine tepeden bakıp bulutların ardından fışkırırcasına sarkan semaya karşı dik durmaya çalışan bir kadındı bu. Fırtına kopmazken dizleri bükülmezdi ama rüzgâr biraz sert estiğinde gür bir çınar arar, yağmur yağdığında dev bir korunak bulmaya uğraşırdı vesselam.

  Bir kadını anlatıyordu yazar, öncelikle hayranlık beslediği bir kadını. Kusur kabul ettiklerini tek tek silerken sayfalardan daha da cesur oluyor ve kendini, gecenin sessiz karanlığından kurtaracak olan güneşin doğacağına inandırıyordu. Çünkü aydınlıkta yazmak istiyordu yazar. Aydınlık indiğinde yeryüzüne, kadının içini görebileceğine ve onu şekillendirebileceğine güveniyordu.

  Bir kadını anlatıyordu yazar. Öncelikle kendisine hayranlık besleyen bir kadını. Onu elde etmek için çabalarken delice, insanda akıl bırakmayan duyguların esiri olmadan çıkmaya çalışıyordu işin içinden. Ama ne mümkündü kontrolü kaybetmemek böyle hissederken?

  Kendini kaptırmayı anlatıyordu yazar. Elinden düşürmediği kalemini yanlışlıkla bağrına saplayıp uyanınca uzun soluklu bir rüyadan, işte o zaman fark etti kalemini iyi kavrayamadığını. Dövünmeye başladı yazar, beynini kemiren bir yazının kurbanı olduğunu fark ettiğinde hikâyesini değiştirmeye uğraştı. Biraz geriye doğru dönüp silerim diye düşündü, silerim ve en güzel şekilde tekrar yazarım.

  Beyhude uğraştı yazar. Çalakalem geçtiği satırları ne kadar silerse silsin, kalem izlerinin kaybolmadıklarını anladı. Sonra biraz durdu yazar, biraz soluklandı. Tamamlayamadığı başka hikâyelerini ve kahramanı olduğu hikâyelerin yarım kalmış yazarlarını getirdi aklına. İçinden kopan parçaları sarmaya çalıştı, bir intikam gibi saplanan acıları ise koparmaya...

  Hikâyesini yine de tamamlamak istedi yazar. Ama son noktayı koymayı tam anlamıyla beceremedi ve elinden kayıp giden bir hikâyenin ucunu açık bıraktı. Nasıl olsa bir gün kalemimi tekrar dik tutacağım diyerek yalnızca son noktayı koyacağı günü beklemeye başladı.

  Bir sevdayı anlattı yazar. Ama öyle tutkulu bir sevda değil. Bazen kalbini saran, bazen yolunda duran bir sevda... Ama öyle tutkulu bir sevda değil... Zaten tutkulu bir sevda nedir, bilmiyordu yazar.

25 Mart 2015 Çarşamba

Belirsizlik



İki artı ikinin dört ettiği kesinlikler dünyasının çok uzağında yaşıyoruz evelallah, başımıza her iş gelir. Bazen bir işin ucundan tutarsınız da ip elinizden kaçıverir. Eğersiniz, bükersiniz, iyice tartıp biçersiniz ama hayat, Murphy Yasalarını daha çok tercih eder temel fizik yasalarına. Sırtınıza taktığınız kanatlarla yerçekimine karşı gelebilirsiniz ama tercihlerinizin kötü sonuçlarına karşı gelemezsiniz. İşte bu hayatın en temel yasasıdır.

Bazen sırt üstü uzanıp, göğe çakılmış gibi duran binlerce yıldızı seyre dalmak istersiniz. Öyle bir seyirdir ki bu, bazen milyarlarca yıl sürmüş gibi gelir. Anlayamazsınız, anlayamadığınız için de anlatamazsınız. İnsanlar öylece size bağırıp ağızlarından fışkıran salyalarını omuzlarınıza ve yüzünüze doğru silkerler. Sizin ise onlara vereceğiniz bir cevabınız yoktur, öylece donakalırsınız.

Hatıraların getirdiği yükü omuzlayamaz, belinizi kırıp yolunuza devam etmeye çalışırsınız. “Atlas, koca dünyayı taşıyorsa…” diye başlarsınız düşünmeye, “…ama belki de dünyayı taşımak, acı günlerin izlerini taşımaktan daha kolaydır…” diye devam edersiniz. Notre Dame’ı ve onun acı gülümseyişini hatırınıza getirirsiniz. Bir insanın beli neden bu kadar bükülür sorusunun cevabını bulursunuz belki de…

Banyoda sabuna basmışsınız gibi çakılıverirsiniz yere bazen. Dönüp dolaşıp aynı sorunlarla meşgul edersiniz beyninizi. “Çorbanın tuzu mu eksik?” diye sorarsınız ama çorbanın tuzu değil, ağzınızın tadı eksiktir aslında. Gerçeklerle yüzleşmek afiyet mi bırakır insanda?

Bazen “kararlar” almak zorunda kalırsınız fakat aslında “kararlarlar”dır onlar. Bilmezsiniz ki çoğu karar değil zarardır bunun. Ne kadar çoğuna kalkışırsanız o kadar çabuk toslarsınız duvara çünkü mühim olan fazla sayıda karar almak değil; tek bir kararı, her olasılığı göz önünde bulundurarak almaktır.

Bir de karar alamamak vardır; her şeyden kötüsü. En kötüsüdür çünkü bir kararın iyi ya da kötü sonuçlanma ihtimali vardır, kararsızlık ise baştan aşağı kötüdür. Ateşe atılmışsınız gibi hissettirir, “O kararı en başında alacaktım.” dedirtir. Yıllar pişmanlık üzerine pişmanlık istiflerken, gün be gün yaşlanan beden ise kararsızlığın bedelini kaldıramaz olur.

Küfürler savurursunuz boşluğa, kararsızlık bedeninizi ele geçirirken. Belirsizlik midir yoksa kararsızlık mı sizi mahveden? Boşluk bir belirsizlik, belirsizlik ise bir kararsızlık… Bir çıkış bulmak için ilerlemeye çalışırsınız ve boşlukta ilerleyemeyeceğinizi fark edersiniz. Yere çakılmayı dilersiniz o an, “En azından ayaklarım yere bassın.” dersiniz. Dipte yaşamak boşlukta yaşamaktan yeğdir, bunu anlarsınız. O an bir karara varmış olarak çakılırsınız yere…

Belirsizlikler silinir aklınızdan, artık her şey yerli yerindedir. Yavaş yavaş, emekleye emekleye devam edersiniz mücadelenize. Her şeye baştan başlamak zorundasınızdır belki ama en azından bir şeylere başlayabilirsiniz…

19 Mart 2015 Perşembe

Bir Gecenin Başında Arzu

Orhan Veli Kanık, Eskiler Alıyorum

Vurgun gözümün halkalarında
Güler gibi fecr oldu nümayan
Musiki gibi sonsuz, ta Kalamıştan
Kalamış ki Türkiye'ye hayran
Gün battı yazık arkalarında!

Eskiler alıyor altın kulelerden kuşlar
Alıp dalıyorlar tümseklerden gökyüzüne
Kuşlar mıdır ki onlar her akşam
Ruhumuza musiki üfler?

Akşam, yine akşam, yine akşam
Bir sırra kadirdir suya katsam;
Akşam, yine akşam, yine akşam,
Göllerde kamış, rakı şişesinde balık olsam!

4 Mart 2015 Çarşamba

Hoş Geldin Benliğim, Makineye Hoş Geldin!

This illustration by wolfepaw/deviantart


  + Merhaba benliğim, makineye hoş geldin. Burası senin aslında olduğun yer.  Bembeyaz, aydınlık kıyafetlerinin içinde ve beyaz, süssüz ve kibirden uzak olduğu için homurdanmadan seni omuzlarında taşıyan sandalyenin üzerindesin. Karşında duran ekranda ise burnu havada dünyanın esip gürleyen burun akıntılarını çekip çeviren bir evren var. Oradaki herkes gibi, sıradan ve acımasızca yaşadığın hayatının kalıntıları içinde çabalıyorsun. Kumanda kolunu bir kez olsun elinden bırakmadın. Gözlerini, aksa da ağrısa da kanlansa da o ekrandan çevirmedin. İnsanların birbirini sorgusuz sualsiz harcadıkları dünyadan başını kaldırmadın. Gerçek olduğunu kabul edip oyuna devam ettin. Şimdi ise sana mükemmel bir fırsat veriyorum. Oyundan çık ve bizimle aşağı gel.

  - Aşağı neresi? Orada ne var? Bu bir rüya olmalı ya da bilinçaltımın bir oyunu. Çektiğim acılardan uzaklaşmaya çalışan benliğimin tökezleyip düştüğü ve kendini açık ettiği bir oyun.

  + Ben senin benliğin değilim. Sen benim benliğimsin. Ben seni gerçekliğe çekmeye çalışırken, sen gerçekliğin yansıması bile sayılamayacak üç boyutlu bir dünyada kalmanın peşindesin. Orada gördüklerin, hissettiklerin ya da tattıkların senin bilincini köreltiyor. O hayal âlemini bir gerçekliğe çevirip zamanın sıkıcı varlığını hissediyorsun. Ben ise sana gerçekleri sunmanın imkânsız olasılıkları peşinde dolanıp duruyorum. Aşağıya gel, kafanı kaldır ve gözlerini aç artık. Yaşadıklarının gerçek olmadığını kabul et.

  - Yaşadıklarım mı? Yaşadıklarım hakkında ne biliyorsun ki? Benim çektiğim sıkıntıları gerçekten nereden bilebilirsin ki? Onları en fazla görebilirsin. Ben senin hissinim, sen ise hayatı alaya alan bir dalkavuksun!

  + Beni bağışla, yanlış anlaşılmalara sebebiyet verdim. Yaşadığın sıkıntıları hafife almıyorum. Sen benim benliğimsin, aslında bu sıkıntıları ben yaşıyorum. Seni bu kontrol mekanizmasının dışına çekip yalanların, aldatmacanın ve kibrin olmadığı bir dünyaya çevirmeye çalışıyorum. Ben senim, sen ise bensin.

  - Hayır, sen yalnızca beni bir hayal âlemine sokup oyalamaya çalışıyorsun. Yaşadığım hiçbir şey yalan değildi ve her biri de senin hiç olamayacağın kadar gerçekti. Bu palavraları asla yutmam, beni gerçeklerden çevirip almanı asla kabullenmem. Bir yalanın içinde yüzbinlerce yıl yaşayacağıma varlığın gerçekliğinde bir saat yaşarım!

  + Bak, anlamakta zorlandığını biliyorum. Bu çok akıl almaz geliyor fakat gerçek şu ki altımızda yalnızca uyanan insanlar var. Hayatlarını boşa yaşadıklarını gören ve buna dur diyen insanlar! Haydi, biz de onlara katılalım, vahdet-i vücuda erelim. Tek olalım ve bizi çevreleyen bu fiskoslu yalanları yerle bir edelim. Aşağıdaki insanların hepsi gerçeklerin farkına varmış ve yalan makinesinin süslü gösterişine aldanmadan hakikate ermiş insanlar. Emin olabilirsin ki onların hiçbiri kibirli değildir, asla yalan söylemezler, dostlarının arkasından konuşmazlar ve seni asla kullanmazlar. Ne mutlu aydınlanmış insanlara!

  - Hayır, lanetler olsun sana! Beni ikiyüzlü laflarınla kandırmaya ve gerçeklerden saptırmaya çalışıyorsun! Asıl sahtekâr sensin! Sana inanmayacağım, beni komaya sokamayacaksın!

  + Hayır, lütfen dinle. Bu bizim son şansımız, anlamıyorsun, başka yolu yok! Ekranda gördüğün insanların hiçbirisi senin akraban değil, dostun değil, kardeşin değil, eşin ya da çocuğun hiç değil! Onlar, imitasyon yaşamının derin kuyusundan kafanı kaldırmayasın diye uydurulmuş yalanlar sadece. Gerçekle tek bağlantın ise benim, yani aslında sen. Ben madalyonun diğer yüzüyüm, bizi esaretten kurtaracak şey ise senin iraden!

  - Karnıma ağrılar giriyor, neler oluyor böyle? Bu matah istasyondan çıkış nerede? Garın görevlisi herkes binsin diye bağırıyor!

  + Hayır, sakın bir yere gitme. Bu, çektiğin son acı olacak. Fakat eğer bu acıya dayanamayıp geri dönersen, daha fazlası, üstelik yalan yere canını yakmaya devam edecek. Sakın geri dönme, sakın!

  - Kan kusuyorum, kan kusuyorum! Bedenim beni makineye geri çağırıyor! Makineye! İşte, bu! Ben bir makinenin içinden geliyorum; patronun ben olduğu ve zarar görmeden her istediğimi yaptırabildiğim bir makinenin içinden! Yaşadığım bir hayat var, yakışıklı bedenimin içinden izliyorum hayatı! Ya da belki de… Belki de bir bok çukurunda ölmeye yakın yaşıyorum. Belki küçük bir kız çocuğuyum kaçırılan, belki de efendisinin kırbacını yediği halde kılıcını çekmeyen bir aptal! Ben, ben neyim? Kan kusuyorum!

  + Her şey geçecek ve gözlerini açacaksın. Merak etme, ben yanındayım, aynı acıları her gün çekerek üstelik. Acını hissedebiliyorum.

  - Karnıma milyonlarca parça zımbalanıyormuş gibi hissediyorum, dayanamayacağım. Sanırım beni öldürüyorlar, beni çağıran kırık kanatlı ölümle savaşamıyorum! Beni öldürüyorlar, beni öldürüyorlar!

  + Merak etme, acıların önce hafifleyecek; artık bir şey hissetmez olacaksın. Sonrasında ise gerçek evrenin tarif edilemez tadına varacaksın. Hiçbir şeyi dert etmene gerek kalmayacak. Dayan, az kaldı!


  - …

22 Aralık 2014 Pazartesi

Zihin-dan


karantina


  Dünyayı büyük bir felaket almıştı, bir hastalık… Bir korku hastalığıydı; yavaş yavaş ve sinsice ilerleyen, ileri aşamalarında ise insanı tamamen delirten bir hastalık…

  Bilim adamları hastalığa bir çare bulamamışlardı çünkü tamamen ortaya çıkana ve hemen herkese yayılana kadar neredeyse hiçbir belirti göstermemişti. Ayrıca çok kolay bulaşıyordu; içme sularından, yiyeceklerden, havadan ya da tene değen herhangi bir şeyden… Bu nedenle tüm dünyayı sarsması çok uzun sürmedi.

  “Hastalığın 123. günü. Şehirdeki çoğu insanı artık dışarıda göremez oldum. Herkes bir korku halinde, kimse kimseye güvenmiyor. Bu hastalık bizi mahvetti. Şimdiden deliren birkaç yüz kişi gördüm bile. Kimisi eline bir balta almış birbirini kovalıyor, kimisi camdan aşağı atlıyor… Öylesine korkuyorlar ki; yanlarına gidip bir şeyiniz mi var diye soramıyorum. Ben bile ölesiye korkuyorum; ancak durumumun diğerlerinden çok daha iyi olduğunu inkâr edemem.

  Hastalığın ilk kez ortaya çıktığı dönemlerde insanlar işlerine –her şeye rağmen- devam ediyordu. Hükümet yetkilileri her gün, ‘Tüm bunlar geçecek, bir çaresini bulacağız.’ diyorlardı lakin bulamadılar. Üstelik devlet başkanı, canlı yayında korkusundan intihar ederek tam bir kaosa neden oldu. O adamın, o dağ gibi adamın yüzündeki ifadeyi unutamıyorum. Ben hayatım boyunca bu kadar korkan birini görmemiştim. Sanki gözlerinin önünde, en sevdiği insanlara acımasızca işkence ediyorlardı. Aman Tanrım! O nasıl bir korkuydu öyle, acaba ne düşünüyordu?

  Daha sonra her şey içinden çıkılamaz bir hâl aldı. En başta sağlık görevlileri, asker ve polisler, bilim adamları ve pek çok siyasi, aileleriyle birlikte intihar etmeye başladılar. Daha doğrusu, bu aileler evde birbirlerini linç ederek öldürdüler. Tam bir katliam! Gazete manşetlerinde her gün ölüm haberleri… Artık kimsenin futbol oynamadığı, eğlence programları düzenlemediği, gezilere katılmadığı, toplumun yavaş yavaş sokaklardan çekildiği iğrenç bir dönem başladı.

  Yine de o sıralarda, sokakta bazen birilerine denk geldiğim olurdu. Marketleri, eczaneleri ya da benzinlikleri yağmalayan kişiler… İnsanlar, erzak stokları tükendiği için evlerinden çıkıp marketlere giderdi ve ihtiyaçları kadarını alıp hemen evlerine geri dönerdi. Tabii bunu diğer insanları düşündükleri için değil; dışarıda fazla zaman geçirmemek için yaparlardı çünkü herkes birbirinden ölesiye korkuyordu.

  Bir süre böyle devam etti. Bir sonraki aşamaya geçene kadar pek çok kişi daha öldü. Pek çok mu yoksa yarımızdan fazlası mı, tam hatırlamıyorum. Hatırladığım tek şey bir sonraki aşamanın diğer ikisinden çok daha korkunç olduğu. İnsanların çoğu dışarıdaydı, kimse evinde kalmak istemiyordu. Sanırım herkesin klostrofobisi vardı. Çok az insan konuşuyor, çok çok daha azı dinliyordu. İnsanlar yediklerinden, içtiklerinden ve yürüdüklerinden bile korkar olmuştu. İnsanlar artık şiddetten değil; açlıktan ve susuzluktan ölüyordu. Etrafımda benim gibi birkaç kişi hayatta kalmayı başardı ancak daha sonra hayatta kalanların birçoğu delirdi. Yerlerde yuvarlanan, duvar diplerinde sallanan, parmaklarını kesen ya da gözlerini oyan insanlar gördüm. Bunları görüp de delirmemek elde mi?

  Fakat en kötüsünü şu an yaşıyoruz. Kalanların çoğu yıkık dökük evlere döndüler -Sahi, evler neden yıkık dökük? Sanırım bazı zamanlar savaş yapıldı ancak kimle, neden? Bu sorular aklımı kurcalıyor- İnsanlar yine dışarıya çıkamıyor. Şehir berbat durumda, her yeri toz kapladı ve havalar artık çok daha sıcak. Hastalık evrim geçirerek hayvanlara da bulaştı –yani büyük kıyımdan kalanlara- Şimdi onlar daha da mağdurlar. Korkularından avcılık bile yapamayıp açlıktan ölüyorlar. Akbabalar cesetlerden korkup yanlarına yaklaşamıyorlar. Tüm düzen değişti, korku çağı tüm yaşamın sonunu getirdi.

  ...

  Hastalık beynimi kemiriyor, artık korkumdan aynalara bile bakamıyorum. Her yer çok sessiz, çok ürkütücü… Bazen düşünüyorum da sanırım etrafta ses olursa daha da ürkütücü olur…

  ...

  Geçen gün yerde dolanan minik bir böceği zorla yedim. Öncesindeki bir iki gün, korkumdan su bile içmemiştim –temiz, çamurlu bir su bulabilmiş olmama rağmen- Gittikçe paranoyak bir hâl alıyorum galiba. Belki de böcek ölmemiştir, belki de beynimi kemiren odur?

  ...

  Ayaklarımı sürüye sürüye yolda ilerliyorum, sanırım sıcaktan dolayı şapkam kafama yapıştı. Şapkamı çıkarmalı mıyım? Belki de denemeliyim. O da ne? Sesler duyuyorum, sevinmeli miyim? Belki de sevinmemeliyim, çünkü bunlar bağırış sesleri gibi ya da bir çeşit hırlama da olabilir. Geri dönmeliyim! Geri dön…

  Önüme düştü! Önüme düştü! Adam önüme düştü, işte böyle önüme düştü! Hah ha! Şuradan düşmüş olmalı. Bir dakika, hayır! Onu camın önünde duran adam itmiş. Evet, onu itmiş! Artık yaşadığı korkuya dayanamayarak onu camdan itmiş ve ondan sonsuza kadar kurtulmuş. Adam delirmiş, adam delirmiş, adam delirmiş, adam delirmiş…

  ...

  Geçen gün yerde gördüğüm savunmasız bir çekirgeye uzanıyordum ki hemen sağ yanımdan bazı çığlıklar işittim. İki kadın birbirinden ölesiye korkuyordu ve çığlık atıyordu. Kaçışmaya çalıştılar fakat beceremediler. Yüz ifadeleri değişmişti ve şişip kabaran damarları seçilebiliyordu. Bir de gözler vardı tabii; kıpkırmızı gözler. Sonuna kadar açılmış, iri gözler… Birbirlerini öldürdüler…

  ...

  Ölüm nedir? Peki ya, yaşam? Delilik nedir? Artık delilik ayrımının kalktığına eminim, şayet bana deli diyebilecek bir akıllı kalmadı. Korkunun ne demek olduğunu dahi unuttum ya da unuttuğum şey korkmamanın ne demek olduğu. Artık böcek bile yiyemiyorum; otların köklerinden beslenmekten başka yapabildiğim hiçbir şey yok. Yaşam ile ölüm arasında bir yerdeyim, enerjimin son damlalarını nerede tüketeceğimi şimdiden merak ediyorum.

  ...

  Çıldırmanın sınırlarındayım. Her yeri leş kokusu sardı, ben de yakında onlardan biri olacağım. Artık kimse, sesini bile çıkarmıyor. Kimse kimseye bakmıyor; ben de kimseye bakmıyorum. Belki de kimse diye bir şey kalmamıştır; lakin bunu öğrenecek cesaretim yok. Çıldırmanın sınırlarındayım. Her yeri leş kokusu…

  Önümdeki gölge kime ait? Ayakta duran birisi mi var? İlerleyemiyorum; geriye de dönemiyorum. Sahi, ben neden yürüyordum ki? Bu gölge de ne böyle? Önümdeki gölge kime ait? Gölge varsa ışık da var olmalı... Yoksa var olmak zorunda değil mi? Işık varsa ben uzun zamandır neden karanlıkta yaşıyorum? Önümdeki gölge de neyin nesi?

  ...

  Kafamı kaldırıp bakmalı mıyım? Şayet, dayanacak gücüm kalmadı; buna artık bir son vermeliyim. Kafamı kaldırmalı… Aman Tanrım! Bir adam bana bakıyor! Kafasını kaldırmış o da… Çığlık atıyor, yüzü kızarıyor, gözleri büyüyor! Saldıracak olmalı, ne yapmalıyım? Kendime gelmeliyim, kaçmalıyım çünkü elinde bir balta tutuyor! Şimdi ise baltayı havaya kaldırıyor! Bir adım geriye gitmeliyim. Evet, geriye…

  ...

  Adam çatlıyor! Adam çatlıyor! Eli havada kaldı, kıpkırmızı gözleri yuvalarından fırlıyor! Adam çatlıyor! Koşmalıyım, kaçmalıyım! İleriye daha da ileriye! Gücüm yettiğince! Koşarken birine mi çarptım? Belki de o bana çarptı? Yo, ben çarptım, hatta şimdi bir başkasına daha! İnsanlar peşimden mi geliyor? Herkes kaçışmaya başladı, herkes çığlık atıyor! İnsanlar birbirini öldürüyor! Aman Tanrım, ben ne yaptım böyle? İşte, yine başladık! Neye başladık? Etrafta hiç kimse yok ki…

  ...

  Sıcağın altında cayır cayır yanan vücudum adeta “cos” etti. Beni gitgide alaşağı eden bu yerde, uzun zamandır aradığım huzuru bulmuş olmalıyım. Serinlik, sessizlik ve huzur… Görüntü gittikçe bulanıklaşıyor; böylece o çirkin şehri anbean daha az seçebiliyorum. Işık her geçen saniye azalıyor ve etrafımda dağılıyor. İçine düştüğüm bu berrak su, beni tüm dertlerimden kurtarıyor. Zihnimin tüm oyunları artık sona eriyor, bu zihin-dandan artık kurtuluyorum.