7 Eylül 2020 Pazartesi

Bilim Tarihinin Işığında Modern Bilim - I

Bilim tarihi ve modern bilimler, Yusuf Emre Atasayar

Modern bilim, Antik Mısır ve Mezopotamya uygarlıklarından Antik Yunan’a, İslam dünyasından Orta Çağ Avrupası’na kadar, farklı zaman dilimlerinde ve aktarımlar sayesinde ilerledi. Bilimsel (ve felsefi) bilginin, bu ara durakları bol yolculuğu, çeşitli nedenlerden dolayı gelişimi duran bilimsel faaliyetlerin farklı medeniyetler eliyle devam etmesini sağladı.

Tarih boyunca pek çok medeniyet bilimsel bilginin üretilmesi ve kullanılmasında önemli katkılar sundular. Antik Mısır ve Antik Yunan medeniyetlerini bilim tarihi açısından incelediğimizde, buralarda tıp ve anatominin, astronomi, matematik ve geometrinin en çok gelişen bilim dalları olduğunu görürüz. Mezopotamya’da, Antik Mısır ve Antik Yunan medeniyetlerindeki çeşitli bilimsel keşif ve gelişmeler buradaki medeniyetlerin yıkılmasıyla birlikte sona erdi.

Bu yıkıcı dönemin ardından Müslüman coğrafyasında başlayan tercüme hareketleri, bilimin bu topraklara yerleşmesini ve gelişmesini sağladı. Özellikle Eski Yunanistan’da ortaya konan eserlerin tercüme edilmesi sayesinde İslam dünyası, 8. ve 12. asırlar arasında bilimin meşalesini taşıma görevini üstlenmiş oldu. Yine bu dönemlerde, matematik, geometri, astronomi ve tıp alanında önemli buluşlara imza atıldı.

Antik Çağ, İlk Çağ ve erken Orta Çağ olarak kabul edebileceğimiz bu ilk üç dönemin ardından, bilimsel gelişmelerin Müslüman dünyasında da son bulması ile birlikte skolastik düşünce (inancın düşünsel olarak temellendirilip sistematize edilmesi felsefesi) uzunca bir süre egemen düşünce halini aldı. Bilimsel araştırma ve bilimsel temelli düşünce gerileyerek inanca ve teolojiye dayalı felsefi fikirler gelişti. Ta ki Avrupa’da yaşanan Rönesans ve Reform hareketlerine kadar…

Augustinus’un “Anlamak için inanıyorum” sözünün tam karşılığı olarak görülen Orta Çağ düşüncesi, bilimsel aydınlanmanın yaşanması ile sarsılmaya başladı ve doğayı kavramamızı sağlayan gözlemlerin yapılabilmesine ve bilginin yayılmasına olanak tanıdı. Bu çalışmada, modern bilimleri bilim tarihinin ışığında inceleyecek ve Orta Çağ’ın zorluklarının aşılmasında bilim insanlarının ortaya koyduğu fedakârlıkları göreceğiz. Ayrıca bilim insanları tarafından yapılan çalışmaları kronolojik olarak ortaya koyacak ve bu sayede bilimin kendisini de çok daha iyi kavrayabileceğiz.

Skolastik Düşüncenin Etkisinde Bilim Yapmak: Kopernik ve Kepler

Latince kökenli schola (okul) kelimesinden türetilmiş olan scholasticus teriminden gelen skolastik düşünce, okul felsefesi anlamına gelmektedir. Orta Çağ düşüncesi üzerinde etkili olan skolastik düşünce, doğrunun zaten mevcut olduğunu savunur ve felsefenin okullarda okutularak öğretilmesine dayanır. Peki, bu ne anlama geliyor?

Skolastik düşünürlere göre bilgi, deney ve gözlem yoluyla değil; büyük otorite kabul edilen kimselerin eserlerine müracaat edilerek elde edilebilir. Bu otoritelerden birisi olan Aristo, aynı zamanda skolastik düşüncenin de temelini oluşturur. Doğrunun zaten mevcut olduğu düşüncesi Aristo gibi büyük düşünürlerden gelmektedir.

Skolastik düşünceye göre felsefenin konusu dindir ve bu nedenle felsefe teolojiyi desteklemeye çalışır. Doğa ise din ve akıl ile açıklanabilir bir olgudur. Bu sebeple skolastik düşüncede gözlem ve deneye önem verilmez. Yalnızca gözlemin sonuç vereceği (yeterli olacağı) yerlerde dahi usavurmaya (aklı temel almaya) başvurulmaktadır.

Hareket Etmeyen ve Evrenin Merkezinde Bulunan Gezegen: Dünya

Aristoteles’ten Batlamyus’a oradan Vatikan’a uzanan bu anlayış, beraberinde “ilahi ve değişmez bir düzen” anlayışını getirmektedir. Bu anlayışı yansıtan en önemli unsurlardan birisi ise statik Dünya inancıdır.

Skolastik düşünceye göre Dünya, evrenin merkezindedir ve hareket etmemektedir. Güneş, yıldızlar ve diğer gezegenler Dünya’nın çevresinde ‘ahenkle’ dolanmaktadır. Dönemin astronomisinin odağında gök cisimlerinin (Dünya’nın yakın çevresindekiler dâhil) hareket örüntülerinin matematiksel olarak modellenmesi uğraşı vardır ancak bu uğraşın teolojik koşulunun sağlanması gerekliliği de tartışılmaktadır. İşte bu teolojik koşul hareket etmeyen, her şeyin merkezinde yer alan statik Dünya inancıdır.

Eski Yunanistan’da Dünya’nın, Güneş’in etrafında döndüğü modeller de tartışılmıştır ancak bu düşünce Orta Çağ’da kabul görmemiştir. Fakat zamanla daha fazla astronomik gözlem verisinin ve matematik bilgisinin birikmiş olmasının etkisi ve doğaya bakışın değişmesi gibi koşullar neticesinde statik Dünya modeli terk edilmeye başlanmıştır.

Modern Astronominin Başlangıcı: Kopernik

Nicolaus Copernicus

Nicolaus Copernicus 
(19 Şubat 1473 - 24 Mayıs 1543)

Prusya İmparatorluğu’nda yaşayan ve amatör bir bilim insanı olan Kopernik (Nicolaus Copernicus) gezegenlerin, Güneş’in merkezde olduğu sabit yörüngeler üzerinde hareket ettiğini kabul eden Güneş Merkezlilik yasasını savunmuştur. Modern astronominin başlangıç noktası olarak kabul edilen bu kavrayış bilim tarihi için bir dönüm noktasıdır.

Göksel Kürelerin Devinimleri Üzerine adlı kitabında Kopernik, Dünya’nın günde bir kez kendi ekseninde döndüğünü, Dünya’nın değil Güneş’in merkezde olduğunu, Dünya’nın da tıpkı öteki gezegenler gibi onun çevresinde döndüğünü, yalnızca Ay’ın Dünya’nın çevresinde döndüğünü ve gezegenlerin dizilişinin değişmediğini (Batlamyus’un* modelinde Merkür, Venüs ve Güneş’in sıraları belirsizdi) ileri sürer ve dönme periyotlarını verir. Bu yenilikçi düşüncelerin yanı sıra, kitapta Aristotelesçi bir yaklaşımla gezegenlerin ve yıldızların hâlâ göksel kürelerin içine gömülü olduğu ve dolayısıyla hareketlerinin de dairesel olduğunu belirtir. Ne var ki yörüngelerin dairesel oluşu gezegenlerin gözlemlenen hareketini tam olarak açıklamaz. Bunun için Ptolemy’nin (Batlamyus) kullandığı bazı başka araçları Kopernik de kullanmak zorunda kalır. Kopernik’in bu eseri bazı araştırmacılara göre Orta Çağ biliminin sonu, modern bilimin başlangıcıdır.Kopernik, Güneş Merkezli teorisinin ilk taslağını, kısaca Commentariolus (Küçük Açıklama) olarak bilinen çalışmasında yazdı. Commentariolus, matematiksel aygıtlar (denklemler) olmadan yapılan Dünya’nın Güneş merkezli mekanizmasının kısa bir teorik açıklamasıydı. Yapıtı ve düşünceleri olumlu karşılanınca De Revolutionibus Orbium Coelestium (Göksel Kürelerin Devinimleri Üzerine) adlı başyapıtını hazırlamaya başladı.

Kopernik - De Revolutionibus Orbium Coelestium

Kopernik’in 1543 tarihli "De Revolutionibus Orbium Coelestium"
(Göksel Kürelerin Devinimleri Üzerine) adlı başyapıtı.
Bu çalışma Kopernik’in öldüğü yıl yayımlandı.

Güneş’in evrenin merkezinde olduğunu savunan ve yıldızların hareketsiz olduğunu düşünen Kopernik’in teorisinde elbette birçok eksik bulunmaktaydı. Ancak bu teoriyi devrimci kılan özellik, adeta dogma haline dönüştürülen astronomiyi tartışmaya açmış olması ve kendisinden sonra gelecek olan Kepler, Galileo ve Newton tarafından çözülecek olan sorular ortaya atmasıdır.

Batlamyus (85-165), Dünya merkezli evren modeli

Batlamyus (85-165), Dünya merkezli evren modelini ortaya atan İskenderiyeli Yunan astronomdur.*

Gezegenlerin Yörüngelerinin Eliptik Olduğunu Söyleyen Bilim İnsanı: Kepler

Kopernik, gezegenlerin Güneş’in etrafında döndükleri varsayımından hareket eden bir model önermiş, fakat gezegenlerin çembersel yörüngeler üzerinde hareket etmesi gerektiği fikrine sadık kalmıştır (Kopernik, dairenin evrendeki en mükemmel şekil olduğu görüşünü muhafaza ediyordu). Galileo ile aynı dönemde yaşamış olan Alman gökbilimci Kepler, 17. yüzyılın bilimsel devrimine Kepler'in Gezegensel Hareket Yasaları ile katkıda bulunmuştur. Bu hareket yasaları, Güneş Sistemi’nde bulunan gezegenlerin hareketlerini açıklayan üç matematiksel yasadır ve ileride Newton tarafından yapılacak olan açıklamaların gözlemsel temelini oluşturmuştur. Bu yasalar aşağıdaki gibidir:

1. Yasa
Her gezegen, odak noktalarının birinde Güneş’in bulunduğu bir elips yörünge üzerinde hareket eder (Bu yasa ile doğal hareketin dairesel olmadığını belirterek, 2000 yıllık bilgiyi çöpe atmıştır).

2. Yasa
Gezegeni Güneş’e bağlayan yarıçap vektörü, eşit zamanlarda eşit alanlar tarar (Gezegen’in elips etrafında dönerken hızı sabit değildir; yavaşlayıp hızlanma söz konusudur).

3. Yasa
Bir gezegenin yörüngesel periyodunun karesi (dolanma zamanının karesi), dolandığı elipsin ana eksen uzunluğunun küpü ile doğru orantılıdır.

Johannes Kepler

Johannes Kepler
(27 Aralık 1571 – 15 Kasım 1630)

Kepler yasaları, Aristocu ve Batlamyusçu astronomi ve fiziğe meydan okumuştur. Batlamyus modelinden tamamen farklı olarak, gezegenlerin değişken hızlarının, tüm gezegenlerin Güneş çevresindeki eliptik yörüngelerde dolandığını iddia ederek doğrulukla açıklanabileceğini söylemiş, astronomi ve fiziği kökten değiştirmiştir.

Günümüzde Kepler yasaları yapay uyduların ve Güneş yörüngesinde dolanan kimi cisimlerin (uzak gezegenler ve küçük asteroitler gibi) yaklaşık yörüngelerini hesaplamakta kullanılmaktadır. Bu yasalar, atmosfer sürtünmesi, görelilik ve diğer cisimlerin etkisi göz önünde bulundurulmadığında, göreli olarak küçük cisimlerin daha büyük ve daha kütleli cisimler etrafında yaptığı hareketleri açıklamada oldukça kullanışlıdır.

Kopernik’in ortaya koyduğu devrimsel düşünceler ve Kepler’in salt astronomik hesaplamaları, nicelik ve dinamik üzerine ileride Newton tarafından yapılacak olan açıklamaların gözlemsel temelini oluşturmuşsa da insanların kafalarında tamamen yeni bir evren tablosu oluşturamamıştı. Çünkü Kopernik ve Kepler, ilahi nedensellikten yola çıkmayan doğa yasaları kavrayışından yoksun durumdaydılar. Fakat yine de eski bilimin içine yeni bilimin tohumlarını ekmişlerdi.

Doğa Felsefesinden Doğa Bilimine: Galileo ve Newton

İtalyan astronom ve fizikçi Galileo Galilei, gözlemsel astronominin kurucusu olarak kabul edilir. Gözlemsel astronomiye katkılarının arasında Venüs'ün evrelerinin teleskobik kanıtı, Jüpiter'in en büyük dört uydusunun keşfi ve Güneş lekelerinin gözlemi analizi bulunmaktadır. Galileo ayrıca teleskop teknolojisini geliştirmiştir.

Galileo'nun kilise ile münakaşasından önce Katolik dünyasında çoğu eğitimli insan ya Aristoteles'in Dünya merkezli görüşünü veya Tycho'nun Güneş ve Dünya merkezli teorilerin karışımı olan görüşlerini kabul etmekteydi. Güneş merkezli teorilerin ana sorunu, doğru olması durumunda yıllık bir yıldız paralaksı (yıldızların farklı periyotlarda kaymış gibi görünmesi) gözlemlenmesi gerektiği, ancak bunun var olmadığıydı. Doğrusu, bir yıldızın uzaklığıyla bu gözlemin zorluğunun doğru orantılı olması nedeniyle 19. yüzyıla kadar bu gözlemi yapabilecek hassasiyette aletler bulunmuyordu.

Galileo Galilei

Galileo Galilei
(15 Şubat 1564 - 8 Ocak 1642)

Güneş merkezci teoriler eski çağlardan beri var olsa da yakın zamanda Kopernik tarafından canlandırılmışlardı. Kopernik, yıldızların çok uzak olması nedeniyle paralaksın önemsiz olduğunu savundu. Ancak Tycho Brahe yıldızların ölçülebilir bir görünür büyüklüğü olması nedeniyle eğer Güneş merkezcilerin savunduğu kadar uzak olsalardı çok büyük olmaları gerektiğini ve Güneş’ten veya herhangi bir gökcisminden daha büyük gözükmeleri gerektiğini savundu. Tycho'nun sisteminde yıldızların Satürn'ün hemen gerisinde olduğunu ve Güneş’le aynı boyda olduklarını düşünüyordu.

Dogmaların Yıkılışı

Galileo, başka bir evren tablosuna temel teşkil edecek olan fikirler öne sürmüştü. Bunlardan bir tanesi, “doğanın işleyişine dair kanıtların yine doğaya bakarak sınanması” olarak özetlenebilir ve bugün kullandığımız anlamıyla “deney” kavramının ortaya çıkmasını sağlamıştır. Galileo, hareket olgusunu kavramak için deneyler yapmış ve deneylerinin sonuçlarını matematiksel olarak yorumlamıştır. Yani, hareketin hangi teolojik gereklilikleri sağlaması gerektiğinden yola çıkıp gözlediği nesnelerde bunları aramamış, gözlediği durumları çeşitli nicelikler arasındaki matematiksel ilişkiler biçiminde ifade ederek hareket olgusuna dair çıkarımlarını bunun üzerine kurmayı tercih etmiştir.

Galileo, Kepler ve Kopernik’in aksine, ilahi nedensellikten yola çıkmayan doğa yasaları kavrayışına sahipti. Bunun en belirgin ifadesinin “doğanın işleyişine dair kanıtların yine doğaya bakarak sınanması” fikri olduğunu az önce belirtmiştik. Galileo ayrıca, skolastik görüşün aksine, evrenin mükemmel olmadığını düşünüyordu çünkü Ay’a ilişkin yaptığı gözlemlerde, Ay yüzeyinin Aristo’nun dediği gibi pürüzsüz olmadığını, kraterlerle dolu olduğunu görmüştü. Doğanın mükemmel olmadığı fikri ve doğa yasalarının kutsal kitaplar ya da otoritelerin yazdıkları kitaplara değil; doğanın kendisine bakılarak anlaşılabileceği görüşü tüm dogmaların yıkılışı anlamına geliyordu.

Doğanın Dili: Matematiksel İlkeler

İngiliz fizikçi Sir Isaac Newton, 16. yy'nin ilk yarısında ufak ufak başlayan bu değişimleri 17. yy'nin ikinci yarısında son bir büyük hamleyle tamamlamayı başarmıştır. Bu büyük hamle hareket yasalarının ve kütle çekim hipotezinin ortaya konmasıdır. Newton da Galileo’nun çıkış noktasını benimsemiş ve doğaya dair çıkarsamalarını oluştururken öncelikle gözleneni anlamaya çalışmıştır. Newton, “Doğa Felsefesinin Matematiksel İlkeleri” adlı büyük eserinde, kendi ifadesiyle şöyle diyor: “Bu eseri felsefenin matematiksel ilkeleri olarak sunuyorum, çünkü felsefenin tüm yükü buradan kaynaklanmaktadır –hareketler fenomeninden yola çıkarak doğa güçlerinin araştırılması ve bu güçlerden de diğer fenomenlere varılması.– Doğa fenomenlerinin geri kalanını mekanik ilkelere dayalı aynı uslamlama yöntemiyle çıkarsayabilmeyi umardım; çünkü cisimlerin parçacıklarını henüz bilmediğimiz nedenlerle birbirlerine doğru itip her zamanki biçimlerini almalarını sağlayan veya birbirlerinden uzaklaştırıp cisimlerin parçalanmasına yol açan bir takım kuvvetlerin diğer doğa fenomenlerinin de temelinde yattığını düşünmemi gerektiren pek çok neden var. Bu nedenlerin neler olduğu bilinmediğinden filozofların ve bilginlerin doğa araştırmaları bugüne kadar sonuçsuz kalmıştır; ancak, burada ortaya konan ilkelerin buna ya da daha doğru bir felsefe yöntemi bulunmasına ışık tutacağını umuyorum.”

Sir Isaac Newton

Doğa Felsefesinin Matematiksel İlkeleri (1687)

Newton, 1687’de yayınlanan kitabı Philosophiæ Naturalis Principia Mathematica (Doğa Felsefesinin Matematiksel İlkeleri) ile klasik mekaniğin temelini atmıştır ve tarihin en önemli bilimsel kitaplarından biri olmuştur. Bu çalışmasında Newton, evrensel kütle çekimini ve hareketin üç kanununu ortaya koymuş ve sonraki üç yüzyıl boyunca bu bakış açısı bilim dünyasına egemen olmuştur. Newton dünyadaki nesnelerin hareketleri ile gökyüzündeki nesnelerin aynı doğal yasalar ile yönetildiklerini kendi kütle çekim kanunu ile Kepler’in gezegen hareketleri kanunu arasındaki tutarlılıklar kurarak göstermiştir. Newton ayrıca ilk yansıtmalı teleskobu geliştirmiş, beyaz ışığın bir prizmaya tutulduğunda farklı renklerden bir tayf yapması gözlemi sonucu bir renk kuramı oluşturmuştur.

Newton’a göre doğanın kendi yasaları vardır (Bu görüş, içinde bulunduğu dönem için son derece yeni ve devrimci bir görüştür). Bu yasalar gözlemler yoluyla kavrandıktan sonra matematiksel olarak modellenir, yani bir anlamda bunların soyut bir taklidi üretilir. Daha sonra bu soyut taklidin kendisi çalışılarak, henüz gözlenmemiş olgularla ilgili fikirler önerilebilir ve bunlar da yine deney ve gözlemler yoluyla sınanabilir. Bu yaklaşım Newton’un, yeryüzünde ve göklerde aynı doğa yasalarının geçerli olduğu varsayımıyla hareket ettiği şeklinde de anlaşılabilir (Örneğin makinelerin de doğa yasalarına uyması gerektiğin fikrini doğurur –ki bu fikir sayesinde makineler geliştirilebilmiştir). Zira Newton hareket olgusuna dair ilkelerini ortaya koyarken, gök cisimlerinin hareketleri ile yeryüzündeki cisimlerin hareketleri arasında bir ayrım gözetmemektedir. Bu nedenle Newton’un hareket yasaları, gök cisimlerinin hareketlerinin açıklanmasının ötesinde, yönteminin de katkısıyla, mevcut mekanik bilgisini ilerletme potansiyeline sahip olduğunu göstermiştir.

Sir Isaac Newton

Sir Isaac Newton
(25 Aralık 1642 – 20 Mart 1727)

İşin bir miktar daha tekniğine girmek, Newton’un yarattığı değişimi ortaya koyabilmek adına anlamlıdır. Bu nedenle Newton’un bilime katkıları arasında en büyük yeri kaplayan hareket yasaları ve kütle çekimi yasalarından bahsetmemiz gerekiyor. Newton, merkezkaç kuvveti yasası ile Kepler yasalarını birlikte ele alarak kütle çekim yasasını ortaya koydu. Kütle çekimi yasası fizik tarihi için bir devrimdir; çünkü her ne kadar Joannes Kepler, gezegenlerin eliptik hareketlerini salt matematiksel olarak açıklamış olsa da gezegenlerin neden yörüngede kaldıklarına dair bir açıklama getirmemişti. Newton işte bu açıklamayı getirdi: Kütlesi olan her cisim boş uzayda birbirlerine bir çekim kuvvetiyle (çekilir) bağlıdır. Böyle bir kuvvetin varlığını düşünen Newton, kütle çekiminin matematiksel ifadesini verdi ve hatta bu matematik sayesinde, 23 Eylül 1846'da Neptün keşfedildi.

Newton’un bir diğer önemli keşfi olan hareket yasaları (eylemsizlik ilkesi olarak da bilinir), kuvvetin kütle ile ivmenin çarpımına eşit olduğunu ifade eden yasa ve etki ile tepkinin eşitliği fiziğin en önemli yasalarındandır. Newton hareket yasaları olarak bilinen üç yasa aşağıdaki şekildedir:

1. Hareketli bir cisim dışarıdan bir kuvvete maruz kalmazsa doğrusal hareketini sürdürür.
2. Kütlesi "m" olan bir cisme uygulanan "F" kuvveti ile "a" ivmesi arasında F=ma bağıntısı vardır.
3. Her etkiye karşı ona eşit bir tepki vardır.

Newton'ın hareket yasaları, evrenin bir düzen içinde ve deterministik (evrenin işleyişinin fizik yasalarıyla belirlendiği düşüncesi) olduğu sonucuna varmıştır. Bu çıkarsama önemlidir; çünkü sonraki yazılarda göreceğimiz üzere deterministik ilke, örneğin Einstein’ın Kuantum fiziğini kabul etmeme, Kuantum fiziğinin eksik bırakıldığını düşünme sebeplerinden birisidir.

Tüm bu yazılanları bağlayacak olursak, Orta Çağ’ın Aristocu biliminden (!) kopuş, aslen Galileo ve Newton ile mümkün olmuştur. Kopernik ve Kepler’in geliştirdiği yaklaşımlar, Galileo ve Newton ile gerçekleşen kopuşun nüvesi halini almışlardır. Çünkü Galileo ve Newton, Kopernik ve Kepler’in ilahi nedensellik arayan yöntemleri yerine, yeni deneyci bilimi geliştirmiş ve doğa yasalarının ancak doğanın kendisinin izlenmesiyle anlaşılabileceğini savunmuşlardır.

Bir sonraki yazıda görüşmek üzere…

Bu yazı, MMO İstanbul Şubesi tarafından her ay düzenli yayınlanan Makina Bülten dergisinin Eylül 2020 sayısı için hazırlanmıştır. Dergiye gitmek isterseniz lütfen buraya tıklayın.

Kaynakça

Prof. Dr. Talip Alp, Antik Yunan Ve Roma'dan İslam Medeniyetine, Bilim Tarihi Ve Felsefesi, SD Platform, Erişim: 24 Ağustos 2020 http://www.sdplatform.com/Dergi/943/Antik-Yunan-ve-Romadan-Islam-medeniyetine-bilim-tarihi-ve-felsefesi.aspx

Vikipedi, Skolastik Felsefe, Erişim: 24 Ağustos 2020 https://tr.wikipedia.org/wiki/Skolastik_felsefe

Dr. Mehmet Ali Olpak, Kopernik, Kepler, Galileo, Newton: Bilimsel Dünya Görüşünün Oluşumunu Nasıl Etkilediler? bilimveaydinlanma.org, Erişim: 24 Ağustos 2020 http://bilimveaydinlanma.org/kopernik-kepler-galileo-newton-bilimsel-dunya-gorusunun-olusumunu-nasil-etkilediler/

Skolastik Düşünce ve Önemli Skolastikler, şirazduvarı, Erişim: 24 Ağustos 2020 https://sirazduvari.com/skolastik-dusunce-ve-onemli-skolastikler/

Mustafa Yıldırım (2019), 17. Yüzyılda Avrupa’da Kurulan Bilim Akademileri ve Bilimsel Gelişmelerdeki Rolleri, ÇKÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 10 (Özel) sf. 109- 112 https://atif.sobiad.com/index.jsp?modul=makale-goruntule&id=AW8U95reyZgeuuwfBdPN

Doç. Dr. İraz Akış, Darwin'in Evrim Kuramının Bilimsel Dünya Görüşünün Doğuşuna Katkısı, bilimveaydinlanma.org, Erişim: 25 Ağustos 2020 http://bilimveaydinlanma.org/darwinin-evrim-kuraminin-bilimsel-dunya-gorusunun-dogusuna-katkisi/

Kopernik’in Hayatı ve Buluşları, leblebitozu, Erişim: 25 Ağustos 2020 http://www.leblebitozu.com/kopernikin-hayati-ve-buluslari/

Galileo Galilei, Vikipedi, Erişim: 25 Ağustos 2020 https://tr.wikipedia.org/wiki/Galileo_Galilei

Nicolaus Copernicus, Vikipedi, Erişim: 25 Ağustos 2020 https://tr.wikipedia.org/wiki/Nicolaus_Copernicus

30 Mart 2020 Pazartesi

Geri Dönüş




♫ Fairport Convention - Autopsy

Kendimi yıllardır uyuyormuşum gibi hissediyorum. Gözlerim hafif açık, hiçbir şeyi net göremiyorum.  Çalan şarkı oldukça tanıdık geliyor fakat ne olduğunu bir türlü hatırlayamıyorum. İç sesimin bile kime ait olduğunu bilmiyorum. Sahi, insanların iç sesi kendi sesleri midir? Eğer öyleyse ve bu benim sesimse kendi sesimi dahi hatırlayamadığıma yemin edebilirim. Tanrım, ben neyin içine düştüm böyle!

- Mr. Beltfort, sesimi duyabiliyor musunuz? Mr. Beltfort, uyanın lütfen.

+ Uyanığım evet, kusura bakmayın gözlerimi bir türlü açamıyorum. Neredeyim ben? Siz kimsiniz, lütfen söyler misiniz?

- Ben Doktor Robert Fuller, yanımdaki kişi ise asistanım Betty. Bir süredir komadaydınız, şu an durumunuz iyi. Bir süre daha dinlenmeniz gerekiyor. Gözleriniz birkaç saate kalmaz eskisi gibi görmeye başlar, hafızanız içinse ne yazık ki birkaç güne ihtiyacınız olacak. O güne kadar size son derece iyi bir şekilde bakacağımızdan emin olabilirsiniz.

+ Pekâlâ, Doktor Fuller, alakanız için teşekkür ederim fakat sizden bir ricam olacak. Eğer mümkünse?

- Hayhay, buyurun çekinmeyin lütfen.

+ Lütfen çalan parçayı değiştirebilir misiniz? Ben daha çok klasik müzik dinlemeyi tercih ederim, mümkünse Johann Strauss olsun. Tabii, oğul Strauss elbette…

Johann Strauss II… Tabii ya, Vals Kralı derlerdi değil mi onun için? Annemin adını dahi hatırlayamıyorken Strauss'u hatırlamış olmak son derece garip. Acaba hangi meslekle uğraşıyorum? Orkestra şefi miyim yoksa bir koleksiyoner mi? Acaba ne koleksiyoneriyim? Belki de çok zengin fakat tembel bir adamımdır. Kim bilir? Gözlerimi bir açabilsem en azından kendimi görme fırsatım olurdu.

Mr. Beltfort, yeterince zaman geçtikten sonra gözlerini açmayı başarmış ve hatta kendisine dair bazı anılarını hatırlamaya başlamıştı. Kendisi bir koleksiyoner ya da orkestra şefi değildi. Durumu görece iyi olan ve birkaç yıl önce vefat etmiş anne-babasının evinde yaşayan, bekâr ve sefil bir adamdı. Londra’da bulunan birkaç dükkân sayesinde para sıkıntısı çekmeden yaşıyor ve tüm gününü felsefe, sanat ve biraz da bilimle geçiriyordu. Sınıfsal çatışmalara olan ilgisi azdı, bu nedenle Marks ve Engels’le hiç tanışmamıştı.

- Bugün nasılsınız Mr. Beltfort? Duyduğum kadarıyla bazı şeyleri yavaş yavaş hatırlamaya başlamışsınız.

+ Evet, çok şükür ki anılarım ait oldukları yere gelmeye başladı. Anlaşılan geçmişe bir sünger çekmeyi başaramadım.

- Bağışlayın, ne demek istediğinizi tam olarak anlayamadım Mr Beltfort.

+ Sünger çekmek… İngilizce eski bir deyimdir. Söyler misiniz Doktor Fuller acaba kaç yaşındasınız? Kabalık etmek istemem ama İngilizlere de pek benzemiyor gibisiniz.

-  Hatırlayamadığım kadar uzun bir süredir Manchester’da yaşıyorum Mr. Beltfort. Annem Hint babam ise İtalyan asıllıdır.

+ Lütfen mazur görün, oldukça uzun bir zamandır uyuyormuşum gibi hissediyorum. Ayrıca bazı gariplikler var gibi, anlamlandıramıyorum.

- Ne gibi gariplikler tam olarak?

+ Mesela tam şu anda, sanki farklı bir dil konuşuyor gibisiniz. Yani, aslında sizi anlayabiliyorum ve eminim ki siz de beni anlayabiliyorsunuz fakat kelimeleri telaffuz etme biçiminiz oldukça farklı gibi. Aslına bakarsanız, bana buradaki herkes farklı bir dil konuşuyormuş gibi geliyor. Bilmem anlatabildim mi?

- Mr. Beltfort, komadan henüz uyandığınız için böyle ufak problemler yaşamanız oldukça normal. Şimdi izninizle sizden kısa bir anamnez almamız gerekiyor. Fakat öncelikle bana söyler misiniz, en son hatırladığınız şey nedir? Yakınlarınızdan hatırladığınız birisi var mı, buraya sizin için gelen birisinin olup olmadığını sormadınız.

+ Sormadım çünkü ben yalnız yaşayan bir adamım, yakın olduğum kimse yok. İlk sorunuza gelirsek, en son hatırladığım şey hayatımın geneline dair hatırladığım şeylerle aynı. Ben evden pek fazla çıkmayan birisiyim.

- Peki, Mr. Beltfort, derin uykunuza dalmadan önce nelerle meşgul olduğunuzu hatırlıyor musunuz?

+ Derin uyku mu? Komayı mı kastediyorsunuz? Sizi pek anlayamadım.

- Mr. Beltfort, insan dondurmayla ilgili bir şey hatırlıyor musunuz?

Aman Tanrım! Evet, tabii ya! Birbirinden kopuk anılarım arasındaki uğursuzluğun sebebi bu olabilir! Dondurulmuş insanlar… Tıpkı konserve kutusuna istiflenmiş balıklar gibi durağan, bir sonraki konağını arayan virüsler kadar cansız ve binlerce yıl hiç değişmeden duran kayalar kadar hissiz insanlar…

+ Tam iki yıl boyunca bu konu üzerinde araştırma yaptım. Elbette kendim için… Artık zamanın ve mekânın anlamsızlaştığı, okuyacak hiçbir değerli kitabın, izlenecek hiçbir güzel filmin ve gülünecek hiçbir zekice esprinin kalmadığı zamanlarda yalnızca bu mesele üzerinde düşünüyordum. Tabii ya! Birkaç kâğıt imzaladığımı, tüm malvarlığımı ise beni donduracak olan şirkete bıraktığımı hatırlıyorum. Lütfen söyler misiniz, biz hangi yıldayız? 1970 yılında olmadığımızı anlamıştım, sanat yönetmeniniz her kimse pek de iyi iş çıkartamamış.

- Mr. Beltfort, uyandığınızda panik olmamanız için sizi 1970 yılını simüle eden bir odaya taşıdık. Mazur görün, 1900’lerin üzerinden epey zaman geçti. Elimizden bu kadarı gelebildi…

+ Doktor Fuller, eğer lafı dolaştırmadan hangi yılda olduğumuzu söyleyebilirseniz çok sevineceğim! Bu arada lafı dolaştırmak da oldukça eski bir deyimdir!

- Mr. Beltfort, 2576 yılındayız. Altı yüz yıldan fazla süredir uyuyordunuz.

+ Aman Tanrım! Demek ki başardınız, dondurulan insanları hayata geri döndürebiliyorsunuz! Bu harika bir haber!

- Evet bayım. Ayrıca şunu söylemek isterim ki hayata yeniden gözlerinizi açmanız modern tıbbın en büyük zaferidir ve mutlulukla söylemek isterim ki dondurulduktan sonra yaşama dönen ilk insansınız. Tebrikler!

Daha sonra Doktor Fuller, birkaç gün boyunca hafif bir baş ağrısı, arada sırada gözlerde kanlanma ya da baş dönmesi gibi sorunlar yaşayabileceğimi fakat tüm bunların geçici olduğunu belirtti. Henüz bir sorun yaşamadım ancak gücümü kuvvetimi epey bir kaybetmişim. Az buz değil tam 600 yıldır hiçbir kas lifimi kullanmış değilim. Biraz egzersiz ve steroidle kendime gelebileceğim söylendi…
Her neyse, birkaç gün boyunca odamın yakınlarında ve hastane bahçesinde dolaşabileceğimi ancak dikkatli olmam gerektiğini söylediler. Günlerimi bahçede dolaşarak, bana verdikleri çok eski dergi ve gazeteleri okuyarak ve kendi zamanımın TV şovlarını izleyerek geçirmeye başladım –Her ne kadar TV’nin teknolojisine aşina olmasam da kontrolün tamamen düşünceyle sağlanabiliyor olması beni son derece rahatlattı.-

Daha sonra aslında İngiltere’de değil; İngiltere’ye bağlı bir adada bulunduğumu öğrendim. Bana bu bilgiyi veren kişi daha fazlasını söyleyemeyeceğini belirterek adanın ismini vermekten kaçındı. Aradan geçen 600 yılda dünyadaki pek çok yerin isminin değişmiş olabileceğini hesap edebiliyorum. Benden her şeyin bu kadar titizlikle saklanıyor oluşunu bir türlü anlamlandıramıyorum. 600 yıl sonra derin uykusundan uyanmış birisini hangi bilgi şoke edebilir ki?

Burada birkaç gün daha geçirip de bazı kimselerle ahbap olmaya başladıktan sonra, ada ve dünyamız hakkında daha fazla bilgi edinmeye başladım. Üzerinde bulunduğumuz ada ‘Hibrit Adaları’ denilen ve İngiltere’ye bağlı olan yapay bir adalar grubunun en büyük üyesiymiş. Burada bulunan ve birkaç özel şirket tarafından işletilen hastane ise yalnızca ultra zengin kişilerin ya da özel izinli hastaların kabul edildiği bir yermiş. Bana ayrıca adaların yasal olarak İngiltere’ye bağlı olduğunu fakat özerk bir şekilde işletildiği söylediler. Anladığım kadarıyla, Hint Okyanusu’nun ortasında bulunan bu yapay adalar, birilerinin yasa dışı işlerini hallettiği bir lokasyon konumunda…
Neden sonra bir gün, yine hastanenin avlusunda dolaştığım bir esnada, George adında birisi ile tanıştım ve kısa sürede ahbap olduk. Her ne kadar kendisi hakkında pek bir şey konuşmuyor olsa da bana içinde bulunduğumuz dünya ile ilgili epeyce bir şey anlattı.

George’nin dediğine göre, 2020’nin başlarında tüm dünyaya yayılan bir virüs tarihin akışını köklü bir biçimde değiştirmiş. O kadar ki “İsa dahi tarihin yönünü bu kadar değiştirememişti.” diye söylenmişti kendi kendine. Öncesinde, SSCB’nin dağıldığını, ABD’nin küresel bir aktör haline geldiğini ve dünyayı kendi çeperinde globalleştirdiğini anlattı durdu. Ancak 2020’nin başlarında meydana gelen bu büyük felaket küreselleşmenin önünü tıkamakla kalmayıp son 30 yılda değişen yaşam biçimlerini de tersine çevirmeyi başarmış. Hastalıktan zor bela kurtarılan büyük kentlerdeki nüfusun çoğu eridikten sonra, tüm ülkeler özellikle büyük şehirlere giriş çıkışları izne bağlı kılmaya başlamış. Yani bir nevi feodal sisteme dönmüş dünya.

Zamanla, insanlar arasındaki dil, din, ırk ve mezhep gibi farklılıklar bir kenara atılmış ve insanlar ‘içeridekiler’ ve ‘dışarıdakiler’ olarak ayrışmaya başlamışlar. İçeridekiler; yani daha çok yazılım, sanat, beyaz yaka işleri veya nitelikli işçilerden oluşan insan toplulukları büyük şehirlerde ve her şeyden izole bir şekilde yaşamaya başlamışlar. Dışarıdakiler ise tarım, hayvancılık, zanaat ve diğer işlerle uğraşan, şehirlere girmeye izni olmayan ya da çok kısıtlı olan kişilerden oluşuyormuş. Şehirlere girişler iki ya da üç büyük sınır kapısından sağlanıyor ve geri kalan alanlar beton duvarlar, doğal engeller veya çift katlı çelik tel örgülerle dış dünyadan yalıtılıyormuş.

Bir süre sonra, her büyük şehrin kendine ait bir ekonomisi, kültürü ve bilimsel birikimi olmaya başlamış. Belediye başkanları, devlet yöneticilerinden daha ayrıcalıklı ve güçlü konumlara gelmeye başlamışlar. Politika değişmiş, mizah değişmiş, yaşam biçimleri değişmiş… Şehirler gün geçtikçe dikey biçimde büyümeye devam etmiş, öyle ki George’nin dediğine göre, koskoca bir ömrü hiç toprağa basmadan geçiren insanlar yaşamış şu dünyada…

Dışarıdakilerin hayatı oldukça zormuş; hiçbir şehrin vatandaşı olmadıkları için sosyal güvenceden yoksun bir şekilde yaşıyor, kendi gıdalarını kendileri üretiyor ve şehirdeki teknolojiyi en az 50 yıl geriden takip etmek zorunda kalıyorlarmış. Ayrıca adına internet denen ve kişisel bilgisayarları birbirine bağlayan ağı sınırlı şekilde kullanabiliyor, şehirlilere tanınan ayrıcalıkların uzağında yaşıyorlarmış.

Aralarından bazıları, büyük şehirlere gizlice girmek için her yolu denemişler. Bu kişilerin çoğu 7/24 devriye gezen yardımcı polis robotlarına yakalanarak sınır dışı edilmiş –daha da kötüsü öldürülmüş– ya da kaçmaya çalışırken sakatlanarak, hayatlarına bakıma muhtaç şekilde devam etmek zorunda kalmışlar.

İçeridekilerin durumu ise pek farklı değilmiş; yalnızca zenginler ya da aristokratlar neredeyse tüm kuralların dışında yaşayabiliyorlarmış. İçerideki insanların her biri sosyo-ekonomik durumlarına göre yaşayabilir ve bir alt ya da bir üst sınıra yaklaşamazmış. Örneğin bir öğretmenin, bir mühendisin ya da bir tüccarın gidebileceği belirli yerler varmış. İnsanlar durmaksızın kontrol edilerek gittikleri yerler rapor ediliyormuş. Kanunlara aykırı davranmanın cezası ise bir hafta ile bir yıl arasında ev hapsine alınmakmış (ayrıca ceza bitene dek tüm sosyal haklar askıya alınıyormuş).

Bu kontrolü ise deri altına yerleştirilen mikroçipler sayesinde yapıyorlarmış. Bu mikroçipler, bireyin doğumundan ölümüne dek vücudunun belirli bir yerinde durmaksızın çalışır ve kişilere ilişkin çeşitli verileri şehir merkezindeki ana bilgisayara gönderirmiş. George’a mikroçipin hangi verileri gönderdiğini sorduğumda bana, sağlık verileri, konum izleme, duygusal veriler –yani heyecan, üzüntü, stres gibi anlık durumlar– ve hatta düşüncenin bile gönderilebildiğini söyledi.

George bana dünyada artık hiç savaş yaşanmadığından, genellikle gıda ya da temiz su sorunu çekilmediğinden ve dünya nüfusunun eskiye göre yarı yarıya azaldığından söz etti ve ekledi: “Dünyadaki en büyük sorunun insanın açgözlülüğü olduğunu anladık ve sistemi değiştirdik. Eskiden herkesin her şeye ulaşabileceğini, yeterince çalışan ya da yeterince şanslı olan herkesin zengin olabileceğini anlatırdık. Artık bunların hiçbirisi yok; zenginlik yeniden tüccarların ve aristokratların elinde. Dünyamız bu sayede nefes almaya başladı.”

“Fakat” dedim, “Yalnızca insanlara hayal satabildiğiniz sürece onlara istediğiniz her şeyi, sanki kendileri istiyormuş gibi yaptırabilirsiniz. Hayal olmazsa üretim olmaz, köle gibi çalışmaya gönülden inanarak yaşayan insanlar olmaz.” George bir an bile duraksamadan, sözlerimi henüz bitirmişken şunu söyledi: “Eskiden insanlara hayal satıyor ve sistemin döngüsünü sağlıyorduk, evet. Fakat şimdi onlara daha korkunç bir şey satıyoruz: Korku. Daha önce hiç kedi beslediniz mi Mr. Belfort? Eskiden bir kedim vardı, daha yavruyken almıştım. Ona evde o kadar güzel baktım ve onu dışarısıyla o kadar korkuttum ki, hayatının geri kalanı boyunca asla kapı eşiğinden dışarı adım atmadı. Anlıyor musunuz Mr. Belfort? Adım atacak cesareti hiçbir zaman bulamadı.”

Rüyalar ülkesi Amerika… Bizim zamanımızda böyle derlerdi; dizilerde, filmlerde ve kitaplarda ABD propagandası böyle yapılırdı. Rüyalar ülkesi, özgürlüğün ülkesi, herkesin istediği her şeyi yapabildiği tek yer… Anlayabiliyorum, çağ değişmiş, strateji değişmiş, koşullar değişmiş. Eskiden ütopya pompalayan devletler artık distopya pompalar hale gelmişler.

- Mr. Beltfort, dünyamız hakkında yeterince bilgi edindiğinize göre, artık neden burada olduğunuzu ve benim kim olduğumu öğrenmenizin de zamanı gelmiştir. Ben Prof. Dr. George Ohmwell, sinirbilimleri ve nöro-biyomekanik uzmanıyım. Aynı zamanda bu hastanenin de sahibiyim. Size, şu an içinde bulunduğunuz bedenin aslında iyi bir replika olduğunu söylemeyi arzu ederim.

+ Ne demek istiyorsunuz? Neler oluyor burada?

- Hastanemizde pek fazla hasta olmadığını fark etmiş olmalısınız. Aslında bu hastane de gerçeğinin bir replikasıdır. Bir şeylerin gözünüze farklı görünüyor olmasının sebebi de tam olarak bu. İşte, karşımızda duran okyanus gerçek değil yalnızca 3 boyutlu bir görüntü. Aslında bakarsanız, biz de şu an hastanenin avlusunda değiliz, aslına bakacak olursanız biz hiçbir yerde değiliz. Yalnızca küçük, karanlık bir odada birbirimize bağlı bir şekilde yaşıyoruz. Süper hızlı bir bilgisayar tarafından oluşturulan bir simülasyonun içinde…

Şok içindeydim, başımdan aşağı kaynar sular inmişti. Profesörün söylediği şeylerin çoğunu anlamlandıramıyordum. Ne demekti simülasyon? Yani aslında var olmayan bir yerde miyim? Hafızamın tekrar silinmeye başladığını hissediyorum. Dizlerim yere iniyor, sanırım ayakta duramıyorum.

- Lütfen sakin olun Mr. Beltfort, bırakın son anlarınızda size olan biten her şeyi açıklayayım. 600 yıl boyunca dünya çok hızlı evrelerden geçti. Biz, yani aristokratlar ve zenginler, insanları birbirinden yalıtmaya başladıktan ve kontrolün çoğunu ele aldıktan sonra bazı –naif olmayan– olaylar yaşandı. Kontrolümüz dışındaki bazı bölgelerde isyanlar gerçekleşti ve bunların çoğunu kimsenin burnunu bile kanatmadan bastırmayı başardık. Ancak her alanı kontrol etmenin maliyetleri başa çıkılamaz olduğundan, bazı bölgeler karanlık haritalara dönüştü. Buralarda yaşayan insanlar ise örgütlenmeye ve bize karşı birleşmeye başladılar. Şu an halen teknolojileri her ne kadar eski bile olsa, aralarındaki bazı dâhilerin ve şehirlerde yaşayan hainlerin de katkılarıyla geleceğimiz için tehdit unsuru olmaya devam ediyorlar.

Açık konuşmak gerekirse kaynaklarımız son derece az ve dışarıda ne kadar insan yaşadığını bilmiyoruz. Onlarla açıkça savaşamayız çünkü bu savaşı insansız veremeyiz. Ayrıca sivil halkın zarar görmesi itibarımızın zedelenmesi anlamına gelecektir. Bu nedenle örgütlerin liderliğini yapan ya da yönetici kadrosuna kadar yükselmiş olan kişileri gizli operasyonlarla şehre taşıyoruz. Fakat onları diri şekilde ele geçirme şansımız pek olmuyor, bir şekilde ele geçirsek bile çeşitli yöntemlerle intihar etmeyi beceriyorlar. Bu yüzden onları yeniden hayata getirerek zihinlerini haritalandırabilmek istiyoruz.

+ Böylece onlardan istediğiniz tüm bilgiyi zor kullanmadan alabilirsiniz ve bu nedenle beni kullandınız. Kendime ait olan tüm anıları burada, bu sahte dünyanızda yeniden inşa ettiniz. Peki, ama neden ben? Neden ölmüş bir başkası değil de ben?

- Mr. Beltfort, bu dünyada artık kimse ölmüyor. Ben yaklaşık 200 yıldır yaşamaktayım ve hala dimdik ayaktayım. Anlatabildim mi?

+ Peki ya şimdi ne olacak? Bu ucuz ve ucube deney farenizle ne yapacaksınız?

- Zihninizin haritalandırılması işlemi tamamlandıktan sonra bilincinizi bir bilgisayara aktaracağız. Bedeniniz yakılarak imha edilecek, şuurunuz ise Ortak Akıl Merkezi’ndeki ana bilgisayara yüklenecek. Burada yüzyıllar boyunca, mutlu, huzurlu ve umut dolu bir hayat yaşayacaksınız. Tek yapmanız gereken ise, bilgisayarın çözümleyemediği, analitik olmayan durumları çözümlemek olacak. Yani duygusal verileri işleyeceksiniz. Günde yalnızca 6 saat çalışacak, geri kalan zamanı ise doyasıya eğlenerek geçirebileceksiniz. Uykuya, yemek yemeğe ya da tuvaletinizi yapmaya ihtiyacınız olmayacak. Dilediğiniz kadar sevişebilir, zevk için yiyebilir ve sarhoş olabilirsiniz. Buradaki fizik kuralları orada da geçerlidir ve sizi temin ederim simülasyonumuz son derece başarılıdır. Aradaki farkı anlamayacaksınız bile.

+ Beni, kendi vatandaşlarınızın duygusal durumlarını takip edip onları fişlemem için görevlendiriyorsunuz! Peki ya bunları istemezsem, ya reddedersem? O zaman ne yapacaksınız, zorla mı yaptırmayı düşünüyorsunuz?

- Hayır, Mr. Beltfort. Bizler kimseye, asla zorla bir şey yaptırmayız. İnsan hayatına ve insanın kararlarına saygı gösteririz. Önünüzde iki yol olacak: Ya bizimle işbirliğini seçer ve yaşamaya devam edersiniz ya da bilinç kipiniz sonsuza dek kapatılır ve ölürsünüz.

+ Söylediklerinizin hepsi bir palavra! Sahte bir dünya, aslında olmayan bir yer!

- İnançlı bir adam olduğunuzu biliyorum Mr. Beltfort. Yıllar boyunca, aslında var olmayan bir Tanrı’nın cennet vaatlerine inandınız ve ölümden sonraki yaşama olan inancınızla hayatınıza devam ettiniz. Fakat dirilmenizden sonra gördüğünüz şey bir Tanrı değil, sizin gibi bir insan! Üstelik size, Tanrı’nınkiyle aynı vaatlerde bulunan bir insan… Şimdi söyleyin, benim vaatlerimi Tanrı’nın vaatlerinden daha az değerli kılan şey nedir? Sizce ölümünden sonra diriltilmiş ve yeniden bedenlenmiş bir kişi, hala aynı kişi midir? Yoksa onun başarılı bir replikası mıdır? Yaşam nedir, ölüm nedir, bilinç nedir? Tüm bunları düşünmenizi rica ediyorum Mr. Beltfort. Daha sonra önünüzde bulunan iki kapıdan birini seçerek, ebedi istirahatiniz ya da ebedi yaşamınız arasında seçim yapabilirsiniz. Hoşça kalın!

------------ ♫ ------------ 
Day One - Hans Zimmer (Interstellar)
Light of the Seven – Ramin Djawadi (GOT)
The Treason of Isengard - Howard Shore (LOTR)
Prophecy - Adrian Von Ziegler

29 Mart 2020 Pazar

Kıyametin Ardından



Ortaya çıkışının ardından kısa bir süre içinde küresel bir salgına, yani bir pandemiye dönüşen Covid-19, salgın başlangıcının üzerinden haftalar geçtikten sonra kontrol altına alınabilmiş ve dünya üzerindeki son hasta yaşamını yitirdikten sonra tamamen ortadan kalkmıştı.

Hastalığın bedeli ağırdı; dünyanın pek çok ülkesinde hayvancılık, turizm ve kültür-sanat endüstrisi zarar görmüş, sağlık sistemi ise çökmüştü. Bu çöküş kırılgan ekonomileri tamamen savunmasız hale getirdi. Gelişmiş ülkeler ve bu ülkelere ait ulusal bankalar ise borçlarını alamadıkları için batma noktasına geldiler. Fakat en azından 2020’li yıllara damgasını vuran bu pandemik hastalık nihayet son bulmuştu.

...
Bir son dakika haberiyle karşınızdayız. Güneydoğu Asya’da ortaya çıkan yeni bir hastalık, kıtanın yarısına hızla yayılmaya başladı. Amerika başta olmak üzere, Batı Avrupa, Rusya ve bazı Arap ülkeleri, Güneydoğu Asya ile olan tüm ticari anlaşmaları askıya aldı ve bu ülkelere giriş çıkışları yasakladı. Ayrıca salgının yaşandığı ülkelerdeki konsolosluk çalışanlarını ülkelerine geri çağırdılar. Bu ülkelerde çeşitli amaçlarla bulunan vatandaşları içinse henüz bir adım atmadılar.
...

- Biri bitti derken bir başkası geldi sanırım. Tanrı’nın sevmediği çocuklarıyız, hepimizin canını almadan rahat vermeyecek.

+ Dünya’nın ayarlarıyla fazla oynadık, bu kadar insanı kaldıramayacağı belliydi. Bana kalırsa Dünya, içindeki virüsleri temizliyor. Darwin’in sesini duyuyor gibiyim: “Benim doğal seleksiyonum işini bilir!”

- Hadi be oradan! Yok, doğal seleksiyonmuş, yok Darwin’miş… Senin gibi dinsizler yüzünden bu hale geliyoruz. Ne diyor kitap, “…yarın ülkene çekirgeler göndereceğim. Yeryüzünü öylesine kaplayacaklar ki, toprak görünmez olacak. Doludan kurtulan ürünlerinizi, kırda biten bütün ağaçlarınızı yiyecekler.”

+ Sen eskinin masallarına inanmaya devam et. Eğer bu salgının önünü alamazlarsa Tanrı’ya mı dua edeceksin, yoksa bilim insanlarından mı medet umacaksın hep beraber göreceğiz.

Bu kısa diyaloğun üzerinden henüz bir ay bile geçmemişti ki, hastalık kapıyı çaldı. İnsanların, henüz birkaç yıl önce Yeni Koronavirüs’ten tecrübe ettikleri şekilde yaşamaya başlamalarına rağmen hızla yayılıyordu. Hastalık önce Asya Kıtası’nın tümünü, oradan Rusya ve Orta Doğu’yu, ardından Avrupa ve Amerika’yı vurdu.

Birkaç yılda zar zor toparlanmış olan dünya ekonomisi, birkaç hafta geçmeden büyük bir krize girmişti. Dolar ile birlikte dünyadaki tüm para birimleri %300 seviyelerinde değer kaybetti. Borsalar artık her gün değil üç günde bir açılıyordu. Üstelik Amerika’nın git gide daha fazla dolar basması da işe yaramıyordu. Borçlar birikiyor, şirketler batıyor ve kamu kurumları iflas bayraklarını çekiyordu. Dünyaya artık kaos hakimdi.

Bilim insanları bu virüse Covid-CES (Chronic Earth Syndrome) adını vermişlerdi. Covid-19 virüsünün mutasyona uğraması sonucu ortaya çıkan Covid-CES virüsü, yakın kuzenine göre hem çok daha ölümcül hem de çok daha yayılmacıydı. Yalnızca birkaç hafta içinde neredeyse tüm dünyaya yayılarak insan nüfusunun %25’ine yakın kısmını yok etmişti. Kriz gün be gün tırmanıyordu ve alınan önlemlerin hiçbiri yeterli olmamıştı. İnsanların evden çıkmaması yayılımı bir nebze durdursa da hastalığın neden olduğu açlık ve derinleşen yoksulluk insanları ölüme mahkûm etmişti.

Virüs en çok yoksulları vuruyordu. Varoşlarda yaşayan insanlar, kanalizasyon işçileri, atık toplayanlar, seks işçileri ve temizlik görevlileri gibi kamuda çalışan işçiler en fazla kayıp yaşayan kesimdi. Bu insanlarla temas halinde olan beyaz yakalılar ise yaşam kalitesinin gittikçe düşmesi, moral bozukluğu ve işsizlik gibi sebeplerle hastalıktan en fazla etkilenen ikinci sosyal tabaka konumuna geldi. Sosyal izolasyon ve gelecek kaygısı anksiyeteye neden oldu ve gelişmiş ülkelerdeki intihar vakaları dramatik biçimde arttı.

Dünyanın her yanında gittikçe yükselen tansiyon, özellikle yoksul sınıfların öfkesini ve şiddete eğilimini artırıyordu. Öfke paniğe, panik ise isyanlara neden olmaya başlamıştı. Fakat hastalık, eğitimsizlik ve açlık gibi sebeplerle örgütlenemeyen kalabalıklar, içlerinde biriken tüm öfkeyi ya kendi yakınlarından ya da üst tabakalardaki kişilerden çıkarmaya başladılar.

Kalabalığın öfkesini dindiremeyen devletler, bazı şehirlerde zenginlerin villalarının basılması, büyük holdinglerin binalarının ateşe verilmesi ve yer yer linç ve tecavüz girişimlerinin sonrasında tek tek OHAL ilan etmeye başladılar. Hızla çöken ekonomik sistem, OHAL kararları sonrası yapılan iç güvenlik harcamalarının yükünü kaldıramadı. Bunun sonucunda ise askeri harcamaları finanse edebilmek için sağlık ve eğitim sistemine ayrılan kaynakları kullanmaya başladılar.

Gün geçtikçe büyüyen gerilim, devletleri daha fazla zor kullanmaya itti. İnsan hakları, dünyadaki tüm devletler tarafından askıya alındı. Küreselleşme son buldu ve ittifaklar bozuldu. Küresel şirketlerin faaliyetleri yasalarla kısıtlandı ve ulusal devletlere bağlandı. Emperyalist devletlerin tamamı, neredeyse tüm askeri üslerini kapatmak zorunda kaldılar. Artık herkes kendi başınaydı, amaç ise yoksul sınıfların öfkesinden ölesiye korkan azınlıkları güvence altına almaktı.

Burjuvazi, kendi ülkesindeki tüm siyasal kesimlerle anlaşma yoluna gitti. Artık her ülke, tüm siyasal taraflarıyla birlik ve bütünlük içindeydi. Salgın korkusu, ekonomik kriz ve gizlice örgütlenen siyasal hareketler, tüm devletleri en ilkel mekanizmalarına geri döndürmeyi başarmıştı: Savaş ya da kaç! Burjuva partilerinin hepsi tek bir çatı altında merkezileşerek bir araya geldiler. Bir taraftan salgını durdurmak için önlem almaya, diğer taraftan ise merkezi otoriteyi artırmaya çalıştılar. Birkaç ay boyunca sürecek olan bu kavga, yüz binlerce insanın ölümüne, binlerce faili meçhul cinayete ve bir milyondan fazla insanın sakat kalmasına yol açacaktı. Devlet salgını artık durdurulamaz hale gelmişti.

Dünyanın en kalabalık şehirleri hayalet kasabalara dönmeye başladı. Metrolar, vapur seferleri ve bazı otobüs hatları artık çalıştırılmıyordu. Dolmuşçular, taksiciler ve özel hizmet veren ulaşım şirketleri zarar ederek kapandılar. AVM’ler, kafeler, restoranlar, oteller ve tatil merkezleri ise kimsenin ayak sürmediği yerler haline geldi. Büyük şehirlerdeki nüfus, ölenler ve küçük şehirlere taşınanlar nedeniyle hızla azalmaya başladı. Artık emlak para etmiyordu, inşaat ve emlak şirketleri kapandı. Ev sahipleri kiraları ne kadar düşürse de artık kiracı bulamıyordu. Oturduğun yerden para kazanma devri çoktan kapanmıştı…

Bazı kimseler, elbette şanslı olanlar, köy ve kasabalardaki evlerine geri döndüler. Artık piyasanın ihtiyaç duyduğu en önemli şey yiyecek, ilaç ve temiz suydu. Bu insanların bir kısmı tarımla uğraşarak nispeten zenginleşmeye başladılar. Herkesten uzak bir şekilde, izole bir hayat yaşıyorlardı. Kimisi ise yalnızca kendi ihtiyacı kadar üretmeye ve fazlasını depolamaya başlamıştı. İnsanlık, yerleşik yaşamın henüz başladığı çağlara geri dönüyor gibiydi…

Elbette hayat herkes için bu kadar kötü değildi. Yazılımcılar, teknoloji şirketleri, genetik araştırmalar yapan bazı şirketler, ilaç şirketleri ve topraksız tarım yapan şirketler yükselmeye başlamıştı. Bazı şirketlerin değeri, süregelen ekonomik buhranda bile göz kamaştıran cinstendi. Fakat yine de bu şirketlerin hali, enerjisini son damlasına kadar harcayıp kendi içine çökmüş bir Nötron yıldızına benziyordu: Eski parlak günlerini geride bırakmış, soğuyarak yavaş yavaş yok olan bir Nötron yıldızı…

Kapitalizmin bu hızlı çöküşü, halkın bazı kesimlerine bir süreliğine umut vermiş olsa da gerçekleşen şey son derece kaygı vericiydi. Sağlık ve eğitim sisteminin bozulması, gıda ve temiz su tedarikinde yaşanan aksamalar ve devletlerin gittikçe artan iç güvenlik harcamaları toplumu yerle bir etti. Her şeye rağmen cılız bir şekilde direnmeye ve örgütlenmeye çalışan sol muhalefet, devletin verdiği şiddetli tepkilerle dağıldı. Artık kamunun çıkarlarını savunacak tek bir sol örgüt dahi kalmamıştı.

Üstelik egemen güçler, devletlerarası anlaşmalar yaparak ortaklaşa propaganda faaliyetleri yürütmeye başlamıştı. Burjuvaziyi ve otokrasiyi temsil eden yapılar, egemen devletlerin himayesi altında dünyanın her yanında gizlice örgütlenmişti. Devletlerarası mücadelenin yerini hükümetler arası mücadele almış ve sistem, güçlü olanın kendinden zayıf olana düzenlediği kontrgerilla operasyonlar ile devam eder hale gelmişti. Yüksek bütçeli askeri operasyonlar, yerini teknolojik imkânlarla desteklenen casusluk faaliyetlerine bırakmıştı.

Dünya, buzdağına çarptığı halde ilerlemeye çalışan Titanic’e benziyordu. Geminin her yanı su alsa da gemiyi en son terk edecek olanlar, dümeni ellerinde tutanlardı! Dışarıda ölen milyonlar, avantajlı grupların daha fazla paniklemesine ve evlerinde tıkılı kalmaya devam etmelerine neden oldu. Ülkelerin okumuş, aydın, dünyayı doğru bir pencereden okuyabilecek olan tüm kesimleri salgının yarattığı korku haline teslim oldular. Bu korku ve panik hali, devletlerin en canice uygulamalarına bile tepki gösterilmemesine neden oluyordu. Yolsuzluk, insan hakları ihlalleri, mültecilerin gözden çıkarılması, dini tarikatların artışı ve ekonomik sistemin üzerine gittikçe daha fazla çöken güvenlik harcamaları adeta dünyanın sonunu getiriyor gibiydi. Dünya artık koskoca bir cinayet mahalline dönmüştü.

Devletler, adil yargılanma hakkını insanların elinden tamamen almıştı. Dünyanın her yerinde muhalif gazeteciler, insan hakları aktivistleri ve direnişçiler açlığa ve hürriyetten yoksunluğa terk ediliyordu. ‘Big Brother’ şehirleri 7/24 izliyor, yapay zekâ ile donatılmış güvenlik uygulamaları fişlenmiş olan kimseleri tespit etmekte gecikmiyordu. Kamu düzenini ve ulusal güvenliği tehdit ettiği iddiasıyla yaka paça gözaltına alınan bu insanlar, hızlıca bölge mahkemelerinde yargılanarak idam ediliyordu. Devlet tarafından kamulaştırılmış olan TV kanalları ise, akşam haberlerinde bu kişilerin kimliklerini paylaşarak ‘teröristlerin etkisiz hale getirildiği’ haberlerini veriyordu.

İnternet üzerinden mesajlaşma hizmeti veren uygulamalar, başta egemen devletlerin istihbarat teşkilatları olmak üzere, neredeyse tüm devletler tarafından kontrol altında tutuluyordu. Web üzerinde aratılan her sözcük, mesajlaşma uygulamaları üzerinden gönderilen her ifade özenle inceleniyor ve yapay zekâ desteği sayesinde tüm yazışmalar deşifre ediliyordu. Özgür yazılımcılar tarafından yayınlanan VPN uygulamaları bir nebze gizlilik sağlasa bile, bu uygulamaların cep telefonlarında yüklü olduğu tespit edilen kişiler hakkında yasal işlem başlatılıyordu.

Dünya, gittikçe darboğaza girmeye ve oyun kurucuları tarafından yok edilmeye devam etti. Yoksulların ve orta sınıfın emek gücü sayesinde gelişen teknoloji, birkaç on yıl önceki hızında ilerlemese bile ilerlemeye devam etti. Yeni enerji kaynaklarının keşfi, mevcut olanların iyileştirilmesi ve yıllar süren baskıcı rejimlerin sonucunda insanlık yeni bir evreye girdi. Hızla azalan dünya nüfusu dünyadaki canlılığın yeniden gelişmesini sağladı ancak geri dönülemez noktada olan küresel iklim krizi nedeniyle dünyanın dengeleri değişti. Felaketler felaketleri doğurdu ve insanlık çağı, en azından Dünya üzerinde kapanmış oldu.

29 Mayıs 2019 Çarşamba

İnsanları İkna Etmenin En Etkili Yolu: Hikâye Anlatmak




Bir insanı etkilemek için ihtiyacımız olan şey nedir? Akıl mı? Mantık mı? Yoksa yeterli sayıda delil mi? Peki ya bir kalabalığı, bir toplumu ya da dünyadaki herkesi? Cevap basit: İyi bir hikâye!

Evet, yanlış duymadınız; arkadaşlarınızı, sevgilinizi ya da kitleleri etkilemek ve herhangi bir konuda ikna edebilmek için ihtiyacınız olan tek ve en önemli şey iyi bir hikâyedir. Mantıkla, akılla, kanıtlarla bir kimseyi ikna edebilmemiz şöyle ya da böyle pek mümkün değildir. Bunun yerine, onlara etkileyici bir hikâye anlatmak çok daha pratik ve etkili bir yoldur.

Hikâye anlatmanın ikna sürecinde nasıl ve neden etkili olduğuna ileriki satırlarda yer vereceğim; ancak bundan daha önce, beynimizin evrimine ve hikâye anlatımının temellerine bir göz atmamız gerekiyor.

Düşünmeyi Anlamak

Daha önce hiç, hayvanların ne düşündüklerini, dünyayı nasıl algıladıklarını ve bize tuhaf gelen davranışları neden sergilediklerini düşündünüz mü? Bugün hala pek çok insan, hayvanların adeta birer robot gibi hareket ettiklerini ve tüm davranışlarının içgüdüleri tarafından yönlendirildiğini düşünüyor. Ancak gerçek bu değil; hayvanlar da tıpkı -bir başka hayvan türü olan- insanlar gibi gözlemliyor, tecrübe ediniyor ve belirli koşullar altında öğrendikleri bilgiyi kullanıyorlar. Yani onların da bizim gibi seçim hakları bulunuyor.

Canlıların davranışları hormonal sistem ve sinir sistemi tarafından kontrol edilir. Her zaman doğru olmasa da bir canlının davranışlarının karmaşıklığı, o canlının sinir sisteminin karmaşıklığı ile doğru orantılıdır; çünkü nöron adını verdiğimiz sinir hücrelerinin sayısı arttıkça ve bu nöronlar özelleştikçe (her şey yerine belirli şeyleri kontrol ettikçe) sahip olunan özelliklerin ve davranışların karmaşıklığı da artar. Bu durum (nöronların özelleşmesi ve artışı) ise işlem yapabilme kapasitesini artırarak düşünsel özelliklerin gelişmesini sağlar: Yani bilincin. Dolayısıyla bilinç ya da özgür irade olarak addettiğimiz kavramlar beyinde gerçekleşen biyokimyasal tepkimelerden fazlası değildir.

Düşünce denilen kavram, beynin farklı bölgelerinde farklı şekillerde meydana gelen tepkilerin tümüdür. Eğer beynin bir kısmında hasar varsa bu durumda algı ve düşüncelerde de eksiklikler ve hatalar bulunabilir. Öyleyse bizim anladığımız şekliyle ‘bilincin’ oluşabilmesi için beyin fonksiyonlarının bütünlüklü bir şekilde çalışması ve birbirleriyle iletişim halinde olması gerekmektedir. Kaldı ki beyni ve sinir sistemi olan her hayvan düşünebilir, karar verebilir, duygulara sahiptir ve belirli bir algısı ve zekâsı vardır. Aramızdaki fark bizim daha karmaşık ve özelleşmiş sinir hücrelerine sahip bir beynimizin; dolayısıyla daha karmaşık bir düşünce sistemimizin olmasıdır.

Peki bu farka sebep olan şey nedir? Hayvanlardan daha zeki olmamızın –burada zekâ, düşünebilmesi üzerine düşünebilme olarak ele alınmıştır– sebebi nedir? Beynimiz evrimsel patikada nasıl bir yol almış, hangi basamakları aşmış ve gelişmeye zorlanmıştır? Bu konuda, internette ve basılı kitaplarda pek çok metin bulabilirsiniz; bu nedenle yazının bu kısmını özetleyerek anlatmaya çalışacağım.

Evrimsel Patikada Beynin Gelişimi

Her canlı, hayatta kalmasını sağlayan özelliklerini koruyarak bir sonraki nesle aktarmayı başarmıştır. Çünkü bu özelliklere –silahlara– sahip olmayan canlılar, evrimsel süreçte çeşitli nedenlerle elenmiştir. Beyin gelişimi de tıpkı sivri dişlerin, güçlü pençelerin ya da keskin gözlerin gelişimi kadar doğal ve olağan bir şeydir; ancak beyin oldukça masraflı ve riskli bir organ olduğu için (enerjinin büyük kısmını tüketir, hedef alınması durumunda ölüme neden olur vb.) evrimsel süreçte desteklenmesi oldukça zordur. Bu nedenle bazı özel durumların peş peşe meydana gelmesi sebebiyle beyin gelişimi desteklenmiş olmalıdır.

Bilim insanları, bu özel durumları el-göz koordinasyonunun gelişimi, karşıt başparmak, sosyal yaşantı, iki ayak üzerinde duruş, cinsel seçilim ve et tabanlı diyete geçiş olarak belirlemişlerdir. Buradaki başlıklara tek tek girmeyeceğim; ancak aralarından bir tanesi var ki insanları etkilemede hikâye kurmamızın temellerini atmış olabilir: İletişim becerileri; yani sosyal yaşantı.


Her hayvan türünün bir iletişim yöntemi vardır, hatta birçok hayvan türünün sesli dilleri vardır. Örneğin yeşil maymunlar iletişim kurmak için pek çok farklı ses çıkarırlar. Zoologlar şu ana kadar “Dikkatli ol! Kartal geliyor!” ve “Dikkat et! Aslan!” anlamına gelenleri tanımlayabildi. Sadece maymunlar değil; yunuslar gibi pek çok diğer zeki canlı da çeşitli sesler ve işaretlerle iletişim kurabiliyor! Belirli seslerle iletişim kurabilen bu canlıların ortak özelliği ise sosyal olması; yani küçük gruplar halinde yaşayan tüm canlılar öyle ya da böyle bir şekilde iletişim halinde oluyor; tehditler ya da fırsatlar için birbirlerini haberdar ediyorlar. Bunun sebebi ise oldukça basit: Hayatta kalmak.

Ancak bu noktada, insan atalarının karşısına çıkan çeşitli engeller ya da seçilim baskıları sebebiyle sesli dilin daha fazla gelişmiş olduğunu görüyoruz. Sesli dilin gelişmesi sözcüklerin gelişmesini ve kolektif hayal gücünü artırmış olmalı; çünkü az çok gelişmiş pek çok zihin hayal kurma becerisine sahiptir (Ortalıkta hiçbir şey olmamasına rağmen hayali şeyler kovalayan kedinizi düşünün). Bu becerinin, sözcükler, işaretler ve beden diliyle gruptaki başka bireylere aktarılması ise kolektif hayal gücüne; dolayısıyla kulaktan kulağa gelen hikâyelere ve mitlere neden oldu. Elbette bu süreç birdenbire ‘şak’ diye olmadı; hikâye anlatımının ve dolayısıyla sanatın ve felsefenin ortaya çıkışı, oldukça uzun bir süreçte gerçekleşti.

Yaygın olarak kabul edilen bir görüşe göre, tiyatro -ve resim- insan atalarının birbirlerini çeşitli durumlar hakkında uyarabilmelerini ve bu şekilde hayatta kalmalarını sağladığı için ortaya çıktı. Avcılar, henüz ava çıkmamış olan genç klan üyelerine bunu yapabilmelerini sağlayacak olan bilgiyi gerek mağara duvarlarına çizimler yaparak gerekse çeşitli sesler, mimikler ve jestlerle anlatarak öğretmeye çalıştılar. Böylece insanlığın kolektif hafızası ilk olarak mağaralarda, bilginin çeşitli çizimler, sesler ve jestler ile aktarımı sayesinde oluşmaya başladı.


Zamanla dilin ve beynin evrimiyle, basit sesler daha karmaşık yapılara dönüştü. Bu dönüşüm sayesinde sırasıyla harfleri, kelimeleri ve cümleleri üretebilmeye başladık. Bu ise bize muhteşem bir evrimsel sıçrama sağladı; çünkü artık düşündüğümüz, hayal ettiğimiz şeyleri grubun diğer üyelerine anlatabilmeyi başardık. Bu sayede çeşitli hikâyeler ürettik, dedikodu yapmaya ve grubun üyeleri ile çevre hakkında detaylı bilgiler edinmeye başladık.

Öykücü Hayvan: Homo Fictus

‘The Storytelling Animal’ kitabı, bizim Homo Sapiens değil, Homo Fictus olduğumuzdan bahseder. Sapiens Latince “akıllı” demek; “hayali” anlamına gelen fictus ise fictio'dan geliyor. Kitabın da vurgu yaptığı üzere hayal kurmak düşünüyor olmaktan daha fazla avantaj sağlıyor; çünkü bu sayede soyut kavramlar üretebiliyor, henüz gözlemleyemediğimiz olaylar hakkında sistematik çıkarımlar yapabiliyor ve bu yolla felsefe ve bilim icra edebiliyoruz (Unutmayınız ki matematik somut değil soyut kavramlar üzerinden ilerler ve bugünkü bilim ve teknolojimizi, ortaya koyduğumuz matematiksel formüllere borçluyuz).

Hayal gücü ve hafıza, nöronlarımızın kurduğu ilişkilerin bir yan ürünüdür. İnsanın zekâsı geliştikçe etrafındaki olaylar arasında ilişki kurabilmeye başlamış, başından geçen olayları hatırlayarak geçmiş ve bugün; bugün ile gelecek ve hatta geçmiş ile gelecek arasında bağ kurabilmeye başlamıştır. Bazı dilbilimciler bu adımın, dilin evrimindeki en büyük basamak olduğunu düşünmektedirler. Bunların sonucunda hayal gücümüz gelişmiş ve sadece algılarımızla ayırt edebildiğimiz varlıkların ötesinde varlıklar da hayal edebilmeye başlamışızdır.

Beynimizin evriminin bir yan ürünü olan hayal gücünün bir başka işlevi daha vardır: Empati kurabilmek. İyi ya da kötü, bir öykü dinlerken –bu öykü kurmaca da olabilir yaşanmış bir olay da olabilir– kendimizi öykünün içinde ve öykünün baş kahramanının yerinde buluveririz. Bunun sebebi empati duygumuzdur ve bu sayede öyküde geçen olayları bizzat yaşamış olduğumuzu hissederiz. İyi anlatıların bizi derinden etkilemesinin sebebi budur.

Bu durumun sebeplerine ilişkin olarak yapılan bir deneyde, öykü anlatan kişi ile öyküyü dinleyen kişinin fMRI sonuçlarının aynı olduğu keşfedilmiş; dolayısıyla beynimizin iyi kurgulanmış bir öyküyü dinlerken olan biten her şeyi tecrübe ettiği sonucuna ulaşılmış. Bu deney bize empati kurmanın en saf halini gösteriyor; kendimizi başkasının yerine koyarken aslında o kişinin nöronlarını taklit ediyoruz!

Öykünün Gücü

“İnsanları birleştiren nedir? Ordular? Altın? Bayraklar? Hayır, öykülerdir. Dünyada iyi bir öyküden daha güçlü hiçbir şey yoktur.” – Tyrion Lannister (GoT)

Öykü dili, en etkili iletişim dilini oluşturuyor; çünkü öykü, onu dinleyenlerin zihin duvarlarına takılmadan, doğrudan bilinçaltlarına erişiyor. Zihnin bilinçli kısmı; yani Freud’un deyimiyle “ego”, mantıklı, sorgulayıcı, dirençli, kritik eden, kendi geliştirdiği inançlara ve değerlere sıkı sıkıya bağlı olduğundan onu değiştirmek oldukça zor görünüyor. Biraz çelişkili gibi görünse de bir insanın görüşünü mantık veya bilgi kullanarak yıkmaya çalışmak söz konusu kişinin kendi görüşünü daha da sağlamlaştırmasına neden oluyor. Bilinçdışı ise değerlerimizi, inançlarımızı depoladığı, “akıl yürütmediği”; hayal, gerçek ayrımı yapmadan her şeyi gerçek gibi algılayarak hareket ettiği için ikna edilmesi daha kolay oluyor. Bu sebeple bilinçdışına bir kez yerleşen bilgiler bizi hayat boyu etkileyen ve davranışlarımıza yön veren esaslar haline geliyor.


Life of Pi filmini izleyenler hatırlayacaklardır; başrol oyuncumuz film boyunca orangutan, kaplan, sırtlan ve zebrayla olan yolculuğunun hikâyesini anlatmış ve filmin sonunda yolculuk hakkındaki gerçeği söylemişti. Gerçek hikâyede hayvanlar yoktu; onların yerine fırtınada batan gemiden sağ kurtulan insanlar vardı. Pi, öyküyü bu yolla kurmayı tercih etmiş ve filmin sonunda “Hayat öykülerden oluşur ve bunları biz seçeriz.” demişti. Önemli olan hikâyenin ne olduğu değil; nasıl ele alındığıydı. İnsanları etkilemek istiyorsak onlara gerçekleri olduğu gibi değil; etkilenecekleri gibi anlatmalıydık…

Britanyalı ünlü psikoterapist ve deneme yazarı Adam Philips, “Kaçırdıklarımız” adlı kitabında şöyle diyor:

“…İşin aslı, tüketime dayalı kapitalizm bizi kendimize ve ne istediğimizi bilmenin erdemleri ve kolay elde edilen hazları doğrultusunda eğitir (kendini bilmek burada sadece neye sahip olmak istediğini bilmek anlamını taşır).”

Philips’in dikkat çektiği üzere, neye sahip olmak istediğini bilmek ve bunun bir erdem olduğu yanılsaması, tüketimin sürekliliği olmaksızın tıkanan ve kriz yaratan kapitalizmin, sistemin devamlılığını sağlamak adına öğrettiği bir şeydir. Tüketim olmazsa ihtiyaç fazlası ürün üretilemez bu da enflasyon ve işsizliğin artması anlamına gelir. Peki, kapitalizm ihtiyacımız olsun ya da olmasın sürekli olarak tüketmemizi nasıl sağlar? Cevap basit: İyi bir hikâye ile!

Reklamcılığın olmazsa olmazı iyi bir hikâye anlatıcılığıdır. Eğer bu olmasaydı, marka pazarlaması veya yönetimi gibi kavramlar olmaz, somut bir varlığı olmayan hizmetlerin ve hatta yeri geldiğinde kişilerin pazarlanması mümkün olmazdı. “Hikâye anlatımının, marka pazarlaması ve tanıtımı bağlamında kullanılmasının altında yatan temel sebeplerin başında, insan psikolojisine oynayarak, onu duygusal açıdan yakalamaya ve markaya olabildiğince güçlü şekilde bağlamaya çalışma arzusu geliyor.” diyor bir blog yazarı. Sebebi ise, daha önce de söylediğimiz gibi, sağlam öyküler insanların mantık duvarlarını aşarak, onların çok daha savunmasız oldukları yere; yani bilinçaltına ulaşırlar. Bu sayede öykünün kahramanı ile (marka) özdeşlik kurarak onu bir marka değil de bir insan gibi algılamaya başlarlar. Markanıza kişilik ve kimlik katmanıza yarayan bu sürecin sonunda, ürün ve hizmetinizi her daim satın alacak güvenilir, sadık ve sürekli müşterileriniz olur.

Bu süreçlerin izlerini ve hikâye anlatımının gücünü politikada görmek de son derece mümkündür. Kaldı ki satış ve pazarlama tekniklerinin en iyi şekilde uygulandığı alan siyasettir. Nazi Almanya’sının ‘Führer’i olan Adolf Hitler, çok iyi bir öykücü ve demagogdur. Hitler’in halka seslendiği büyük salonlarda, sahnenin kurgusundan Hitler’in sahneye çıkış zamanına, konuşmasının tonlamalarından hikâyenin kurgusuna kadar her şey planlı olarak yapılırdı. Hitler, miting öncesi yaptığı konuşma provalarında kendi fotoğraflarını çektirerek duruşunu sıklıkla analiz eder ve geliştirirdi. Aynı şekilde, miting esnasında kitlelerin tepkilerini ölçer, konuşmalarının etki düzeyine bakar ve hikâyelerini bu ölçümlere göre hazırlardı.

Hikâyeciliği iyi kullanan politikacılar, liderler, eğitimciler ve markalara iyi bakın; tümünün benzer bir patikadan gittiğini ve insanları bu yolla etkilediklerini fark edeceksiniz. Martin Luther King, Mussolini, Napolyon, Stalin, Mustafa Kemal Atatürk, Fidel Castro ve Steve Jobs bunlardan bazıları. Politik görüşleri ya da dünyaya bakışları birbirinden farklı olan bu insanların tek bir ortak özelliği var: Hepsi iyi bir hikâye anlatıcısı ve aynı zamanda hepsinin iyi birer hikâyesi var (İyi birer hikâyeden kastımız, kendilerini konumladıkları ve kendi kitlelerini etkileyebilen hikâyelerinin oluşu). Yani ister kendinizi ister bir markayı, isterseniz de politik bir görüşü anlatın; ne olursa olsun, anlattığınız şeyin etkileyici bir öyküsü olsun!



Kaynaklar