12 Kasım 2014 Çarşamba

Uyuyan Güzel: Rosalia Lombardo


  Bugün Facebook'ta ilginç bir paylaşıma rastladım: Rosalia Lombardo. Rosalia Lombardo, İtalyan General Mario Lombardo'nun 1920 yılında, henüz iki yaşındayken İspanyol Gribi'nden ölen küçük kızı.

capuchin yeraltı mezarları  İspanyol Gribi, 1918-1920 yılları arasında, tüm dünyada hızla yayılmış ve 50 ila 100 milyon kadar insanın ölümüne yol açmış bir grip salgını. İspanyol Gribi olarak anılmasının sebebi ise hastalığın İspanya merkezli olması değil, I. Dünya Savaşı sırasında patlayan salgının ilk kez İspanyol kamuoyunda konuşulmaya başlanmış olması. İspanya savaşa katılmadığından, kamuoyuna askeri bir sansür uygulamamış ve hastalığın tehlikeli bir salgına dönüştüğüne dair ilk tartışmalar İspanyol kamuoyunda başlamış.

  Her neyse, tesadüfi bir şekilde, Rosalia Lombardo isimli küçük kızcağız da hastalığın can aldığı yıllar arasında (1918-1920) yaşamış. Kızının ölümüne dayanamayan babası ise kızının cesedini mumyalatmaya karar vermiş ve Sicilyalı tahnitçi (ölüleri, bozulmaması için mumyalayan ya da ilaçlayan kişi) Dr. Alfredo Salafia'dan bu işi yapmasını istemiş. Dr. Alfredo Salafia, çürümeyi engellemek için Rosalia'nın vücuduna çeşitli karışımlar enjekte etmiş ve küçük kızın bedenini mumyalayıp camdan bir sandığın içine yerleştirmiş. Kimseye söylemediği bu gizemli karışım, Rosalia'nın bedenini tam 90 yıl boyunca neredeyse mükemmel şekilde diri tutmuş ve arkeologların yıllar süren araştırmalarına rağmen karışımın içeriği tam olarak keşfedilememiş.


  Lakin 2009 yılında, Palermo'da yer alan Capuchin Yeraltı Mezarları görevlisi Piombino Mascali, şans eseri Dr. Alfredo Salafia'nın el yazmalarına rastlayınca karışımın sırrı çözülmüş. Karışımda yer alan formalin bakterileri öldürürken gliserin vücudu nemli tutmuş -ya da daha doğru bir tabirle vücudun çok fazla kurumasının önüne geçmiş-, salisik asit mantar oluşumunu engellemiş ve çinko tuzu da bedenin taşlaşmasını sağlamış.

  Basit ama zekice hazırlanan bu karışım sayesinde Rosalia'nın bedeni hâlâ oldukça canlı. Üstelik yeni yapılan kabinin bakteri ve mantarları engelleyen teknolojisi ve ışığın etkilerini kıran film kaplı camı sayesinde Uyuyan Güzel Rosalia'nın bedeni daha yıllar boyunca canlı tutulabilecek.

  Yeri gelmişken son bir konuya daha değineyim: Gün geçmiyor ki Rosalia gibi alışılagelmişin dışındaki durumlar için şehir efsaneleri üretilmesin. Çeşitli zaman aralıklarında çekilen video ve fotoğraflara göre, Rosalia'nın gözleri bazen açılıyor. Alttaki videoda da görebileceğiniz üzere, iki saatlik bir periotta çekilen bu fotoğraflarda Rosalia'nın gözlerini hem açık hem de kapalı olarak görmek mümkün. Bu ürkütücü fenomenin ise 
Dario Piombino Mascali'ye göre oldukça basit bir açıklaması var: Tamamiyle, yan taraftaki pencerelerden içeri giren ve gün içinde açısı değişen ışığın neden olduğu bir göz yanılsaması. Zaten Rosalia'nın gözleri hiçbir zaman tam olarak kapalı olmadığından ışığın neden olduğu böyle bir etkinin, önce basit bir kuruntuya sonrasında ise genel bir yanılsamaya dönüşmesi oldukça normal.


Rosalia Lombardo gözlerini açıyor!

Kaynaklar: Vikipedi / Rosalia Lombardo   -   Vikipedi / İspanyol Gribi   -   Why Does This Mummy Appear To Open And Close Her Eyes?

20 Ekim 2014 Pazartesi

Kader




Kader nedir? Doğum anımızdan –hatta anne karnındayken- başlayıp ölüm anımıza kadar peşimizi bırakmayan ve metafizik bir güç veya daha dar anlamıyla bir tanrı tarafından belirlenmiş bir yol mudur? Yoksa sadece insanların uydurduğu deli saçması bir olgu mu?

Bazı insanlar hayatlarına kader inancı ile devam ederken bazıları bu inancı tamamen reddediyor ya da kader inancına şüpheci yaklaşarak orta-merkezci bir konumda durmaya çalışıyor. Lâkin, kader inancının neresinde dururlarsa dursunlar hemen herkesin bu konuda merak ettiği bir şeyler olduğunu düşünüyorum.

Geçen gün bu konu üzerinde düşünürken fark ettim ki kader dediğimiz şey ne tanrı yazgısı olan bir düzen ne de ilkel insanların sığınmak için buldukları bir liman. Kader diye tabir ettiğimiz şey, dünya üzerinde yaşayan her canlıyı birbirine bağlayan karma karışık bir süreç –aslında bakarsanız evrendeki canlı-cansız tüm varlıkları birbirine bağlayan bir süreç ancak konuyu daha da karmaşık bir hale getirmemek için bunu görmezden geliyorum-. Öyle ki kimi zaman bu sürece doğrudan müdahale edebiliyorken kimi zaman olduğumuz gibi sürecin dışına itiliyoruz.

Kaderi bir yol olarak düşünün; tıpkı yapraklarından arınmış bir ağacın dalları gibi farklı kollara ayrılan ve diğer kollarla bağlantılı olan bir yol. Yürümekte olduğunuz yol sizin hayatınızı; diğer yollar ise başkalarının hayatlarını temsil ediyor. Siz isteseniz de istemeseniz de birilerinin hayatları sizinkiyle kesişiyor, dolayısıyla siz de bundan etkileniyorsunuz.

Aynı şekilde siz de başkalarının hayatlarına giriyorsunuz ve böylelikle yolunuz daha fazla yol ile kesişiyor ve hayatınızın çok daha karmaşık bir hale gelmesine neden oluyor. Siz bazı insanları hayatınızdan çıkarsanız ya da onlardan uzak kalsanız bile, yollar bir kez kesiştiğinden her arkanıza dönüp baktığınızda, o insanların sizde bıraktıkları izleri hâlâ görüyor ve yaşıyorsunuz.

Aslında bakarsanız durum, göründüğünden biraz daha karışık; çünkü yaşantınızdaki insanların başka insanlarla olan ilişkileri, hayatınıza farklı insanların da dolaylı yoldan müdahil olması demek oluyor. Bu ise, çevrenizdekilerin ne kadar çok bağlantısı varsa sizin de o kadar çok -dolaylı- bağlantınız olduğu anlamına geliyor. Ayrıca dolaylı bağlantılarınızın hayatlarındaki insanlar da aynı şekilde size bağlılar -çok yakın olmasalar bile-. Şimdi yolların ne kadar karmaşıklaştığını gördünüz mü?

Her yol, bizi bir başka noktaya taşırken aynı zamanda başka hayatlar üzerinde de etki etmemize neden oluyor. Kimi zaman hayatımız başka hayatlarla kesişirken kimi zaman bambaşka hayatları uzaktan etkiliyor. Eğer başka birinin yoluna müdahale ederken o yolda bir çatlak oluşturursanız, müdahil olduğunuz kişi bu çatlaktan içeri düşebilir ve bu olurken bağlantılı olduğu diğer insanları da kendisiyle birlikte götürebilir. Yani, eğer birine kötülük ederseniz o da bir başkasına edecektir. Dolayısıyla, sizin yalnızca bir kişiye ettiğiniz kötülük, kelebek etkisi gereği, başka hayatları da etkileyecektir. Yolların tümü karmaşık ve bağlantılı olduğundan yaptığınız şey bir gün gelip sizi de bulabilir.

İşte, kader bu: Bizim seçimlerimiz ve bu seçimlerin başkalarına doğrudan ya da dolaylı etkileri ile başkalarının seçimleri ve bu seçimlerin bize doğrudan ya da dolaylı etkileri. Kaderimiz; bizim seçimlerimiz ile başkalarının seçimleri üzerine kurulu. Bu yüzden yaptığımız en ufak bir hareketin bedelini başka hayatlar ödüyor olabilir. Bunu unutmazsak dünya daha güzel bir yer olabilir.

18 Eylül 2014 Perşembe

Tanrının Yalnızlığı

neden yaratıldık

  İlâh olan; yani tek olan, daha dünya ya da evren yokken, insanoğlunun canlı, cansız ya da metafizik olarak tanımladıkları henüz yaratılmamışken vardı. Henüz zaman, mekân ve varlık bilinmiyordu. Bunları ilâh olanın kendisi de bilmiyordu.

  İlâh olan kendi varlığını sorguluyordu; nerede olduğunu, orada ne kadar zamandır olduğunu, kendisi dışında bir başka varlığın olup olmadığını. Etrafta başka birileri yok gibiydi. Kimse onunla ilgilenmiyor, onunla konuşmuyor ve hatta görünmüyordu bile. Bu nedenle ilk olarak yalnızlığı öğrendi ilâh olan. Yalnızlık, bilinmeyenin içinde bir başına olmak ve mücadelenin yükünü tek başına çekmekti.

  Bir an için yalnız başına kalmanın çaresizliğini hissetti ilâh olan, çaresizliğin ne olduğunu öğrendi. Sonra büyük bir öfke belirdi içinde. Çünkü ne yapacağını bilemediğini düşündü bir an için. Çaresizlik öfkeyi doğurmuştu adeta. Fakat içinde bir yerlerde, kötü olarak addettiği bu hislerin tam zıddının olduğunu da keşfetti. Çaresizlik yerini umuda bıraktı; öfke ise sevince.

  Umut, dayanma gücü vermişti ona. Ayrıca yalnızlığını yıkma cesaretini ve içindeki bilgeliğe ulaşma azmini de. Kendi içine döndü yavaşça, önce bir ayna yarattı ve kendisini görmek istedi fakat ayna boştu. Çünkü o aslında hiçbir şeydi, aynı zamanda da her şey.

  Sonra zamanı düşündü; bilgisi ve düşünceleri onu geçmişinin sonsuzluğuna götürdü fakat aynı zamanda onu an’a getirdi. Sonsuz zaman kadar yaşamış olanın bilgisine sahipti; lakin hiçbir şey eskimediğinden ya da değişmediğinden geçmişten bahsedebilmek imkânsızdı.

  Mekânı düşündü ilâh olan, ne bir yerdeydi ne de hiçbir yerde. Varlığını taşıyanın büyüklüğü önemli değildi zira o her yerdeydi aynı zamanda da hiçbir yerde. İlk olarak zamanı yarattı ve kendi varlığının bilincine vardı. Zaman ilerliyordu ve akıp giden her an zihninden geçen düşünceler değişiyordu. Zamandan sonra ise mekânı yarattı ve düşünsel varlığı vücut buldu ancak bunlar yeterli değildi; bilinmek, keşfedilmek istiyordu ilâh olan çünkü kudreti, başkaları tarafından görülmedikçe hiçbir önem arz etmiyordu.

  Neden sonra tekrar kendini düşündü ilâh olan. Özüne kadar indi, varlığının farkına vardı ve iğne ucu kadar bir noktadan parlayarak dört bir yana dağıldı. Adeta bilgisi kendisinden taşmıştı. Yarattığının her bir noktasına varıp o noktayı şekillendirdi. Hem en mükemmeli oynadı hem de en kusurluyu. İşte bu dengeydi.

17 Eylül 2014 Çarşamba

Doğal Yaşam ve Hayvan Hakları Sorunsalı

  Geçmişten bugüne, canlıların doğa yasalarının izin verdiği şekilde oluşum, gelişim ve ölüm süreçlerine bakarsak yaşam için gerekli olan enerjinin doğada her zaman mevcut olduğu sonucuna ulaşırız. Üstelik bu enerji hiçbir zaman azalmaz veya artmaz. Yani her canlı varlık evrende bir enerjiyi temsil eder ve bu varlık yok olsa bile enerjisi evrende var olmaya devam eder.

  Einstein’ın, evrenin genişlemediğini ve durağan olduğunu ifade eden “kozmolojik sabit” terimi daha sonra Hubble’ın yaptığı gözlemler neticesinde yalanlanmış olsa da evrendeki toplam enerji miktarını “kozmolojik sabit” ile açıklayabiliriz gibi gözüküyor. Örneğin bir yıldız, yaşamı boyunca evrene ısı ve ışık yayarak çekirdeğindeki yakıtı azaltır. Yakıtı bittiğinde ise infilâk eder ve dış katmanlarını uzaya doğru savurur. Savrulan tüm gaz, toz ve diğer bileşenler başka bir yerde, kütle çekimi etkisiyle bir araya gelir ve yeni bir yıldız doğar. Daha basit bir örnek vermek gerekirse; yeryüzünde bulunan su, ısının etkisiyle buharlaşır ve gökyüzüne yükselir. Burada yeterli derecede soğuma gerçekleştikten sonra yoğunlaşır ve yağmur olarak tekrar yere iner. İşte, evrendeki tüm yaşamın özeti de kısaca budur, yani döngü.

  Hepimiz kısır bir döngünün içindeyiz aslında; doğa bizim besin kaynağımız biz de doğanın. Tıpkı Şener Şen’in, Eşkıya’da söylediği gibi: “Korkma sadece toprağa gideceksin... Sonra toprak olacaksın... Sonra sularla birlikte bir çiçeğin bedenine yürüyeceksin... Oradan özüne ulaşacaksın... Çiçeğin özüne bir arı konacak... Belki... Belki o arı ben olacağım.” Reenkarnasyona inanmayan?

  Peki, ben bu kadar şeyi neden anlattım, niçin anlattım? Aslında mevzumuz hayvan hakları ve hayvanların yenilip yenilemeyeceği sorunsalı. Artık, evrene göre hepimizin birer enerji olduğunu ve bir ölümün bir yaşam getirdiğini öğrendiğinize göre hayvan hakları konusuna "işin doğası" gereği yaklaşabiliriz.

  Doğada görebileceğiniz üzere vahşi hayvanlar diğer hayvanları avlayarak besleniyor ve hayatlarına devam ediyorlar. Yani bir canlı varlık enerji değiştirerek diğer canlı varlığa hayat veriyor. Büyük balıklar küçük balıkları, aslanlar antilopları, örümcekler sinekleri, bakteriler ve tenyalar bağırsaklardaki atıkları yiyerek hayatta kalıyor. O halde, işin doğası gereği hayvanları avlayarak onları kendimiz için birer besine dönüştürmemizde hiçbir sakınca yok değil mi? Çünkü doğal yaşam bunu gerektiriyor. Ayrıca insanlığın ilk çağlarında da canlı doğamız gereği avlanıyor ve bu sayede hayatta kalıyorduk.

  Peki, insanların hayvanlar üzerinde tam denetim sağlamaları ve hayvanlardan diledikleri gibi yararlanmaları doğal mıdır? Şirketlere “yasal dayanak” sağlayan kanunlar, sırf besicilik pazarının daha da büyümesi için hayvanların işkence altında kalıyor olmalarına ne kadar daha göz yumacak? GDO’lu besinlerle hızlıca büyütülen ve antidepresanla sakinleştirilen tavuklar, hızlı kilo alması ya da çabucak süt vermesi için gövdelerinden midelerine açılan delik sayesinde alelacele beslenen inekler (henüz Türkiye’de yok), dayak ve çeşitli ceza yöntemleriyle eğitilen sirk hayvanları, varlığı bile birçok insan için tartışma konusu olan Yunus Parkları ve niceleri… Peki ya sırf eğlence veya lüks giyim için avlanan hayvanlar?

  Bana kalırsa, doğamız gereği, et ile beslenmemizde bir sakınca yok ancak bu etin ne şekilde sağlandığı ve hayvanların hangi koşullarda yetiştirildiği önemli. Hayvanların lüks ya da eğlence amaçlı avlanmasına ise kesinlikle tahammülüm yok. Tabii aynı şekilde bilim adına hayvanları korkunç deneylere maruz bırakan insanlara da.

  Son olarak Çin’de köpek eti yenmesiyle ilgili konuya da değinmek istiyorum. Her ne kadar bu konu, duyulduğunda dünya çapında yankı uyandırıp hayvan hakları derneklerini harekete geçirmiş olsa da bu konuyu tartışmanın çok anlamsız olduğunu düşünüyorum. Eğer siz anlamlı olduğunu düşünüyorsanız o zaman bazı sorularıma kulak verin:

  - Bir hayvan türünün yenilip yenilemeyeceğine kim karar veriyor?

  - Bizim kırmızı et gözüyle baktığımız ineğe tapınan insanlar var, o halde onları neden dinlemiyoruz? 

  - Hayvan hakları dernekleri köpek etinin tüketilmesine neden karşılar ve medya neden et üretimi yapan şirketlerin pisliklerini göstermek yerine ta Çin’deki bir olayla ilgileniyor?

   Hayat sorgulayınca güzel. Esen kalın.




17 Haziran 2013 Pazartesi

Trevi Çeşmesi

üçyol çeşmesi
  
  Bu yazıda sizlerle ilginç; belki de daha önce hiç denenmemiş bir şey yapmak istiyorum: Bir bilinmeze yolculuk etmek. Roma’da Poli Sarayı’nın tam kenarında bulunan Klasik ve Barok karışımı olarak yapılmış, dünyadaki en ünlü çeşmelerden birisi olan Fontana di Trevi’yi mutlaka duymuşsunuzdur. Daha önce gitmediyseniz benimle gelin ve sizi küçük, hayali bir yolculuğa çıkarayım.

  İşte başlıyoruz. Şimdi iyi dinleyin, yoğunlaşmak zorundasınız! Beşten bire kadar sayacağım ve kendinizi rahatlamış, hikâyeye yoğunlaşmış hissedeceksiniz. Beş; göz kapaklarınız iyice açılıyor. Dört; hikâyemi sabırsızlıkla bekliyorsunuz. Üç; yoğunlaşma çabanız gittikçe derinleşiyor. İki; artık elimdesiniz. Bir; şu an Roma’dasınız.

  Saat 12’yi geçeli çok olmamış ki Roma’nın gri, taşlı yollarının yarısında hala güneş var. Bu nedenle siz yolun diğer yarısından yürüyorsunuz. Pencerelerinde zarif demir parmaklıklar bulunan üç-dört katlı beyaz evlerin bulunduğu sokakta ilerlerken, sanatın ve mimarinin bu sokakta iç içe geçtiğini fark ediyorsunuz. Yollar öylesine düzenli ve temiz ki; ne bir çöp yığınına ne de gökyüzünü ortadan ikiye böler gibi asılı duran, karmakarışık elektrik kablolarına rast geliyorsunuz. Bir de sağlı sollu park edilmiş şu küçük otomobiller olmasa…

  Geç de olsa, sokak lambalarının binaların üzerlerinde bulunduğunu fark ediyorsunuz. Tıpkı filmlerde olduğu gibi, siyah, süslemeli sokak lambaları… Şehrin dokusuna ise diyecek bir şey yok; gri taşlı yollar, sarı, turuncu ve beyaz gibi insanın içini açan renklerde binalar, farklı renk ve ebatlarda kapılar ve pencereler, son olarak da ara ara gördüğünüz satıcılar. Bir de şu sağlı sollu park edilmiş küçük otomobiller olmasa… Az önce bir tanesinden yansıyan güneş ışığı gözünüzü deldi de geçti ya…

  Bir dört yol ağzına geldiniz. Karşıdan gelen kalabalığa bakılacak olursa önemli bir yere gelmiş olmalısınız. Hız kesmeden devam ediyorsunuz; sol köşedeki "Snack Bar"da oturan teyze size doğru bakıyor. Bir iki insanla daha göz göze geldiniz. Hava oldukça sıcak, çantanızdan bir şişe su çıkarıp lıkır lıkır içiyorsunuz.

  Kalabalığa karışmaya bir iki adım kaldı. Yüzünüzde hafif bir esinti hissedeceksiniz. Ancak bu rüzgârın değil; kalabalığın getirdiği esinti olacak. O halde hazırsınız; kalabalığın içine daldınız. Yer yer boşluklar var; tıpkı Türkiye’deki halk pazarlarında olduğu gibi. Boşlukları geçerek ilerliyorsunuz. Önünüzdeki yol koca bir alana açılıyor ya da en azından öyle görünüyor.

  Sokağın kenarındaki son dükkânı da geçtikten sonra kocaman zannettiğiniz alana geldiniz. O kadar da büyük değilmiş sanırım; fakat oldukça kalabalık. Sağ köşede kalan binaya çarptı gözünüz. Ortalarında Ayçiçeğine benzer bir figür taşıyan iki melek, binanın sivri köşesinde duruyor. Tabii Roma’dasınız, melek figürlerine artık alışık olmalısınız.

  Orta alana doğru ilerliyorsunuz. Güneş burada iyice hissedilir oldu ancak güneş gözlüklerinizi takma zamanı değil. Öyle ya, dünyanın en ünlü çeşmelerinden birinin önündesiniz; biraz geriye doğru çekilin ve izleyin. Şimdi kalabalığın arasından sıyrıldınız ve çeşmenin hemen dibine yerleştiniz. Etraftaki insanlar çeşitli dillerde konuşup çeşmeyi işaret ediyorlar. Solda ise bir turist rehberi, İngilizce olarak çeşmenin tarihi hakkında bilgi veriyor. Siz de biraz kulak kabartıyorsunuz; hikayeye göre Roma ordusu savaştan dönerken uzun bir süre su bulamamış. Derken karşılarına çıkan çok güzel bir kız, eğer bulundukları yeri kazırlarsa su çıkacağını söylemiş.

  Sağınızda kalan Japon gezginler pek de oralı değiller anlaşılan. Ellerinde bir fotoğraf makinesi, her açıdan çeşmenin fotoğrafını çekiyorlar. Belki de Japon değil; Çinlidir ha? Belki de bu ünlü çeşmeyi taklit edeceklerdir?

  Biraz geriye çekilip yapıyı incelemenin vakti artık gelmiş olmalı. Yarım dairelik bir alanda kurulu olan çeşme, Barok tarzı bir binanın hemen önünde duruyor. Yapıya soğuk, taş grisi renkler hakim. Binanın orta kısmında, ayrıca çeşmenin hemen üzerinde, vücudunun üst kısmını tüm çıplaklığıyla görebildiğimiz güçlü bir Tanrı figürü, deniz kabuğunun içinde ayakta duruyor. Beline sarılmış büyük bir peştamal yerlere değiyor. Hemen altında, sağında ve solunda olmak üzere iki tane kanatlı at şahlanıyor. Kanatlı atların yanlarında çırılçıplak iki erkek figürü hemen göze çarpıyor. Sağda duran adam, atı dizginlemek için epey uğraşıyor; soldaki ise bir eliyle atın yelesini kavramış, diğer eliyle de üflediği deniz kabuğunu tutuyor.

  Tanrı figürünün hemen arkasında, dört kolon ile ayakta duruyor gibi gözüken, duvara gömme bir yarım kubbe bulunuyor. Kubbenin solunda ve sağında ise iki kadın figürü… Kadınların hemen üzerinde ise Roma askerlerinin alanı kazıdığını gösteren kabartmalar bulunuyor.

  Oldukça yorucu değil mi, böyle bir mimari şaheseri bir baştan bir başa incelemek. Etrafa tekrar kulak kabartma zamanı. Hemen solunuzda bulunan bir çift havuza para atma geleneğinden bahsediyor. Güya havuza arkanızı dönüp sol elinizle para atarsanız Roma’ya tekrar gelecekmişsiniz. Denemeye değer belki… Yavaşça havuza arkanızı dönüyorsunuz; fakat bunu yaparken koca bir kalabalıkla göz göze geldiğiniz için biraz utanıyorsunuz. Daha sonra sizden cesaret alan birkaç kişinin de aynı şeyi yaptığını görünce biraz güleceksiniz. Ancak şimdi gülme sırası değil; sol cebinizde bulunan bozukluklara uzandınız ve elinize gelen parayı alarak havuza doğru fırlattınız. Belki de gerçekten işe yarar he? Bunu nasıl anlayabilirsiniz? Çok basit, eğer bu yazıya tekrar dönerseniz işe yaramış demektir.

2 Nisan 2013 Salı

Kedi, Ejderha ve Kartvizit

  Bir zamanlar üç oğlu olan bir değirmenci varmış. Değirmenci büyük oğluna değirmenini, ortanca oğluna eşeğini, küçük oğluna da kedisini miras bırakmış. Değirmenci öldüğünde miras yerini bulmuş; ancak küçük oğlu bu duruma çok üzülmüş. "Kedi ne işine yarar ki insanın?" diye yakınmış, "Pişirip yiyemezsin bile." Kedi bunu duymuş ve hemen cevap vermiş: "Böyle düşünmeyin efendim. Eğer bana balık tutmayı öğretirseniz kötü bir mirasa sahip olmadığınızı görürsünüz."

  Şaşkınlıktan ağzı bir karış açık kalan çocuk, kedinin isteğini yerine getirmiş. Onu köyün yakınlarındaki bir göle götürüp orada balık tutmayı öğretmiş. Kedi bunun üzerine efendisinden bir hafta süre istemiş. İki gün boyunca balık tutan kedi, yakaladıklarını su dolu bir kovanın içinde tutmuş. Balıkları efendisine değil, kente yakın yerde kurulan büyük bir pazara götürüp satmış. Kazandığı parayla şehirdeki bir ofsete gidip efendisi için kartvizit bastırmış.

  Kedi eve dönerken kartvizitleri her yana dağıtmış. Eve döndüğünde ise kartvizitleri efendisine göstermiş. "Ejderha avcısı mı? Delirdin mi sen, ne yaptığını zannediyorsun?" diye çıkışmış kartvizitleri gören çocuk. "Bana güvenin efendim, sizden biraz daha zaman istiyorum. Neler olacağını göreceksiniz." Çocuk, kızgınlıkla kartvizitleri yerlere saçmış ve şöyle demiş: "Zaman mı vereyim? Zaman versem ne olacak ki? Git ve bir daha karşıma çıkma!"

  Evden kovulan kedi, doğruca şehre giderek kralı görmek istediğini söylemiş. Kediyi kralın huzuruna çıkarmışlar. "Kralım, çok üzgün olduğunuzu duydum. Kızınız, Asabi Ejderha’nın ininde esir tutuluyormuş; ama merak etmeyin, size güzel haberlerle geldim." Kedi, cebinden çıkardığı kartviziti krala sunmuş ve kendisinin, efendisi tarafından bizzat yollandığını söylemiş.

  Ertesi gün kral, birkaç şövalyesini değirmencinin oğluna yollamış. Kapıdaki şövalyeleri gören çocuk oldukça şaşırmış. Ne için geldiklerini duyunca daha da şaşırmış. "Ama nasıl olur? Bir yanlışlık olmalı. O kişi ben değilim." diye yakarmış çocuk; ancak şövalyeleri ikna edememiş. "Buraya gelene kadar seni herkese sorduk. Kartvizit yaptırıp her yana dağıtmışsın. Ya kralın kızını kurtarırsın ya da kralımız seni darağacına yollar!"

  Çaresiz kalan çocuk ejderhanın inine giden yolu tutmuş. Ejderhanın inine vardığında korka korka içeri girmiş. Ejderha çocuğu fark edince havalanmış. Çocuk, büyük bir kayanın ardına saklanmış; ancak ejderha sıcak nefesiyle bir kez üfleyerek kayayı eritmiş. Çocuk korktuğunu belli etmemeye çalışarak kılıcını çekmiş. Ejderha tam çocuğa davranacakken kedi çıkagelmiş: "Durun efendim, durun! Bu küçük ejderhayla uğraşmayın!" Kibriyle de ünlü ejderha, ayakları altında dolaşan minik kediye bakmış ve şöyle demiş: "Küçük mü? Yoksa sen kendini büyük mü zannediyorsun; dişimin kovuğunu bile dolduramayacakken?" Kedi cevap vermiş: "Hayır, efendi ejderha. Ben demiyorum; dağların ötesindeki ejderha diyor. Dediğine göre senin anneni yemiş, tabii babanı da… Artık şehirdeki hiç kimse senden korkmuyor, hepsi gidip diğer ejderhaya kurban veriyorlar." Bunu duyan kibirli ejderha çok sinirlenmiş. Ben ona gününü gösteririm, deyip oradan ayrılmış.

  Ejderha, dağların arkasındakiyle savaşmış ve ağır yara alıp ölmüş. Prenses kendisini kurtaran çocuğa âşık olmuş ve onunla evlenmek istediğini söylemiş. Prenses ve değirmencinin oğlu, görkemli bir törenle evlenmişler ve kral onlar için muhteşem bir saray yavrusu yaptırmış. Değirmencinin oğlu, kedisine sarayın en güzel odasını vermiş. Düğünden sonra efendisinin yanına gelen kedi ise efendisine şu efsane sözleri söylemiş: "Dedim dedim bana inanmadınız. Bak ne oldu şimdi?"

6 Şubat 2013 Çarşamba

KIRMIZI BAŞLIKLI KIZ


  Bir varmış bir yokmuş; evvel zaman içinde kalbur zaman içinde bir kız yaşarmış. Bu kızın kırmızı bir başlığı varmış; bu nedenle ona Kırmızı Başlıklı Kız derlermiş.

  Kırmızı Başlıklı Kız, mavi gözlü, sarı saçlı, sevimli mi sevimli minik bir kızmış. Köyün erkek çocukları ondan çok hoşlanırlarmış. Hatta o kadar hoşlanırlarmış ki mahalle maçlarına sadece bu kızı çağırırlarmış. Kız her ne kadar futboldan anlamasa bile her maçta en az altı gol atarmış.

  Kırmızı Başlıklı Kız, her hafta sonu maçtan sonra ananesine gidermiş. Her gittiğinde ananesine, annesinin yaptığı susamlı böreklerden ve çaylı çöreklerden götürürmüş. Evinden ananesine giden yol çok ıssız olduğundan da kırmızı başlığını takarmış. Kırmızı başlık bu kızı görünmez kılarmış.

  Günlerden bir gün, civarın en tehlikeli kurdu olan Tenya’nın kulağına sihirli kırmızı başlığın haberi çalınmış. Ağzı kulaklarına varan kurt için kızı yakalamak en kolay işmiş. Fakat kız görünmez olduğundan bu konu üzerine düşünmesi gerekmiş.

  Günler öncesinden planlarını hazırlayan hain kurt, akrabası Çakal Coyote’ye giderek durumu anlatmış. Acme’nin reklam ve halkla ilişkiler müdürü olan Coyote onun için bir şeyler ayarlamış: Görünürlük tozu ve bir tonluk ağırlık.

  Kurt, bir gece önceden Koyunyolu’na gitmiş ve kullanım kılavuzlarına bakarak görünürlük tozu ile bir tonluk ağırlığı kurmuş. Ertesi gün, öğle sularında yoldan geçen Kırmızı Başlıklı Kız, görünürlük tozunun olduğu alana gelince yavaş yavaş belirmeye başlamış. Yaşlı kurt, Kırmızı Başlıklı Kız’ı görür görmez harekete geçmiş ve ağırlığın ipini serbest bırakmış. Fakat olmayan olmamış ve ağırlık olduğu yerde asılı kalmış. Olmayanların şaşkınlığını yaşayan kurt kızın peşine düşeceğine ağırlığın ipiyle oynamaya başlamış. İpi çekmiş olmamış, ağırlığa taş atmış olmamış, yukarı çıkıp ağırlığın üzerinde zıplamış yine olmamış. Bu duruma sinirlenen yaşlı kurt daha yakından bakabilmek için ağırlığın altına gelmiş ve bam! Ağırlık yaşlı kurdun üzerine düşmüş.

  Seneler Sonra…

  "Oglim," demiş genç kurdun annesi. "babani öldüren o şıllıge ders vermenin zamanı gelmiştir!" Annesinin gazıyla büyümüş olan genç kurt, kendisini dünyanın en özel, en güçlü ve en yakışıklı kurdu zannedermiş. Oidipus kompleksli yıllarında babasını öldürme hayalleri kuran o minik kurt, şimdi babasının intikamını almak isteyen cesur bir kurt olmuş.

  Genç kurt için Kırmızı Başlıklı Şıllığı avlamak zor iş değilmiş. Fakat önemli olan kızı avlamak değil, babasının uğrunda öldüğü tuzakla avlamakmış. Bu yüzden Çakal Coyote’ye gitmiş ve aynı tuzakları almış. Günler önceden yaptığı hazırlıklarla tuzakları kurmuş ve hatta minik bir tavşanın üzerinde denemiş bile.

  Baharın bitmesine az kala, günlerden Perşembe olan o gün, Kırmızı Başlıklı Kızımız ormanın içerisinden salına salına gelmekteymiş. Artık büyüdüğünden, karate dersi aldığından ve mahallede birkaç delikanlıyı devirdiğinden kendine olan güveni tammış. Bu nedenle kırmızı başlığını takmadan ilerliyormuş. Kurt, kızın ayak seslerini duyduğunda dikkat kesilmiş. Maksadı, kız görüş alanına girdiği anda ipi keserek kızın ölmesini sağlamakmış. Bıçağını hazırlamış ve ipin kenarına dayamış. Kız tam ağırlığın altına geldiğinde fark etmiş; bu kızın ne kadar güzel, uzun boylu, ince belli olduğunu… Kurt kızı görünce ip kalmış, tel kesmiş; kurdun ampul yanmış… Uluya uluya yerinden fırlayan kurt, Kırmızı Başlıklı Kız’a redifli, uyaklı bir şiir patlatıvermiş. Hayatı boyunca şiir okuyan hiçbir erkek görmeyen kız kurda vurulmuş.

  Yıllarca nefret ve intikam duygularıyla yetişen kurt, Selvi boyluyu görünce birden değişivermiş. Çıkmalarının üçüncü gününde kıza evlenme teklif etmiş ve derhal şehre inerek düğün parası biriktirmek için inşaat işçiliği yapmaya başlamış. İlk önceleri halinden memnunmuş fakat hava koşulları ağırlaştıkça işinden nefret etmeye başlamış. Kendisine türküleri arkadaş edinmiş ve çalışırken başlamış söylemeye.

  Yine günlerden bir gün, bir yapımcı bu sesi fark etmiş. Hemen imzayı atmışlar ve bizim kurt ünlü bir simaya dönüşmüş. Tabii parayı bulunca kızı falan da unutmuş. Bunu duyan Kırmızı Başlıklı Kız çok sinirlenmiş. Silahını ve bohçasını alıp İstanbul’a gitmeye karar vermiş. Dilinde İstanbul, o dükkan senin bu kahvehane benim dolaşmış. En son girdiği bir kahvehanede, "Ağalar, beyler! İstanbul neresi?" diye sorunca olanlar olmuş. Kahvehane ahalisi hep beraber ayağa kalkıp, "Gösterelim abla." demişler. Sonra kızın kafasını kahvehanenin yukarı aşağı açılan penceresinin altına sıkıştırıp eğlenmişler.

  Yakayı paçayı dağıtmış olan zavallı kızcağız son anda oradan kaçarak bir apartmana sığınmış. Apartmanın merdivenlerinde otururken dalyan gibi bir yiğit çıkagelmiş. Saçları jöleli, beyaz tişörtlü, efendi görünümlü bu adam, "Sen de kimsin?" diye sormuş. Kız elindeki fotoğrafı gösterip, "Ben Zeyno, bu da benim kocam olacak olan hayvan. Onu arıyorum." demiş ve eklemiş, "Peki ya sen kimsin?" "Ben Mehmet Ali, fakat iş arkadaşlarım Memoli derler bana."

  Hikaye burada bitmiş. Gerisini ne ben bilirim ne de beyim bilir. Bir söylentiye göre bu masaldan yola çıkılarak bir dizi, bir de film çevrilmiş ama ben görmedim, işitmedim. Hayırlısı.