18 Kasım 2014 Salı

Zaman Algısı ve Zamanı Tanımlamak

zamanda ileri gitmek


  Zamanı nasıl tanımlarsınız? Zaman, Newton'un da söylediği gibi evrendeki tüm yapılardan ayrı olarak ele alınması gereken bağımsız bir değişken midir? Bunun artık böyle olmadığı biliniyor; çünkü Newton'dan sonra dünyaya gelen bir başka dahi bize bunu kanıtladı: Einstein. Einstein'ın Özel Görelilik Kuramı'na göre zaman, üç boyutlu evrenin dışında tutulamayacak bir olgudur. Einstein bunu uzay-zaman olarak tanımlıyordu. Yani Einstein'a göre uzay ve zaman, aslında birbirlerini doğrudan etkileyen olgular.

  Bu kurama göre tüm varlıklar ve varlığın fiziki olayları izafi, yani görecelidir. Zaman, mekân ya da hareket birbirinden ayrı değerlendirilemez. Yani, evrensel olarak etrafımızda akan mutlak bir zaman dokusu yoktur; zaman, objenin hareketine göre değişkenlik gösterir. Daha iyi anlaşılması açısından Einstein'ın sözlerine kulak verelim:

  "Zaman ancak hareketle, cisim hareketle, hareket cisimle vardır. O halde; cisim, hareket ve zamandan birinin diğerine bir önceliği yoktur. Galileo'nin Görelilik Prensibi, zamanla değişmeyen hareketin göreceli olduğunu; mutlak ve tam olarak tanımlanmış bir hareketsiz halinin olamayacağını önermekteydi. Galileo'nin ortaya attığı fikre göre; dış gözlemci tarafından hareket ettiği söylenen bir gemi üzerindeki bir kimse, geminin hareketsiz olduğunu söyleyebilir."


  Görebileceğiniz üzere Einstein, zamanın, cismin ve hareketin ayrı şeyler olmadığını söyler. Cisim zamanla, zaman cisimle, mekân hareketle ve hareket mekânla alakalıdır. Dolayısıyla hareketin olmadığı bir yerde zamandan söz edilemez -çünkü mutlak hareketsizlik halinde zaman durmuştur-.

zaman dördüncü boyut  Einstein, daha sonra ortaya attığı Genel Görelilik Kuramı'yla, kütle çekimini de işin içine dahil eder. Einstein'ın Kütle Çekim Kuramı Newton'ınkinden farklıdır. Newton, kütle çekimini cisimlerin üzerine doğrudan etki eden çizgisel bir kuvvet olarak düşünmüştü ancak Einstein bundan daha farklı bir açıklama yaptı: Kütle çekimi, belli ağırlıklara sahip olan cisimlerin, uzayın dokusunu bükmelerinden kaynaklı bir çekilmedir. Tıpkı, -çok klasik bir örnek olsa da- gergin bir çarşafın üzerine konan bir kürenin çarşafı içe doğru bükmesi gibi, uzayda yer alan kütleli cisimler de uzayı içe doğru büküyorlar. Eğer çarşafın içerisine daha hafif bir küre koyarsanız bu kürenin, çarşafın büzüşen kısmına doğru ivmelendiğini görürsünüz. Aynı şekilde, evrende de daha küçük kütleli cisimler, büyük kütleli cisimlere doğru ivmelenmektedir.

  Eğer uzay ve zaman -daha önceki genel kabulün tersine- birbirinden ayrı düşünülemezse, kütleli cisimlerin uzayın dokusunda yarattığı bükme hareketi zaman için de geçerli olmalıdır. Eğer zaman bükülüyorsa evrenin her yerinde zamanın aynı şekilde aktığı düşünülemez.

  Kara delikleri mutlaka duymuşsunuzdur. Kara delikler, ağır kütleli yıldızların, ömürlerinin son aşamasında içe doğru çökmeleriyle oluşur. Eğer yıldızın kütlesi, örneğin Güneşimiz kadarsa bir kara deliğe dönüşmez; çünkü yıldızın içerisindeki elektronların dışa doğru uyguladığı basınç, kütle çekiminin neden olduğu çökme kuvvetini karşılayacaktır. Eğer daha ağır bir kütleye sahipse bir nötron yıldızına dönüşecektir. Burada kütle çekimine karşı koyan güç, elektronların yarattığı basınç değil farklı bir fiziksel etkileşimdir. Lakin yıldızın kütlesi oldukça fazlaysa, yakıtını tamamen tükettiği an içe doğru çökmesini engelleyebilecek hiçbir kuvvet kalmaz ve yıldız içe çöker. Daha ayrıntılı bilgi için: Kaynak

  Kara delikler, sıfır hacimli ve sonsuz yoğunlukta kabul edilen cisimlerdir. Kütle çekimleri o kadar fazladır ki; ışık bile bu kuvvetten kaçamaz. Eğer bir kara deliğin üzerine ışık tutuyor olsaydınız, ışığın kara deliğe doğru eğrilerek yol aldığını ve kara deliğin içinde kaybolduğunu gözlemlerdiniz. İşte, tam bu nedenle onlara kara delik diyoruz; içinden ışık bile kaçamadığı için tamamen karanlıktırlar ve onları fark etmek, hele de karanlık uzay boşluğunda fark etmek imkansızdır. Tabii onları görmenin bazı yolları var; merak ediyorsanız buraya.

kara deliklerde kütle çekimi

Olay ufku sadece 75 kilometre genişliğinde olmasına rağmen 10 güneş kütlesine sahip, dönmeyen bir kara deliğin 600 kilometre uzaklıktan simülasyon görünüşü. Bu kütlede bir kara deliğin, bu uzaklıkta yarattığı ivmelenme, Dünya yüzeyindekinin yaklaşık olarak 400 milyon katıdır - Vikipedi

  Bu kadar inanılmaz bir kütleye sahip oldukları için, tahmin edebileceğiniz gibi, uzay-zaman dokusunda yarattıkları bükülme de haliyle fazla oluyor. Bir kara delik ne kadar fazla kütleye sahipse, uzay-zamanda o kadar eğriliğe neden oluyor. Bu sebeple kütle çekimi etkisi çok fazla ve dahası, kara deliklerin etrafında akan zaman diğer uzay cisimlerinin etrafında akan zamana göre daha yavaş. Yani eğer bir kara deliğin çevresinde dolanabilseydiniz, orada geçirdiğiniz beş yıllık bir ömür; dünyadaki yedi yıllık bir ömre denk gelecekti -Bu süre tamamen kendi varsayımım, isabetli bir matematiksel hesap yapabilecek olan varsa buyursun-.

  Aynı şekilde, uzay boşluğunda hızla ivmelenme de sizi zamanda yavaşlatacaktır. Işık hızına ne kadar çok yaklaşırsanız zamanda o kadar yavaşlarsınız; çünkü zaman yavaşladıkça kalp ritimleriniz de yavaşlar, hareketleriniz ve tüm zihinsel-fiziksel fonksiyonlarınız da; ancak siz bunu fark edemezsiniz. Size göre zaman oldukça olağan şekilde akıyorken, dışarıdan bakan bir gözlemci sizin oldukça yavaş hareket ettiğinizi söyleyecektir.

  İnanılması güç şeyler gibi duruyor ancak bunların olabileceği çoktan kanıtlandı bile. 1971 yılında yapılan bir deneyde, zamanı neredeyse mükemmel bir hassasiyetle ölçebilen bir atom saati yerde hareketsiz bırakılırken bir diğeri çok yüksek hızda uçan bir jet uçağının içerisine yerleştirildi. Uçaktaki atom saati yerdekiyle karşılaştırıldığında bu iki saatin farklı işlediği görüldü. Hareket eden uçaktaki atom saati, yerdekinden saniyenin birkaç milyarda biri kadar yavaştı.

  Gördüğünüz üzere hem ivmelenme hem de kütle çekiminin zaman üzerindeki etkisi oldukça büyük. O halde Newton'un zaman konusundaki düşüncelerini çöpe atabiliriz. Zaman mutlak değil; algısaldır. Anda yaşayan ile dışarıdan bakan bir gözlemci için zamanın akış hızı birbirinden tamamen farklı olabilir ve bu farklılık, onların hareketlerine ve durumlarına ilişkin bir değişkendir.

  Zaman, üç boyutlu uzayın bir parçası olmasına rağmen, uzayda sahip olduğumuz hareket özgürlüğüne zamanda sahip değiliz. Uzayda ileri-geri, sağa-sola ya da yukarı-aşağı hareket edebiliyorken zamanda yalnızca ileri doğru hareket edebiliyoruz. Zaten zamanda geri hareket edebilme gibi bir şansımız olsaydı, yarattığımız paradokstan ötürü gelecekte var olamayabilirdik. Biraz etraflıca düşünürseniz, geçmiş zamanda yaptığımız en ufak bir hareketin bile tüm insanlık tarihini değiştirebilecek bir fırtınaya neden olabileceği çıkarımında bulunabilirsiniz. Şöyle ki; eğer zamanda geriye gidip bir arının yolunu değiştirmesine neden olursanız, arı döllemesi gereken çiçeği dölleyemeyecek. Yalnızca bir çiçeğin döllenememesi bile, seçimlerdeki tüm diğer değişimleri etkileyecek ve bunun sonucunda belki de insanlık tarihi bir nedenden dolayı çok farklı bir yere gelecek. Sizin atalarınız olması gereken kişiler ya hiç var olmayacak ya da çok farklı bir yere göç edecekler. Dolayısıyla siz hiç var olmamış ya da farklı koşullarda yaşıyor olacaksınız. Bu durumda zamanda geriye gitmenize neden olan koşullar da oluşamayacak. Dolayısıyla siz zamanda geriye gitmemiş olacaksınız. İşte bu, zamanın paradoksu.

  Zamanı, üst üste dizilmiş farklı şekil ve boyutlardaki elmalar olarak düşünün. Piramit şeklindeki bu yapının en üstündeki elma bugünü, altta kalan elmalar ise geçmişi temsil etsin. Eğer piramidin altındaki elmalardan birinin yerini değiştirecek olursanız, o elmaya göre üst üste yerleştirilmiş olan tüm elmalar çökecektir. Dolayısıyla dizilim değişmek zorunda kalacaktır. Yani zamanın tüm yapısı değişmek zorunda kalacaktır.

  Peki ya zaman algısı da neyin nesi? Zaman algımız hangi şartlar altında değişiyor? Pek çok durumda zamanı algılayış biçimimizin inanılmaz bir şekilde değiştiğine şahit olmuşsunuzdur. Mesela en sevdiğimiz oyunu oynarken ya da en sevdiğimiz diziyi izlerken, belki de en sevdiğimiz insanla otururken zamanın nasıl da geçip gittiğini anlamayız. Bize keyif veren şeyleri yaparken ya da çok meşgul olduğumuzda zaman hızlıca akıp geçer ancak bize acı veren şeyler yaşıyorken zaman geçmek bilmez. Bu, duygusal durumumuzun neden olduğu bir yanılsamadır; yani fiziksel bir gerçekliği yoktur. Bir saat, fiziksel anlamda her zaman bir saattir ancak bize günler gibi uzun gelen bir saat, bir başkası için saniyeler kadar kısa gelebilir.

  Özellikle farklı deneyimler yaşadığımız anlarda zamanın hızlıca geçip gidiyor oluşu, beynimizin o işe odaklanmış olması nedeniyle gerçekleşen bir yanılsamadır. Dolayısıyla fiziksel evrende olduğu gibi algısal anlamda da mutlak bir zaman kavramı yoktur. İnsan, iç dünyasında koca bir evren barındırır ve Einstein'den öğrendiğimiz üzere, evrenin mutlak bir zaman dokusu yoktur. Yalnız burada şöyle bir ayrıma gitmek zorundayız: Fiziksel âlemde ışık hızına yaklaştığımızda zamanda yavaşlamamıza rağmen bunu fark edemeyiz ancak söz konusu algılarımız olduğunda zamanın geçip gitmediğini söyleyebiliriz.

  Zamanda yavaş ilerlediğimiz algısını yaratan etmenler arasında kimyasal ya da doğal yollarla üretilen ve bireyin algı, düşünce, duygudurum ve motor işlevlerinde değişiklikler yaratan maddeler de sayılabilir. Bu maddeler, esrar, sihirli mantarlar ve salvia gibi uyuşturucu maddeler ya da LSD ve DMT gibi psychedelic olarak tanımlanan halüsinojen maddeler olabilir. Bu maddelerden biri kullanıldığı taktirde, zaman algısında farklı derecelerde değişiklikler gözlenir. Örneğin esrar kullanan bir kişi yirmi dakikalık bir deneyimi bir saat olarak algılarken DMT kullanan bir kişi 15 dakikalık bir deneyimi 1000 yıl olarak algılayabilir. Bu, kullanılan maddenin içerisindeki farklı kimyasal yapıların beyinde sebep oldukları etkileşim ve reaksiyonlarla ilgilidir. Kullandığınız maddenin güçlü etkisi, zaman algınızı daha önce hiç yaşamadığınız bir şekilde değiştirerek size, zamanın ötesine geçmiş olduğunuz hissini verebilir.

voyager 1 sondası
  Belki de yalnızca birkaç yüz bin yıldır var olan insanoğlu, dünyaya ya da dünyada oluşan hayata kıyasla oldukça az bir ömre sahip. Belki de bu nedenle gelişmeye, ilerlemeye ya da zamanı daha dikkatli kullanmaya uğraşıyoruz. Bazılarımız, hayatı kaçırmamak için -az uyumak pahasına- her şeye yetişmeye çalışırken bazılarımızsa zaman algısını yavaşlatarak anın tadını çıkarmaya çalışıyor. Her ne yaparsak yapalım, şu gerçek hiçbir zaman değişmiyor: Evrende, önemsenmeyecek kadar küçücük bir yerdeyiz. Dünya, 6,4 milyar kilometre uzaklıktan küçücük soluk bir nokta kadar, bir pikselin yarısı kadar gözükürken Aristo'nun, Dünya'yı Samanyolu'nun merkezine alarak kurduğu modelin ne kadar da gülünç olduğunu anlıyoruz. Belki de bu bize, insanoğlunun kibirli ve benmerkezci olduğunu gösteriyordur?

  Bu uzunca yazıyı, bir öneriyle bitirmek istiyorum. Bu şarkıyı dinleyin; ama acelenizin olmadığı bir günde yürüyüş yaparken ya da kâğıda bir şeyler çizerken ya da küçük bir taşı yontarken dinleyin. Müziğin sesini açın ve asla müziğe odaklanmayın; düşüncelere ya da yaptığınız işe odaklanın. Belki bende yarattığı "zamanın yavaşladığı" hissini sizde de yaratır.

12 Kasım 2014 Çarşamba

Uyuyan Güzel: Rosalia Lombardo


  Bugün Facebook'ta ilginç bir paylaşıma rastladım: Rosalia Lombardo. Rosalia Lombardo, İtalyan General Mario Lombardo'nun 1920 yılında, henüz iki yaşındayken İspanyol Gribi'nden ölen küçük kızı.

capuchin yeraltı mezarları  İspanyol Gribi, 1918-1920 yılları arasında, tüm dünyada hızla yayılmış ve 50 ila 100 milyon kadar insanın ölümüne yol açmış bir grip salgını. İspanyol Gribi olarak anılmasının sebebi ise hastalığın İspanya merkezli olması değil, I. Dünya Savaşı sırasında patlayan salgının ilk kez İspanyol kamuoyunda konuşulmaya başlanmış olması. İspanya savaşa katılmadığından, kamuoyuna askeri bir sansür uygulamamış ve hastalığın tehlikeli bir salgına dönüştüğüne dair ilk tartışmalar İspanyol kamuoyunda başlamış.

  Her neyse, tesadüfi bir şekilde, Rosalia Lombardo isimli küçük kızcağız da hastalığın can aldığı yıllar arasında (1918-1920) yaşamış. Kızının ölümüne dayanamayan babası ise kızının cesedini mumyalatmaya karar vermiş ve Sicilyalı tahnitçi (ölüleri, bozulmaması için mumyalayan ya da ilaçlayan kişi) Dr. Alfredo Salafia'dan bu işi yapmasını istemiş. Dr. Alfredo Salafia, çürümeyi engellemek için Rosalia'nın vücuduna çeşitli karışımlar enjekte etmiş ve küçük kızın bedenini mumyalayıp camdan bir sandığın içine yerleştirmiş. Kimseye söylemediği bu gizemli karışım, Rosalia'nın bedenini tam 90 yıl boyunca neredeyse mükemmel şekilde diri tutmuş ve arkeologların yıllar süren araştırmalarına rağmen karışımın içeriği tam olarak keşfedilememiş.


  Lakin 2009 yılında, Palermo'da yer alan Capuchin Yeraltı Mezarları görevlisi Piombino Mascali, şans eseri Dr. Alfredo Salafia'nın el yazmalarına rastlayınca karışımın sırrı çözülmüş. Karışımda yer alan formalin bakterileri öldürürken gliserin vücudu nemli tutmuş -ya da daha doğru bir tabirle vücudun çok fazla kurumasının önüne geçmiş-, salisik asit mantar oluşumunu engellemiş ve çinko tuzu da bedenin taşlaşmasını sağlamış.

  Basit ama zekice hazırlanan bu karışım sayesinde Rosalia'nın bedeni hâlâ oldukça canlı. Üstelik yeni yapılan kabinin bakteri ve mantarları engelleyen teknolojisi ve ışığın etkilerini kıran film kaplı camı sayesinde Uyuyan Güzel Rosalia'nın bedeni daha yıllar boyunca canlı tutulabilecek.

  Yeri gelmişken son bir konuya daha değineyim: Gün geçmiyor ki Rosalia gibi alışılagelmişin dışındaki durumlar için şehir efsaneleri üretilmesin. Çeşitli zaman aralıklarında çekilen video ve fotoğraflara göre, Rosalia'nın gözleri bazen açılıyor. Alttaki videoda da görebileceğiniz üzere, iki saatlik bir periotta çekilen bu fotoğraflarda Rosalia'nın gözlerini hem açık hem de kapalı olarak görmek mümkün. Bu ürkütücü fenomenin ise 
Dario Piombino Mascali'ye göre oldukça basit bir açıklaması var: Tamamiyle, yan taraftaki pencerelerden içeri giren ve gün içinde açısı değişen ışığın neden olduğu bir göz yanılsaması. Zaten Rosalia'nın gözleri hiçbir zaman tam olarak kapalı olmadığından ışığın neden olduğu böyle bir etkinin, önce basit bir kuruntuya sonrasında ise genel bir yanılsamaya dönüşmesi oldukça normal.


Rosalia Lombardo gözlerini açıyor!

Kaynaklar: Vikipedi / Rosalia Lombardo   -   Vikipedi / İspanyol Gribi   -   Why Does This Mummy Appear To Open And Close Her Eyes?

20 Ekim 2014 Pazartesi

Kader




Kader nedir? Doğum anımızdan –hatta anne karnındayken- başlayıp ölüm anımıza kadar peşimizi bırakmayan ve metafizik bir güç veya daha dar anlamıyla bir tanrı tarafından belirlenmiş bir yol mudur? Yoksa sadece insanların uydurduğu deli saçması bir olgu mu?

Bazı insanlar hayatlarına kader inancı ile devam ederken bazıları bu inancı tamamen reddediyor ya da kader inancına şüpheci yaklaşarak orta-merkezci bir konumda durmaya çalışıyor. Lâkin, kader inancının neresinde dururlarsa dursunlar hemen herkesin bu konuda merak ettiği bir şeyler olduğunu düşünüyorum.

Geçen gün bu konu üzerinde düşünürken fark ettim ki kader dediğimiz şey ne tanrı yazgısı olan bir düzen ne de ilkel insanların sığınmak için buldukları bir liman. Kader diye tabir ettiğimiz şey, dünya üzerinde yaşayan her canlıyı birbirine bağlayan karma karışık bir süreç –aslında bakarsanız evrendeki canlı-cansız tüm varlıkları birbirine bağlayan bir süreç ancak konuyu daha da karmaşık bir hale getirmemek için bunu görmezden geliyorum-. Öyle ki kimi zaman bu sürece doğrudan müdahale edebiliyorken kimi zaman olduğumuz gibi sürecin dışına itiliyoruz.

Kaderi bir yol olarak düşünün; tıpkı yapraklarından arınmış bir ağacın dalları gibi farklı kollara ayrılan ve diğer kollarla bağlantılı olan bir yol. Yürümekte olduğunuz yol sizin hayatınızı; diğer yollar ise başkalarının hayatlarını temsil ediyor. Siz isteseniz de istemeseniz de birilerinin hayatları sizinkiyle kesişiyor, dolayısıyla siz de bundan etkileniyorsunuz.

Aynı şekilde siz de başkalarının hayatlarına giriyorsunuz ve böylelikle yolunuz daha fazla yol ile kesişiyor ve hayatınızın çok daha karmaşık bir hale gelmesine neden oluyor. Siz bazı insanları hayatınızdan çıkarsanız ya da onlardan uzak kalsanız bile, yollar bir kez kesiştiğinden her arkanıza dönüp baktığınızda, o insanların sizde bıraktıkları izleri hâlâ görüyor ve yaşıyorsunuz.

Aslında bakarsanız durum, göründüğünden biraz daha karışık; çünkü yaşantınızdaki insanların başka insanlarla olan ilişkileri, hayatınıza farklı insanların da dolaylı yoldan müdahil olması demek oluyor. Bu ise, çevrenizdekilerin ne kadar çok bağlantısı varsa sizin de o kadar çok -dolaylı- bağlantınız olduğu anlamına geliyor. Ayrıca dolaylı bağlantılarınızın hayatlarındaki insanlar da aynı şekilde size bağlılar -çok yakın olmasalar bile-. Şimdi yolların ne kadar karmaşıklaştığını gördünüz mü?

Her yol, bizi bir başka noktaya taşırken aynı zamanda başka hayatlar üzerinde de etki etmemize neden oluyor. Kimi zaman hayatımız başka hayatlarla kesişirken kimi zaman bambaşka hayatları uzaktan etkiliyor. Eğer başka birinin yoluna müdahale ederken o yolda bir çatlak oluşturursanız, müdahil olduğunuz kişi bu çatlaktan içeri düşebilir ve bu olurken bağlantılı olduğu diğer insanları da kendisiyle birlikte götürebilir. Yani, eğer birine kötülük ederseniz o da bir başkasına edecektir. Dolayısıyla, sizin yalnızca bir kişiye ettiğiniz kötülük, kelebek etkisi gereği, başka hayatları da etkileyecektir. Yolların tümü karmaşık ve bağlantılı olduğundan yaptığınız şey bir gün gelip sizi de bulabilir.

İşte, kader bu: Bizim seçimlerimiz ve bu seçimlerin başkalarına doğrudan ya da dolaylı etkileri ile başkalarının seçimleri ve bu seçimlerin bize doğrudan ya da dolaylı etkileri. Kaderimiz; bizim seçimlerimiz ile başkalarının seçimleri üzerine kurulu. Bu yüzden yaptığımız en ufak bir hareketin bedelini başka hayatlar ödüyor olabilir. Bunu unutmazsak dünya daha güzel bir yer olabilir.

18 Eylül 2014 Perşembe

Tanrının Yalnızlığı

neden yaratıldık

  İlâh olan; yani tek olan, daha dünya ya da evren yokken, insanoğlunun canlı, cansız ya da metafizik olarak tanımladıkları henüz yaratılmamışken vardı. Henüz zaman, mekân ve varlık bilinmiyordu. Bunları ilâh olanın kendisi de bilmiyordu.

  İlâh olan kendi varlığını sorguluyordu; nerede olduğunu, orada ne kadar zamandır olduğunu, kendisi dışında bir başka varlığın olup olmadığını. Etrafta başka birileri yok gibiydi. Kimse onunla ilgilenmiyor, onunla konuşmuyor ve hatta görünmüyordu bile. Bu nedenle ilk olarak yalnızlığı öğrendi ilâh olan. Yalnızlık, bilinmeyenin içinde bir başına olmak ve mücadelenin yükünü tek başına çekmekti.

  Bir an için yalnız başına kalmanın çaresizliğini hissetti ilâh olan, çaresizliğin ne olduğunu öğrendi. Sonra büyük bir öfke belirdi içinde. Çünkü ne yapacağını bilemediğini düşündü bir an için. Çaresizlik öfkeyi doğurmuştu adeta. Fakat içinde bir yerlerde, kötü olarak addettiği bu hislerin tam zıddının olduğunu da keşfetti. Çaresizlik yerini umuda bıraktı; öfke ise sevince.

  Umut, dayanma gücü vermişti ona. Ayrıca yalnızlığını yıkma cesaretini ve içindeki bilgeliğe ulaşma azmini de. Kendi içine döndü yavaşça, önce bir ayna yarattı ve kendisini görmek istedi fakat ayna boştu. Çünkü o aslında hiçbir şeydi, aynı zamanda da her şey.

  Sonra zamanı düşündü; bilgisi ve düşünceleri onu geçmişinin sonsuzluğuna götürdü fakat aynı zamanda onu an’a getirdi. Sonsuz zaman kadar yaşamış olanın bilgisine sahipti; lakin hiçbir şey eskimediğinden ya da değişmediğinden geçmişten bahsedebilmek imkânsızdı.

  Mekânı düşündü ilâh olan, ne bir yerdeydi ne de hiçbir yerde. Varlığını taşıyanın büyüklüğü önemli değildi zira o her yerdeydi aynı zamanda da hiçbir yerde. İlk olarak zamanı yarattı ve kendi varlığının bilincine vardı. Zaman ilerliyordu ve akıp giden her an zihninden geçen düşünceler değişiyordu. Zamandan sonra ise mekânı yarattı ve düşünsel varlığı vücut buldu ancak bunlar yeterli değildi; bilinmek, keşfedilmek istiyordu ilâh olan çünkü kudreti, başkaları tarafından görülmedikçe hiçbir önem arz etmiyordu.

  Neden sonra tekrar kendini düşündü ilâh olan. Özüne kadar indi, varlığının farkına vardı ve iğne ucu kadar bir noktadan parlayarak dört bir yana dağıldı. Adeta bilgisi kendisinden taşmıştı. Yarattığının her bir noktasına varıp o noktayı şekillendirdi. Hem en mükemmeli oynadı hem de en kusurluyu. İşte bu dengeydi.

17 Eylül 2014 Çarşamba

Doğal Yaşam ve Hayvan Hakları Sorunsalı

  Geçmişten bugüne, canlıların doğa yasalarının izin verdiği şekilde oluşum, gelişim ve ölüm süreçlerine bakarsak yaşam için gerekli olan enerjinin doğada her zaman mevcut olduğu sonucuna ulaşırız. Üstelik bu enerji hiçbir zaman azalmaz veya artmaz. Yani her canlı varlık evrende bir enerjiyi temsil eder ve bu varlık yok olsa bile enerjisi evrende var olmaya devam eder.

  Einstein’ın, evrenin genişlemediğini ve durağan olduğunu ifade eden “kozmolojik sabit” terimi daha sonra Hubble’ın yaptığı gözlemler neticesinde yalanlanmış olsa da evrendeki toplam enerji miktarını “kozmolojik sabit” ile açıklayabiliriz gibi gözüküyor. Örneğin bir yıldız, yaşamı boyunca evrene ısı ve ışık yayarak çekirdeğindeki yakıtı azaltır. Yakıtı bittiğinde ise infilâk eder ve dış katmanlarını uzaya doğru savurur. Savrulan tüm gaz, toz ve diğer bileşenler başka bir yerde, kütle çekimi etkisiyle bir araya gelir ve yeni bir yıldız doğar. Daha basit bir örnek vermek gerekirse; yeryüzünde bulunan su, ısının etkisiyle buharlaşır ve gökyüzüne yükselir. Burada yeterli derecede soğuma gerçekleştikten sonra yoğunlaşır ve yağmur olarak tekrar yere iner. İşte, evrendeki tüm yaşamın özeti de kısaca budur, yani döngü.

  Hepimiz kısır bir döngünün içindeyiz aslında; doğa bizim besin kaynağımız biz de doğanın. Tıpkı Şener Şen’in, Eşkıya’da söylediği gibi: “Korkma sadece toprağa gideceksin... Sonra toprak olacaksın... Sonra sularla birlikte bir çiçeğin bedenine yürüyeceksin... Oradan özüne ulaşacaksın... Çiçeğin özüne bir arı konacak... Belki... Belki o arı ben olacağım.” Reenkarnasyona inanmayan?

  Peki, ben bu kadar şeyi neden anlattım, niçin anlattım? Aslında mevzumuz hayvan hakları ve hayvanların yenilip yenilemeyeceği sorunsalı. Artık, evrene göre hepimizin birer enerji olduğunu ve bir ölümün bir yaşam getirdiğini öğrendiğinize göre hayvan hakları konusuna "işin doğası" gereği yaklaşabiliriz.

  Doğada görebileceğiniz üzere vahşi hayvanlar diğer hayvanları avlayarak besleniyor ve hayatlarına devam ediyorlar. Yani bir canlı varlık enerji değiştirerek diğer canlı varlığa hayat veriyor. Büyük balıklar küçük balıkları, aslanlar antilopları, örümcekler sinekleri, bakteriler ve tenyalar bağırsaklardaki atıkları yiyerek hayatta kalıyor. O halde, işin doğası gereği hayvanları avlayarak onları kendimiz için birer besine dönüştürmemizde hiçbir sakınca yok değil mi? Çünkü doğal yaşam bunu gerektiriyor. Ayrıca insanlığın ilk çağlarında da canlı doğamız gereği avlanıyor ve bu sayede hayatta kalıyorduk.

  Peki, insanların hayvanlar üzerinde tam denetim sağlamaları ve hayvanlardan diledikleri gibi yararlanmaları doğal mıdır? Şirketlere “yasal dayanak” sağlayan kanunlar, sırf besicilik pazarının daha da büyümesi için hayvanların işkence altında kalıyor olmalarına ne kadar daha göz yumacak? GDO’lu besinlerle hızlıca büyütülen ve antidepresanla sakinleştirilen tavuklar, hızlı kilo alması ya da çabucak süt vermesi için gövdelerinden midelerine açılan delik sayesinde alelacele beslenen inekler (henüz Türkiye’de yok), dayak ve çeşitli ceza yöntemleriyle eğitilen sirk hayvanları, varlığı bile birçok insan için tartışma konusu olan Yunus Parkları ve niceleri… Peki ya sırf eğlence veya lüks giyim için avlanan hayvanlar?

  Bana kalırsa, doğamız gereği, et ile beslenmemizde bir sakınca yok ancak bu etin ne şekilde sağlandığı ve hayvanların hangi koşullarda yetiştirildiği önemli. Hayvanların lüks ya da eğlence amaçlı avlanmasına ise kesinlikle tahammülüm yok. Tabii aynı şekilde bilim adına hayvanları korkunç deneylere maruz bırakan insanlara da.

  Son olarak Çin’de köpek eti yenmesiyle ilgili konuya da değinmek istiyorum. Her ne kadar bu konu, duyulduğunda dünya çapında yankı uyandırıp hayvan hakları derneklerini harekete geçirmiş olsa da bu konuyu tartışmanın çok anlamsız olduğunu düşünüyorum. Eğer siz anlamlı olduğunu düşünüyorsanız o zaman bazı sorularıma kulak verin:

  - Bir hayvan türünün yenilip yenilemeyeceğine kim karar veriyor?

  - Bizim kırmızı et gözüyle baktığımız ineğe tapınan insanlar var, o halde onları neden dinlemiyoruz? 

  - Hayvan hakları dernekleri köpek etinin tüketilmesine neden karşılar ve medya neden et üretimi yapan şirketlerin pisliklerini göstermek yerine ta Çin’deki bir olayla ilgileniyor?

   Hayat sorgulayınca güzel. Esen kalın.




17 Haziran 2013 Pazartesi

Trevi Çeşmesi

üçyol çeşmesi
  
  Bu yazıda sizlerle ilginç; belki de daha önce hiç denenmemiş bir şey yapmak istiyorum: Bir bilinmeze yolculuk etmek. Roma’da Poli Sarayı’nın tam kenarında bulunan Klasik ve Barok karışımı olarak yapılmış, dünyadaki en ünlü çeşmelerden birisi olan Fontana di Trevi’yi mutlaka duymuşsunuzdur. Daha önce gitmediyseniz benimle gelin ve sizi küçük, hayali bir yolculuğa çıkarayım.

  İşte başlıyoruz. Şimdi iyi dinleyin, yoğunlaşmak zorundasınız! Beşten bire kadar sayacağım ve kendinizi rahatlamış, hikâyeye yoğunlaşmış hissedeceksiniz. Beş; göz kapaklarınız iyice açılıyor. Dört; hikâyemi sabırsızlıkla bekliyorsunuz. Üç; yoğunlaşma çabanız gittikçe derinleşiyor. İki; artık elimdesiniz. Bir; şu an Roma’dasınız.

  Saat 12’yi geçeli çok olmamış ki Roma’nın gri, taşlı yollarının yarısında hala güneş var. Bu nedenle siz yolun diğer yarısından yürüyorsunuz. Pencerelerinde zarif demir parmaklıklar bulunan üç-dört katlı beyaz evlerin bulunduğu sokakta ilerlerken, sanatın ve mimarinin bu sokakta iç içe geçtiğini fark ediyorsunuz. Yollar öylesine düzenli ve temiz ki; ne bir çöp yığınına ne de gökyüzünü ortadan ikiye böler gibi asılı duran, karmakarışık elektrik kablolarına rast geliyorsunuz. Bir de sağlı sollu park edilmiş şu küçük otomobiller olmasa…

  Geç de olsa, sokak lambalarının binaların üzerlerinde bulunduğunu fark ediyorsunuz. Tıpkı filmlerde olduğu gibi, siyah, süslemeli sokak lambaları… Şehrin dokusuna ise diyecek bir şey yok; gri taşlı yollar, sarı, turuncu ve beyaz gibi insanın içini açan renklerde binalar, farklı renk ve ebatlarda kapılar ve pencereler, son olarak da ara ara gördüğünüz satıcılar. Bir de şu sağlı sollu park edilmiş küçük otomobiller olmasa… Az önce bir tanesinden yansıyan güneş ışığı gözünüzü deldi de geçti ya…

  Bir dört yol ağzına geldiniz. Karşıdan gelen kalabalığa bakılacak olursa önemli bir yere gelmiş olmalısınız. Hız kesmeden devam ediyorsunuz; sol köşedeki "Snack Bar"da oturan teyze size doğru bakıyor. Bir iki insanla daha göz göze geldiniz. Hava oldukça sıcak, çantanızdan bir şişe su çıkarıp lıkır lıkır içiyorsunuz.

  Kalabalığa karışmaya bir iki adım kaldı. Yüzünüzde hafif bir esinti hissedeceksiniz. Ancak bu rüzgârın değil; kalabalığın getirdiği esinti olacak. O halde hazırsınız; kalabalığın içine daldınız. Yer yer boşluklar var; tıpkı Türkiye’deki halk pazarlarında olduğu gibi. Boşlukları geçerek ilerliyorsunuz. Önünüzdeki yol koca bir alana açılıyor ya da en azından öyle görünüyor.

  Sokağın kenarındaki son dükkânı da geçtikten sonra kocaman zannettiğiniz alana geldiniz. O kadar da büyük değilmiş sanırım; fakat oldukça kalabalık. Sağ köşede kalan binaya çarptı gözünüz. Ortalarında Ayçiçeğine benzer bir figür taşıyan iki melek, binanın sivri köşesinde duruyor. Tabii Roma’dasınız, melek figürlerine artık alışık olmalısınız.

  Orta alana doğru ilerliyorsunuz. Güneş burada iyice hissedilir oldu ancak güneş gözlüklerinizi takma zamanı değil. Öyle ya, dünyanın en ünlü çeşmelerinden birinin önündesiniz; biraz geriye doğru çekilin ve izleyin. Şimdi kalabalığın arasından sıyrıldınız ve çeşmenin hemen dibine yerleştiniz. Etraftaki insanlar çeşitli dillerde konuşup çeşmeyi işaret ediyorlar. Solda ise bir turist rehberi, İngilizce olarak çeşmenin tarihi hakkında bilgi veriyor. Siz de biraz kulak kabartıyorsunuz; hikayeye göre Roma ordusu savaştan dönerken uzun bir süre su bulamamış. Derken karşılarına çıkan çok güzel bir kız, eğer bulundukları yeri kazırlarsa su çıkacağını söylemiş.

  Sağınızda kalan Japon gezginler pek de oralı değiller anlaşılan. Ellerinde bir fotoğraf makinesi, her açıdan çeşmenin fotoğrafını çekiyorlar. Belki de Japon değil; Çinlidir ha? Belki de bu ünlü çeşmeyi taklit edeceklerdir?

  Biraz geriye çekilip yapıyı incelemenin vakti artık gelmiş olmalı. Yarım dairelik bir alanda kurulu olan çeşme, Barok tarzı bir binanın hemen önünde duruyor. Yapıya soğuk, taş grisi renkler hakim. Binanın orta kısmında, ayrıca çeşmenin hemen üzerinde, vücudunun üst kısmını tüm çıplaklığıyla görebildiğimiz güçlü bir Tanrı figürü, deniz kabuğunun içinde ayakta duruyor. Beline sarılmış büyük bir peştamal yerlere değiyor. Hemen altında, sağında ve solunda olmak üzere iki tane kanatlı at şahlanıyor. Kanatlı atların yanlarında çırılçıplak iki erkek figürü hemen göze çarpıyor. Sağda duran adam, atı dizginlemek için epey uğraşıyor; soldaki ise bir eliyle atın yelesini kavramış, diğer eliyle de üflediği deniz kabuğunu tutuyor.

  Tanrı figürünün hemen arkasında, dört kolon ile ayakta duruyor gibi gözüken, duvara gömme bir yarım kubbe bulunuyor. Kubbenin solunda ve sağında ise iki kadın figürü… Kadınların hemen üzerinde ise Roma askerlerinin alanı kazıdığını gösteren kabartmalar bulunuyor.

  Oldukça yorucu değil mi, böyle bir mimari şaheseri bir baştan bir başa incelemek. Etrafa tekrar kulak kabartma zamanı. Hemen solunuzda bulunan bir çift havuza para atma geleneğinden bahsediyor. Güya havuza arkanızı dönüp sol elinizle para atarsanız Roma’ya tekrar gelecekmişsiniz. Denemeye değer belki… Yavaşça havuza arkanızı dönüyorsunuz; fakat bunu yaparken koca bir kalabalıkla göz göze geldiğiniz için biraz utanıyorsunuz. Daha sonra sizden cesaret alan birkaç kişinin de aynı şeyi yaptığını görünce biraz güleceksiniz. Ancak şimdi gülme sırası değil; sol cebinizde bulunan bozukluklara uzandınız ve elinize gelen parayı alarak havuza doğru fırlattınız. Belki de gerçekten işe yarar he? Bunu nasıl anlayabilirsiniz? Çok basit, eğer bu yazıya tekrar dönerseniz işe yaramış demektir.

2 Nisan 2013 Salı

Kedi, Ejderha ve Kartvizit

  Bir zamanlar üç oğlu olan bir değirmenci varmış. Değirmenci büyük oğluna değirmenini, ortanca oğluna eşeğini, küçük oğluna da kedisini miras bırakmış. Değirmenci öldüğünde miras yerini bulmuş; ancak küçük oğlu bu duruma çok üzülmüş. "Kedi ne işine yarar ki insanın?" diye yakınmış, "Pişirip yiyemezsin bile." Kedi bunu duymuş ve hemen cevap vermiş: "Böyle düşünmeyin efendim. Eğer bana balık tutmayı öğretirseniz kötü bir mirasa sahip olmadığınızı görürsünüz."

  Şaşkınlıktan ağzı bir karış açık kalan çocuk, kedinin isteğini yerine getirmiş. Onu köyün yakınlarındaki bir göle götürüp orada balık tutmayı öğretmiş. Kedi bunun üzerine efendisinden bir hafta süre istemiş. İki gün boyunca balık tutan kedi, yakaladıklarını su dolu bir kovanın içinde tutmuş. Balıkları efendisine değil, kente yakın yerde kurulan büyük bir pazara götürüp satmış. Kazandığı parayla şehirdeki bir ofsete gidip efendisi için kartvizit bastırmış.

  Kedi eve dönerken kartvizitleri her yana dağıtmış. Eve döndüğünde ise kartvizitleri efendisine göstermiş. "Ejderha avcısı mı? Delirdin mi sen, ne yaptığını zannediyorsun?" diye çıkışmış kartvizitleri gören çocuk. "Bana güvenin efendim, sizden biraz daha zaman istiyorum. Neler olacağını göreceksiniz." Çocuk, kızgınlıkla kartvizitleri yerlere saçmış ve şöyle demiş: "Zaman mı vereyim? Zaman versem ne olacak ki? Git ve bir daha karşıma çıkma!"

  Evden kovulan kedi, doğruca şehre giderek kralı görmek istediğini söylemiş. Kediyi kralın huzuruna çıkarmışlar. "Kralım, çok üzgün olduğunuzu duydum. Kızınız, Asabi Ejderha’nın ininde esir tutuluyormuş; ama merak etmeyin, size güzel haberlerle geldim." Kedi, cebinden çıkardığı kartviziti krala sunmuş ve kendisinin, efendisi tarafından bizzat yollandığını söylemiş.

  Ertesi gün kral, birkaç şövalyesini değirmencinin oğluna yollamış. Kapıdaki şövalyeleri gören çocuk oldukça şaşırmış. Ne için geldiklerini duyunca daha da şaşırmış. "Ama nasıl olur? Bir yanlışlık olmalı. O kişi ben değilim." diye yakarmış çocuk; ancak şövalyeleri ikna edememiş. "Buraya gelene kadar seni herkese sorduk. Kartvizit yaptırıp her yana dağıtmışsın. Ya kralın kızını kurtarırsın ya da kralımız seni darağacına yollar!"

  Çaresiz kalan çocuk ejderhanın inine giden yolu tutmuş. Ejderhanın inine vardığında korka korka içeri girmiş. Ejderha çocuğu fark edince havalanmış. Çocuk, büyük bir kayanın ardına saklanmış; ancak ejderha sıcak nefesiyle bir kez üfleyerek kayayı eritmiş. Çocuk korktuğunu belli etmemeye çalışarak kılıcını çekmiş. Ejderha tam çocuğa davranacakken kedi çıkagelmiş: "Durun efendim, durun! Bu küçük ejderhayla uğraşmayın!" Kibriyle de ünlü ejderha, ayakları altında dolaşan minik kediye bakmış ve şöyle demiş: "Küçük mü? Yoksa sen kendini büyük mü zannediyorsun; dişimin kovuğunu bile dolduramayacakken?" Kedi cevap vermiş: "Hayır, efendi ejderha. Ben demiyorum; dağların ötesindeki ejderha diyor. Dediğine göre senin anneni yemiş, tabii babanı da… Artık şehirdeki hiç kimse senden korkmuyor, hepsi gidip diğer ejderhaya kurban veriyorlar." Bunu duyan kibirli ejderha çok sinirlenmiş. Ben ona gününü gösteririm, deyip oradan ayrılmış.

  Ejderha, dağların arkasındakiyle savaşmış ve ağır yara alıp ölmüş. Prenses kendisini kurtaran çocuğa âşık olmuş ve onunla evlenmek istediğini söylemiş. Prenses ve değirmencinin oğlu, görkemli bir törenle evlenmişler ve kral onlar için muhteşem bir saray yavrusu yaptırmış. Değirmencinin oğlu, kedisine sarayın en güzel odasını vermiş. Düğünden sonra efendisinin yanına gelen kedi ise efendisine şu efsane sözleri söylemiş: "Dedim dedim bana inanmadınız. Bak ne oldu şimdi?"