felsefe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
felsefe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Aralık 2021 Salı

Kısıtlılığı Kavramak


Yaşamı ve yaşamaya dair olguları her düşündüğümde, kendimi milyarlarca olasılığın içinde, çok kısıtlı bir zamanda, çok kısıtlı mekanlarda ve çok kısıtlı insanlarla sıkışmış olarak bulmaktan bıkar usanırım. Bu kısıtlılık hali, gerek düşünsel hayatımızda gerekse duygusal ilişkilerimizde bir türlü ileriye gidemediğimiz, düzenli olarak başa saran ve olaylardan ders çıkarmış olsak bile içinden çıkamadığımız mini döngüler yaratıp durur. Aradığımız kırılmaları yaşama fırsatına haiz olmadığımız ve her an tekrar eden bu "çevrimler" bizi başladığımız yere geri döndürür ve kavrayışımızdaki zorluğu her defasında yüzümüze çarpar.

Sadece bizden ve etrafımızdaki birkaç on kişiden oluşan küçücük hayatlarımıza sirayet ederek her an baştan almak zorunda kaldığımız bu mini döngüleri daha büyük çapta incelediğimizde ise, on binlerce yıllık kültürel ve sosyal mirasın, yüz binlerce yıllık fiziksel ve duygusal dönüşümün insanlığın üzerinde kayda değer bir değişim yaratamadığına ilişkin bir kanıya varırız. Göbeklitepe'de ilk dini mabetleri kuran insanlar ile milenyum çağında ilk dijital mabetleri kuran insanlar arasında neredeyse hiçbir konuda farklılık olmadığını bilmek, bu bahsettiğim döngünün yalnızca bireysel değil aynı zamanda toplumsal ve zamansal olduğunu da açıkça gösteriyor. Bu noktada, "Her konuda, en azından gelişmiş toplumlardan gördüğümüz kadarıyla çağ atlamış durumdayız" gibi bir karşı koyuşla gelebilirsiniz ancak şunu belirtmekte fayda var: Bu cümleleri kurmama sebep olan tek şey kişisel düşüncelerim veya gözlemlerim değil; aksine okuduğum veya izlediğim, her alandan uzmanın (tarihçi, antropolog, sosyolog, evrimbilimci vb.) üzerinde ortaklaştığı bilimsel çıktılar. Elbette, kısıtlı aklım ve yorumlama yeteneğimle takip ettiğim ve yine yukarıdaki sebeplerle kendi kısıtlılıklarına sıkışmış bulunan bilim insanlarının sistematik yorumlarına dayanan bu düşünce yapısı, doğası gereği dar bir alanda izole kalarak gerçek manada hiçbir şeyi açıklamıyor olabilir. Bunu sahiden bilmemin hiçbir yolu yok ve bildiğimi iddia edersem yalnızca ironi yapmış sayılırım.

Yine kafa karıştırıcı ve sıkıcı cümleler kurmaya başladığımın farkındayım ancak yaşadığım olayları ve karmakarışık hissiyatımı gizli saklı açıklamanın başka bir yolu olmadığını belirtmek isterim. Ayrıca, yazının bu noktadan sonra yalnızca buraya kadar varma sabrını gösterebilmiş birkaç kişiye erişeceğini bilmenin verdiği rahatlıkla; mevcut durumu ve duygularımı biraz daha açabileceğimi düşünüyorum. O halde başlayalım...

Bazı zamanlar, özellikle de bazı keyif verici türden şeylerin etkisi altındayken, özgürce yaşayamadığım ve içimde kalan bazı şeylerin hayalini kurar dururum. Bu hayal kurma durumu, yalnız ve uyanık kalabildiğim süre ölçüsünde tatmin duyguları oluşturup kendi kendisini sönümler. "Etki" altındayken ve hayal kuruyorken aldığım tüm kararlar ise ayıldığım dakika itibariyle beynimin mantıksal süzgecine takılıp çöpe gider. En azından aldığım kararları uygulama noktasında ayılacağım anı bekleyebiliyor olmam kıymeti bilinmesi gereken bir alışkanlık diyebilirim...

Hayal kurmak elbette insan olmanın sağladığı en önemli avantajlardan birisi hiç kuşkusuz; ancak şunu da unutmamak gerek ki çok fazla hayal kurmak, yani hayalperestlik, insanın kendi yapay dünyası içerisinde "güvenli bir şekilde" tatmin olmasını sağlayarak harekete geçmesine engel olabiliyor. Aynı zamanda bu hayalperest ruh hali, içinden çıkılamaz bir hal alan ve onarılamaz ölçüde sarsıntılar yaratan hezeyanlara da dönüşebiliyor. İşte kimi zaman, çoğumuzun bir ilişkinin bitiminde yaşadığı öfke nöbetleri, ne yapacağını bilememe durumu, reddedilmişlik ve haksızlığa uğramışlık hissi, hayalperestliğin "karanlık tarafıyla" birleşerek hayatlarımızın bir bölümünü çöpe atmamıza neden oluyor. Tam bu noktada kısıtlılık -veya kısıtlı bir evrende kalma durumu- elimizde olmayan olayların gelişimi neticesinde bizlerin daha da dar kalıplara sıkışmasına sebebiyet veriyor.

Peki bu kısıtlılık kavramına biraz daha sosyo-kültürel ve biyolojik açıdan bakmak, olguları ele alış biçimimizi değiştirmemizi, hayatımızdaki kırılma anlarında daha akl-ı selim kararlar almamızı sağlayabilir mi? Denemekten bir zarar gelmeyeceğine göre birkaç küçük örnekle kısıtlılık kavramının "kısıtlı" ve dar anlamını belki de aşabiliriz. İnsan, anne karnından çıkıp hayata gözlerini ilk kez açtığı andan itibaren geri dönülemez şekilde değişir. İlk kez gördüğü dünya içinde, büyüyüp serpildiği her bir an yeni deneyimlerle donanır ve yaşamın ne olduğuna ilişkin çeşitli fikirler edinmeye başlar. Bir çocuğun hayatındaki en büyük kırılma anları belki de bu deneyimler sonucunda elde ettiği "istediği her şeye ulaşamama" durumudur. Öyle ki insan zaten kısıtlı bir beden içerisinde, yalnızca iki el, iki ayak, iki göz ve birkaç sınırlı uzuvla doğmuştur. Kendisini doğadan, annesinden, babasından, kardeşlerinden veya eşyalardan ayıran bu keskin sınırlar onun ilk kısıtını oluşturur. Bu kısıtlı beden kısıtlı duyulara yol açar ve bu duyular ise kısıtlı bir zeka tarafından işlenerek her şeyin kavranabilmesini zorlaştıran bir yapıda olduğumuz hissini verir. Çocuk, etrafındaki hiçbir şeyi dilediğince kontrol edemediğini algılayabildiği vakit şoka uğrar ve hayattan ilk darbesini yer (En basit örneğiyle; bir çocuğun memeden zorla kesildiği an ile o memenin ağlasa da zırlasa da bir daha geri gelmeyeceğini kabul ettiği ana kadar geçen süreçte yaşadıkları, çocukluk döneminin ilk travmalarını oluşturur).

Kısıtlı bir bedende ve kısıtlı bir zihin yapısıyla dünyaya gelen insan, doğadaki diğer canlılara karşı son derece dezavantajlı sayılır. Ne aslanlar gibi sağlam pençeleri vardır, ne kartallar kadar keskin gözleri ne de yaban domuzlarınınki gibi kalın bir derisi... Bu kısıtlılık bilinci, insanın evriminde zekanın gelişimi açısından oldukça etkili olmuştur elbette ancak bu sefer de zekanın gelişiminde yaşanan kısıtlılık, insanın evreni, olayları ve olguları bir bütün halinde görememesine neden olmuştur. Boş zamanlarında gökyüzüne bakan, ağaçları inceleyen, dağları izleyen, hayvanları gözlemleyen insan, olguları bütünsel olarak görebilme yeteneği olmadığı için her şeyi tek tek incelemiş ve tek tek elde ettiği tüm veriyi hayal gücü sayesinde daha üst bir akla atfederek zihninde birleştirmiştir. İnsan, yaratanı bu sayede yaratmıştır.

Kısıtlılık, evrensel bir yasadır. Evrenin para birimi enerjidir ve enerji, evrenin iş yaptırabilme gücüdür. Güneş dünyaya ışık verir, bitkiler karbondioksit ve güneş ışığını şekere dönüştürür ve böylece beslenirler. Bu bitkileri tüketen başka canlılar ve o canlıları tüketen başka canlılar oluşur... Hayat böylece akıp giderken en fazla birkaç milyar yıl sürebilecek olan bu döngü yıldızın kendi içine çökmesiyle son bulur. Yıldızın ışığı sönerken, etrafına yaydığı kalıntı enerji artık bir işe yaramamaktadır ve evren git gide soğumaya başlayarak nihayetinde karanlığa gömülür. En başta enerjinin kısıtlı oluşu, yalnızca evreni veya doğadaki canlıları değil; silsileler yoluyla psikolojik süreçlerimizi de etkileyen bir gerçeklik halini alır. Çünkü tıpkı evrende olduğu gibi insan yaşamında da olasılıklar sonsuz; fakat olasılıkların gerçekleşmesi için gerekli olan enerji sonludur.

Yukarıdaki birkaç paragrafta anlatmaya çalıştığım üzere, kısıtlılık hali evrenin bir yasasıdır ve bir şey yasa olunca, ona bağlı olan diğer her şey de bundan nasibini alacaktır elbette. İnsan, yine en başta içerisinde yaşadığı doğa gereği kısıtlı doğar, toplumsal kuralları kısıtlı dünya görüşüne göre şekillendirir ve kendisini de ancak belli sınırlar içerisinde değerlendirebilir. O halde elimizde olmayan şeyler için kendimize kızmak veya sınırlarımızı kendi aleyhimize zorlamak yerine bu kısıtlılığın doğanın bir sonucu olduğunu kabullenmemiz hepimize iyi gelecektir diye düşünüyorum.

Peki ne yapalım? Açıkçası herkesin yapması gerekenler kendisine göre değişiklik göstereceği için bu soruya net bir cevap verilemez. Yalnızca şunu söyleyebilirim ki, kısıtlı olmanın yalnızca dezavantajları yok, bu aynı zamanda harika bir şey. Unutmamak gerekiyor ki insan, kısıtlılığı sayesinde kendi kendisi üzerinde düşünebilen bir zihnin evrimine şahitlik etti, Avrupalılar Müslüman coğrafya tarafından tekel haline getirilmiş ticaret yolları nedeniyle yeni dünyayı keşfetti, Kuantum fiziği kısıtlı elektrik arzının bir sonucu olarak doğdu, evrendeki çeşitlilik ise enerjinin sınırsız olmayışı sayesinde mümkün oldu. Yani, kısıtlılık bir tarafıyla eksiklik iken diğer tarafıyla sonsuz ihtimallere kapı aralayan zorlayıcı bir güçtür diyebiliriz. Eğer bu doğal fenomeni tam anlamıyla kabullenebilirsek hayatımızın her alanında kendimiz için yepyeni yollar keşfedebiliriz.

...

Bir süre önce, beni dinlemesinden keyif aldığım bir arkadaşımla dertleşirken başıma getirdiğim tüm saçma sapan şeylerin temel nedenini keşfetmiş olabileceğim kanısına vardım. Zor geçirdiğim çocukluk yıllarımın, insanların hayatlarına girerek geçmiş travmalarına ortak oluşumun ve bizzat kendi travmalarımın yarattığı ruh hali adeta hayattan hınç alırcasına hareket etmeme neden oluyor gibi. Zamanında çeşitli sebeplerle ulaşamadığım şeylere ulaşabiliyor olmak, aradan geçen yılların acısını çıkarırcasına ve diğer her şeyi boş vererek ilerlememe sebebiyet veriyor. İçime atarak sindirdiğimi sandığım her şey bilinçaltımı sessizce geçerek yüzeye vuruyor. Bu nedenle izleri takip etmek önemli, insan bilinçli veya yarı bilinçli olarak yaptığı her şeyi iyi analiz edebilirse kendisine dair derinde kalmış gerçeklerle yüzleşebilir (eğer gerçekten hazırsa).

5 Aralık 2015 Cumartesi

Tanrı'ya İnanmak vs. Tanrı'nın Varlığına İnanmak

tanrı, tanrının varlığı, tanrının sonsuzluğu, inanmak

Ahmet'e inanıyorum deseydim ne düşünürdünüz? Tabii ki de Ahmet'in söylediklerine ya da gösterdiklerine; kısacası Ahmet'in işaret ettiği şeye inandığımı düşünürdünüz. Ahmet'e inanmakla Ahmet'in varlığına inanmak arasında dağlar kadar fark varken Tanrı'ya inanmakla Tanrı'nın varlığına inanmak neden birbirinin aynı anlama gelsin?

Peki, Tanrı'ya inanıyorsam, yani onun işaret ettiklerine inanıyorsam, bu, Tanrı'nın varlığına da inandığım anlamına gelmez mi? Evet, gelir. Sonuçta varlığına inanmadığım bir şeyin işaret ettiklerine de inanmıyor olmam beklenir. Daha doğrusu, eğer bir "şeyin" ifade ettiklerine inandığımı belirtiyorsam o halde o "şeyin" varlığını da zaten kabul etmişim demektir. O halde Tanrı'ya inanmak ya da Tanrı'nın varlığına inanmak aynı düşünceyi ifade ediyor. Fakat buradaki sorun, anlatımla izah edilen şeylerin aynı olup olmadığından çok düşüncenin izah ediliş biçiminde.

Ahmet'e inanmak ile Ahmet'in varlığına inanmak örneğine geri dönelim: Şimdi, birinci cümleden anladığımız kadarıyla, Ahmet bize bir şeyler söylemeye çalışıyor. Yani Ahmet'in bir konu hakkında düşünceleri, fikirleri ya da eylemleri var fakat ikinci cümle yalnızca Ahmet'in var oluşuyla ilgili bir düşünceyi aktarıyor. Peki, bu ne demek? Eğer Ahmet Tanrı olsaydı ve biz Ahmet'in düşünceleri, fikirleri ya da eylemlerinin olduğuna dair bir ön kabulle konuşmuş olsaydık, Ahmet'in gönderdiği bir kitaptan, bir peygamberden ya da birkaç cümle dolusu kuraldan da bahsetmiş olurduk. Yani Ahmet bir şey söylüyorsa, bunu bir yere yazmış ve bize göndermiş olabilir. Biz de bu durumda teist olurduk (yani bir kutsal kitaba inanan kişi). Eğer Ahmet'e değil; Ahmet'in varlığına inandığımızı söyleseydik; Ahmet'e ait bir kutsal kitaba değil; doğrudan Ahmet'in var olduğuna inandığımızı söyleyerek deist olurduk. Belki de bunların tümünü inkâr ederek ateist (Ahmet'in varlığını reddeden kişi) olurduk. Bu da demek oluyor ki, ifadedeki yanlışlık anlamının özünde değil; biçiminde.

Böylesine gereksiz bir konuda yazma eylemine başlamışken, konuyla ilgili başka bir örneğe daha değineyim. Örneğin, Tanrı'ya inanmak (İslam dini çerçevesinde: Allah'a inanmak), aslında çoklu bir din anlayışının bir ürünü olabilir mi? Yine Ahmet örneğine dönüyorum: Ben Ahmet'e inandığımı söylüyorsam, bu açıkça başka birilerinin de bir şeyler söylediği anlamına gelmez mi? O halde Tanrı'ya inandığımı söylüyorsam, başka "şeyler"in varlığını da kabul etmiş olmaz mıyım? Tanrı'ya inanmakla kastım "din" bağlamındaki olgular olduğuna göre, başka "şeyler"in de kendilerine ait dinlerinin olduğundan bahsetmiş olurum. Bu da demek olur ki; birçok yaratıcı ve birçok din var ve ben aralarından "Tanrı" olarak isimlendirdiğime inanıyorum.

Daha çok dil bilgisiyle alakalı olan bu konu bizi biraz daha teolojiye yaklaştırsın ve Tanrı kavramıyla ilgili birkaç soru daha soralım:

Bildiğiniz üzere, üç boyutlu (zaman boyutu ile dört boyutlu) evrenimiz her anlamda sınırlıdır. Örneğin; enerjinin korunumu yasasına göre, evrendeki enerji sabittir, yani evrendeki toplam enerjide artma veya azalma olamaz. Bunu gündelik hayatımızdaki basit deneyimlerimizden de görebiliriz. Mesela bir otomobilin hareket kazanabilmesi için enerjiye ihtiyacı vardır. Bu enerjiyi ise yakıtını harcayarak sağlar. Yakıtın, motordaki yanma odasında değişime uğraması ve enerjisini pistonlar aracılığıyla motora aktarması sayesinde araç hareket eder. Bu bir döngüdür. Nem oranı yüksek sıcak havanın atmosferin yukarı tabakalarında soğuyarak yağışa dönüşmesi ve yağış sonrası aşağıda kalan suyun buharlaşarak tekrar göğe yükselmesi de buna benzer bir kısır döngüyü ve enerjinin korunumu yasası gereği, enerjinin ortadan kaybolmayıp yalnızca biçim değiştirdiğini gösterir.

Evrendeki bir başka sınır ise hız limitimiz ile ilgili. Bilindiği üzere, evrendeki hiçbir madde ışık hızını geçemez çünkü ışığın bu kadar hızlı olmasının tek sebebi, ışık parçacıkları olarak da bilinen fotonların kütlelerinin olmayışıdır. Yani fotonlar birer madde değildir. Eğer kütleleri olsaydı, hızları arttıkça kütleleri de artacak dolayısıyla hızlanmak için daha fazla enerjiye ihtiyaç duyacaklardı. Daha fazla enerji yüklenip kütlelerini arttırdıklarında yine daha fazla enerjiye ihtiyaç duyacak; böylelikle sonsuza dek istedikleri hıza ulaşamayacaklardı.

İki paragrafın özeti şu: Evrenimiz sınırlı! Enerjimiz de hızımız da! Halbuki biz evreni sonsuz zannediyorduk. Her şeyin bir üst limitinin bulunduğu evren hiç sonsuz olabilir mi? Olamaz; lakin sınırlarını göremeyecek kadar küçük olduğumuzdan bize sonsuz gibi geliyor. İnsanoğlunun neden sınırlı bir zekâya sahip olduğunu daha iyi anlamışsınızdır belki. Biz de bu üç boyutlu (zaman boyutu ile dört boyutlu) evrenin bir parçası olduğumuz için biz de sınırlıyız!

Peki, Tanrı evrenin neresinde? Tanrı fiziksel bir güç mü yoksa üç boyutlu evrenin dışındaki başka bir boyut mu? Sınırları olduğundan bahsettiğimiz bir evrenin yaratıcısı da sınırlı bir güce mi sahiptir sizce? Bence öyledir. Eğer sınırsız bir güçle donanmış olsaydı evrenimizi de sınırların ötesinde inşa ederdi. Bunu şöyle izah edeyim: İnsanoğlunun, teknolojinin zirvesinde olduğu bir gelecekte, Ahmet isimli dahi bir bilgisayar programcısı, hükümetin bile elinde olmayan bir hıza sahip bilgisayarının içinde kendi iki boyutlu evrenini oluştursun. Bu evrenin muhakkak bir sınırı olacaktır (Ahmet'in ve bilgisayar teknolojilerinin ulaşabilecekleri maksimum hız kadar) fakat bu iki boyutlu evrenin zamanıyla gerçek dünyanın zamanı birbirinden farklı olacağından, iki boyutlu evrende geçen ve birkaç milyar yıl gibi algılanan zaman aralığı, gerçek dünyadaki birkaç saate denk gelebilir. O halde Ahmet, kendi evreninin yaratıcısı olan bir tanrı; iki boyutlu evrende yaşayan zeki varlıklar ise, evrenlerinin izin verdiği ölçüde kendilerini geliştirebilmiş olan kullar olabilirler! O halde Tanrı, aslında bir ya da iki boyut üzerimizde olan "bir varlık" ya da "bir topluluk" olabilir mi? Sanırım bunu hiçbir zaman bilemeyeceğiz.

Eğer Tanrı, gerçekten sonsuzluğu işaret eden bir kavramsa, o halde üç boyutlu (zaman boyutu ile dört boyutlu) evrenin dışında olmalı. Fakat buradaki asıl soru şu: Sonsuzluk ne demek? Sonsuzluk, içinde yaşadığımız uzay-zaman için geçerli bir kavram değil. Mesela şimdi size, bana ne kadar uzunlukta bir rakam yazabilirsiniz, diye sorsaydım ne cevap verirdiniz? Dünyadaki bütün duvarları, yeri ve hatta göğü doldursanız; evrendeki her taşı, her molekülü ya da her atom altı parçacığı bir sayıyla işaretleseniz ne olur? Muhakkak bir sınıra erişmeyecek misiniz? O halde sonlu bir evrende yaşayıp sonsuzluk kavramını nasıl anlayabiliriz ki? Bu nedenle, eğer gerçekten de sonsuzluk kavramına denk gelen bir tanrı varsa kesinlikle bu evrende değil!

Peki ya nerede olabilir? Mesela matematik evreninde olabilir mi? Matematik evreni, içinde yaşadığımız evrenin temel fizik kurallarını açıklamamızda bize yardımcı olabilen, kendine has yapısı gereği evrenimizle kimi zaman kesişen kimi zamansa çelişen bambaşka bir evren. Eksi iki elmayla eksi iki elmayı topladığınızda dört elmanızın olduğu fantastik bir kurgu! Eğer gerçekten sonsuzluk diye bir şey varsa, işte orada olmalı!

Temel fizik yasalarının matematiksel döngülerle oluşturulduğunu düşünürsek, Tanrı'nın da matematik evreninde bulunduğuna kanıt göstermiş oluruz belki ancak bu sefer de, matematik evreninin sonsuzluğundan dolayı Tanrı'nın sonsuz bir güce sahip olduğunu kabul ederiz ki bu da şu ana dek öğrendiğimiz bütün kurallarla çelişen bir durumu ortaya koyar.

"Sonsuz güç" kavramı, belirli limitleri olan bir gücün zamansal anlamdaki sonsuzluğunu mu ifade eder; yoksa gücün kendisinin bir sınırı olmadığını mı? Sınırlı evrenimizde her ikisinin de mümkün olmadığını biliyoruz. Örneğin bir yıldız, nükleer enerjisini dışarıya ısı ve ışık olarak saçarken başka dünyalara ya da başka yıldızlara hayat verir ve enerjisinin form değiştirerek kendisinden uzaklaşmasından dolayı gün be gün zayıflar. O halde Tanrı da evreni yaratırken, kendi enerjisinin bir kısmını evrene aktarmış ve tekil halinde olduğundan daha zayıf düşmüş olabilir mi?

Diyelim ki Tanrı için böyle bir durum söz konusu değil; o her daim sonsuz bir kudrete ve yaratma gücüne sahip. Peki ya gücünün sınırları olmayan bir Tanrı kendini yok edebilir mi? (Tabii önce istemesi lazım; sonuçta istemek başarmanın yarısı) Belli ki yok edemez çünkü sonsuz kudretteki bir varlığın kendisini yok etmesi için yine sonsuz bir güce ihtiyacı vardır. Sonsuz bir gücü yok etmek için harcayacağı sonsuz güç, onun kendisini yok etmesi için yetmeyecektir. Bu tıpkı, aynı hızda, aynı momentte ve aynı kütledeki iki cismin birbiriyle çarpışmasına benzer. Bu, her anlamda birbirinin aynısı olan iki cisim tam orta noktada buluştuklarında duracaklardır çünkü birbirlerine etki eden kuvvetler aynıdır ve sonuç durağanlıktır.

O halde Tanrı kendini yok etmek için gücünü kullanmaya çalıştığında bizim "sonsuz" diye nitelendirdiğimiz ve birbirinin aynısı olan güçlerin yapabileceği tek şey "durağanlık" yaratmak olacaktır. Yani, Tanrı'ya bir şey olmaz arkadaşlar. Bu arada, acaba bazılarımızdaki intihar meyili Tanrı'nın kendini yok etme isteğinden mi gelmektedir? Bunu da bir köşeye koyalım böyle.

Tanrıyla ilgili -bence- çok değerli olan bu soruları cevaplayabildiğimiz bir gün gelecek mi bilmiyorum ancak şu an tam anlamıyla cevaplayamadığımız için bu kavramı çok fazla kurcalamaya gerek olmadığı kanaatindeyim. Bu nedenle isteyen inansın, istemeyen inanmasın. Biz kendi işimize bakalım.

S.A.