Lağım çukurundaki sivrisineğin kanat çırpışlarının yatak odamda kasırgaya dönüşmesini seyretmek istiyorum.
5 Aralık 2015 Cumartesi
Tanrı'ya İnanmak vs. Tanrı'nın Varlığına İnanmak
Ahmet'e inanıyorum deseydim ne düşünürdünüz? Tabii ki de Ahmet'in söylediklerine ya da gösterdiklerine; kısacası Ahmet'in işaret ettiği şeye inandığımı düşünürdünüz. Ahmet'e inanmakla Ahmet'in varlığına inanmak arasında dağlar kadar fark varken Tanrı'ya inanmakla Tanrı'nın varlığına inanmak neden birbirinin aynı anlama gelsin?
Peki, Tanrı'ya inanıyorsam, yani onun işaret ettiklerine inanıyorsam, bu, Tanrı'nın varlığına da inandığım anlamına gelmez mi? Evet, gelir. Sonuçta varlığına inanmadığım bir şeyin işaret ettiklerine de inanmıyor olmam beklenir. Daha doğrusu, eğer bir "şeyin" ifade ettiklerine inandığımı belirtiyorsam o halde o "şeyin" varlığını da zaten kabul etmişim demektir. O halde Tanrı'ya inanmak ya da Tanrı'nın varlığına inanmak aynı düşünceyi ifade ediyor. Fakat buradaki sorun, anlatımla izah edilen şeylerin aynı olup olmadığından çok düşüncenin izah ediliş biçiminde.
Ahmet'e inanmak ile Ahmet'in varlığına inanmak örneğine geri dönelim: Şimdi, birinci cümleden anladığımız kadarıyla, Ahmet bize bir şeyler söylemeye çalışıyor. Yani Ahmet'in bir konu hakkında düşünceleri, fikirleri ya da eylemleri var fakat ikinci cümle yalnızca Ahmet'in var oluşuyla ilgili bir düşünceyi aktarıyor. Peki, bu ne demek? Eğer Ahmet Tanrı olsaydı ve biz Ahmet'in düşünceleri, fikirleri ya da eylemlerinin olduğuna dair bir ön kabulle konuşmuş olsaydık, Ahmet'in gönderdiği bir kitaptan, bir peygamberden ya da birkaç cümle dolusu kuraldan da bahsetmiş olurduk. Yani Ahmet bir şey söylüyorsa, bunu bir yere yazmış ve bize göndermiş olabilir. Biz de bu durumda teist olurduk (yani bir kutsal kitaba inanan kişi). Eğer Ahmet'e değil; Ahmet'in varlığına inandığımızı söyleseydik; Ahmet'e ait bir kutsal kitaba değil; doğrudan Ahmet'in var olduğuna inandığımızı söyleyerek deist olurduk. Belki de bunların tümünü inkâr ederek ateist (Ahmet'in varlığını reddeden kişi) olurduk. Bu da demek oluyor ki, ifadedeki yanlışlık anlamının özünde değil; biçiminde.
Böylesine gereksiz bir konuda yazma eylemine başlamışken, konuyla ilgili başka bir örneğe daha değineyim. Örneğin, Tanrı'ya inanmak (İslam dini çerçevesinde: Allah'a inanmak), aslında çoklu bir din anlayışının bir ürünü olabilir mi? Yine Ahmet örneğine dönüyorum: Ben Ahmet'e inandığımı söylüyorsam, bu açıkça başka birilerinin de bir şeyler söylediği anlamına gelmez mi? O halde Tanrı'ya inandığımı söylüyorsam, başka "şeyler"in varlığını da kabul etmiş olmaz mıyım? Tanrı'ya inanmakla kastım "din" bağlamındaki olgular olduğuna göre, başka "şeyler"in de kendilerine ait dinlerinin olduğundan bahsetmiş olurum. Bu da demek olur ki; birçok yaratıcı ve birçok din var ve ben aralarından "Tanrı" olarak isimlendirdiğime inanıyorum.
Daha çok dil bilgisiyle alakalı olan bu konu bizi biraz daha teolojiye yaklaştırsın ve Tanrı kavramıyla ilgili birkaç soru daha soralım:
Bildiğiniz üzere, üç boyutlu (zaman boyutu ile dört boyutlu) evrenimiz her anlamda sınırlıdır. Örneğin; enerjinin korunumu yasasına göre, evrendeki enerji sabittir, yani evrendeki toplam enerjide artma veya azalma olamaz. Bunu gündelik hayatımızdaki basit deneyimlerimizden de görebiliriz. Mesela bir otomobilin hareket kazanabilmesi için enerjiye ihtiyacı vardır. Bu enerjiyi ise yakıtını harcayarak sağlar. Yakıtın, motordaki yanma odasında değişime uğraması ve enerjisini pistonlar aracılığıyla motora aktarması sayesinde araç hareket eder. Bu bir döngüdür. Nem oranı yüksek sıcak havanın atmosferin yukarı tabakalarında soğuyarak yağışa dönüşmesi ve yağış sonrası aşağıda kalan suyun buharlaşarak tekrar göğe yükselmesi de buna benzer bir kısır döngüyü ve enerjinin korunumu yasası gereği, enerjinin ortadan kaybolmayıp yalnızca biçim değiştirdiğini gösterir.
Evrendeki bir başka sınır ise hız limitimiz ile ilgili. Bilindiği üzere, evrendeki hiçbir madde ışık hızını geçemez çünkü ışığın bu kadar hızlı olmasının tek sebebi, ışık parçacıkları olarak da bilinen fotonların kütlelerinin olmayışıdır. Yani fotonlar birer madde değildir. Eğer kütleleri olsaydı, hızları arttıkça kütleleri de artacak dolayısıyla hızlanmak için daha fazla enerjiye ihtiyaç duyacaklardı. Daha fazla enerji yüklenip kütlelerini arttırdıklarında yine daha fazla enerjiye ihtiyaç duyacak; böylelikle sonsuza dek istedikleri hıza ulaşamayacaklardı.
İki paragrafın özeti şu: Evrenimiz sınırlı! Enerjimiz de hızımız da! Halbuki biz evreni sonsuz zannediyorduk. Her şeyin bir üst limitinin bulunduğu evren hiç sonsuz olabilir mi? Olamaz; lakin sınırlarını göremeyecek kadar küçük olduğumuzdan bize sonsuz gibi geliyor. İnsanoğlunun neden sınırlı bir zekâya sahip olduğunu daha iyi anlamışsınızdır belki. Biz de bu üç boyutlu (zaman boyutu ile dört boyutlu) evrenin bir parçası olduğumuz için biz de sınırlıyız!
Peki, Tanrı evrenin neresinde? Tanrı fiziksel bir güç mü yoksa üç boyutlu evrenin dışındaki başka bir boyut mu? Sınırları olduğundan bahsettiğimiz bir evrenin yaratıcısı da sınırlı bir güce mi sahiptir sizce? Bence öyledir. Eğer sınırsız bir güçle donanmış olsaydı evrenimizi de sınırların ötesinde inşa ederdi. Bunu şöyle izah edeyim: İnsanoğlunun, teknolojinin zirvesinde olduğu bir gelecekte, Ahmet isimli dahi bir bilgisayar programcısı, hükümetin bile elinde olmayan bir hıza sahip bilgisayarının içinde kendi iki boyutlu evrenini oluştursun. Bu evrenin muhakkak bir sınırı olacaktır (Ahmet'in ve bilgisayar teknolojilerinin ulaşabilecekleri maksimum hız kadar) fakat bu iki boyutlu evrenin zamanıyla gerçek dünyanın zamanı birbirinden farklı olacağından, iki boyutlu evrende geçen ve birkaç milyar yıl gibi algılanan zaman aralığı, gerçek dünyadaki birkaç saate denk gelebilir. O halde Ahmet, kendi evreninin yaratıcısı olan bir tanrı; iki boyutlu evrende yaşayan zeki varlıklar ise, evrenlerinin izin verdiği ölçüde kendilerini geliştirebilmiş olan kullar olabilirler! O halde Tanrı, aslında bir ya da iki boyut üzerimizde olan "bir varlık" ya da "bir topluluk" olabilir mi? Sanırım bunu hiçbir zaman bilemeyeceğiz.
Eğer Tanrı, gerçekten sonsuzluğu işaret eden bir kavramsa, o halde üç boyutlu (zaman boyutu ile dört boyutlu) evrenin dışında olmalı. Fakat buradaki asıl soru şu: Sonsuzluk ne demek? Sonsuzluk, içinde yaşadığımız uzay-zaman için geçerli bir kavram değil. Mesela şimdi size, bana ne kadar uzunlukta bir rakam yazabilirsiniz, diye sorsaydım ne cevap verirdiniz? Dünyadaki bütün duvarları, yeri ve hatta göğü doldursanız; evrendeki her taşı, her molekülü ya da her atom altı parçacığı bir sayıyla işaretleseniz ne olur? Muhakkak bir sınıra erişmeyecek misiniz? O halde sonlu bir evrende yaşayıp sonsuzluk kavramını nasıl anlayabiliriz ki? Bu nedenle, eğer gerçekten de sonsuzluk kavramına denk gelen bir tanrı varsa kesinlikle bu evrende değil!
Peki ya nerede olabilir? Mesela matematik evreninde olabilir mi? Matematik evreni, içinde yaşadığımız evrenin temel fizik kurallarını açıklamamızda bize yardımcı olabilen, kendine has yapısı gereği evrenimizle kimi zaman kesişen kimi zamansa çelişen bambaşka bir evren. Eksi iki elmayla eksi iki elmayı topladığınızda dört elmanızın olduğu fantastik bir kurgu! Eğer gerçekten sonsuzluk diye bir şey varsa, işte orada olmalı!
Temel fizik yasalarının matematiksel döngülerle oluşturulduğunu düşünürsek, Tanrı'nın da matematik evreninde bulunduğuna kanıt göstermiş oluruz belki ancak bu sefer de, matematik evreninin sonsuzluğundan dolayı Tanrı'nın sonsuz bir güce sahip olduğunu kabul ederiz ki bu da şu ana dek öğrendiğimiz bütün kurallarla çelişen bir durumu ortaya koyar.
"Sonsuz güç" kavramı, belirli limitleri olan bir gücün zamansal anlamdaki sonsuzluğunu mu ifade eder; yoksa gücün kendisinin bir sınırı olmadığını mı? Sınırlı evrenimizde her ikisinin de mümkün olmadığını biliyoruz. Örneğin bir yıldız, nükleer enerjisini dışarıya ısı ve ışık olarak saçarken başka dünyalara ya da başka yıldızlara hayat verir ve enerjisinin form değiştirerek kendisinden uzaklaşmasından dolayı gün be gün zayıflar. O halde Tanrı da evreni yaratırken, kendi enerjisinin bir kısmını evrene aktarmış ve tekil halinde olduğundan daha zayıf düşmüş olabilir mi?
Diyelim ki Tanrı için böyle bir durum söz konusu değil; o her daim sonsuz bir kudrete ve yaratma gücüne sahip. Peki ya gücünün sınırları olmayan bir Tanrı kendini yok edebilir mi? (Tabii önce istemesi lazım; sonuçta istemek başarmanın yarısı) Belli ki yok edemez çünkü sonsuz kudretteki bir varlığın kendisini yok etmesi için yine sonsuz bir güce ihtiyacı vardır. Sonsuz bir gücü yok etmek için harcayacağı sonsuz güç, onun kendisini yok etmesi için yetmeyecektir. Bu tıpkı, aynı hızda, aynı momentte ve aynı kütledeki iki cismin birbiriyle çarpışmasına benzer. Bu, her anlamda birbirinin aynısı olan iki cisim tam orta noktada buluştuklarında duracaklardır çünkü birbirlerine etki eden kuvvetler aynıdır ve sonuç durağanlıktır.
O halde Tanrı kendini yok etmek için gücünü kullanmaya çalıştığında bizim "sonsuz" diye nitelendirdiğimiz ve birbirinin aynısı olan güçlerin yapabileceği tek şey "durağanlık" yaratmak olacaktır. Yani, Tanrı'ya bir şey olmaz arkadaşlar. Bu arada, acaba bazılarımızdaki intihar meyili Tanrı'nın kendini yok etme isteğinden mi gelmektedir? Bunu da bir köşeye koyalım böyle.
Tanrıyla ilgili -bence- çok değerli olan bu soruları cevaplayabildiğimiz bir gün gelecek mi bilmiyorum ancak şu an tam anlamıyla cevaplayamadığımız için bu kavramı çok fazla kurcalamaya gerek olmadığı kanaatindeyim. Bu nedenle isteyen inansın, istemeyen inanmasın. Biz kendi işimize bakalım.
S.A.
Etiketler:
ateist,
bilim ve din,
deist,
dil bilgisi,
dil ve anlatım,
evren,
felsefe,
kainat,
sonsuzluk kavramı,
tanrı,
tanrı var mıdır yok mudur,
tanrının eli,
tanrının varlığı,
tanrıya inanmak,
teist
13 Ekim 2015 Salı
Bizim Zorumuz Ne? Barışı Katlettiler, İnsanlığı Katlettiler, Bazılarıysa Oh Çektiler!
Son birkaç günde, afedersiniz, son birkaç ayda ve hatta son birkaç yılda yaşadıklarımız, Türkiye'de sıradan bir gün oldu artık. Önce Türkiye'nin Güneydoğu sınırında, Suruç'ta yapılan o hain saldırı ve daha Suruç'un yaraları sarılmamışken Türkiye'nin tam göbeğinde, Ankara'da yapılan saldırı... Ve bu saldırıların denemesi niteliğindeki Reyhanlı saldırısı...
Gerçekten bok gibi günler geçiriyoruz. Cumartesi günü Ankara'daki -canlı mıdır cansız mıdır bilemem- bombalı saldırı haberini alınca başımdan aşağı kaynar sular döküldü gibi hissettim. Geçtiğimiz aylarda, Soma'da gerçekleşen işçi katliamının haberini duyunca da böylesine bok gibi hissetmiştim. Acı üstüne acı, ülke adeta işçi ve emekçilerin, barış umuduyla yola çıkanların ve oraya buraya hesapsızca sürülen askerlerin, polislerin kanlarıyla ıslanıyor. Öyle ya, bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır!
Haberin şokunu atlattıktan kısa bir süre sonra, "Emek, Barış, Demokrasi Mitingi"ne giden ve Ankara'da olup, bu mitinge katılmış olabileceğini düşündüğüm arkadaşlarımı aradım. Neyse ki iyilermiş (Bunu duymak acımı biraz olsun hafifletti; ancak çoktan uçup gitmiş olan neşemi yerine getirmedi). Daha sonra, sosyal medyada ve haber sitelerinde dolaşan malum görüntüleri izledim. İnsanlar şok içinde; ağlıyorlar, çığlık atıyorlar, isyan ediyorlar, bir o yana bir bu yana koşturuyorlar. Kiminin arkadaşı ölmüş mitingde, kiminin ağabeyi, kiminin babası, annesi, oğlu, kızı, sevgilisi, nişanlısı... Etrafa ölüm kusan bir canavar, gencecik bedenlerdeki neşe dolu, barış dolu ruhu almış ve her yana savurmuş!
Bir kadıncağız çıkmış, patlamanın hemen ardından, "Barışı öle öle getireceğiz. Hepimiz ölsek de bu barış gelecek, bu memlekete! Barışı biz öle öle getiriyoruz. Çocuklarımız parçalanmış her yerde, parçalanmış!" diyor. İzlemeye gücünüz yeterse izleyin bir kez daha! Oradaki insanları, teröristlikle, vatan hainliğiyle suçlamadan önce izleyin! Orada ne işleri varmış, bile bile gittiler, hak ettiler demeden önce izleyin insafsızlar!
Beni gerçekten şok eden asıl şey ise, etrafımdaki bazı insanların söyledikleri oldu. Oradaki ölümlere üzülmeyenleri bir tarafa bırakıyorum, öldükleri iyi oldu, zaten onlar teröristti, onlar Kürttü diyenler mi ararsın, HDP bayrağının kana bulanmasından keyif alıp, her gün birinizi bir gün hepinizi yazan mı... Yahu, söylesene arkadaşım, bu nasıl bir vicdansızlık, bu nasıl bir düşmanlık, bu nasıl bir öfke? Bir de, "O kadar şehit verdik, bir gün bile yas ilan edilmedi." diyip kendilerini savunuyorlar.
Bizim derdimiz de bu ya zaten: Kimse ölmesin; ne asker, ne polis, ne de gerilla (İşte tam bu noktada ipler kopuyor çünkü onlar gerilla değil terörist). Analar ağlamasın diye söze başlayanlar, iş Kürt analarına gelince bir duraksıyorlar, bir es veriyorlar. Sonra da esip gürlüyorlar: "Kürt değil mi; hepsi aynı?" Tabii bir de şu var: "Her Kürt bir değildir!" Devletçi olan Kürt iyi Kürt; diğeri kaka Kürt. Hatta Kü-Kürt; yak gitsin!
Peki ya, Kürt olarak doğsaydın diyorum? Empati kursana biraz. Bu sefer de benim annem Kürt diyen de çıkıyor, ben Kürt olsaydım ekmek yediğim ülkeye ihanet etmezdim diyen de. Yav he tamam, sen en birincisin, sen en iyi Kürtsün kardeşim. Yılın Kürteni sensin! Ama o insanlara da hak vermiyor değilim. Bütün bir ömrünü devletin, medyanın ve toplumun yönlendirmesiyle, sınırlı kaynaklardan edinebildiği haberlerle ve biçimlendirilmiş tarih anlayışıyla geçirmiş bir insandan empati kurmasını bekleyemezsin.
Benim PKK'li arkadaşlarım da var, asker ve polis arkadaşlarım da. Sosyalist olan arkadaşlarım da var; ülkücü ya da Turancı olan da... Ben her kesimden insanı okumaya çalışan biriyim. Örneğin; polis olan arkadaşım uzun bir süre Doğu'da, dağların ardında görev yaptı. Özel Harekat'tan olduğu için pek çok operasyona katıldı, birçok arkadaşını çatışmada ya da baskında kaybetti. Bu adamın ruh halinden haberiniz var mı? Bu adamın, birkaç sene önceki haliyle şimdiki hali arasındaki farkı görebilecek olanınız var mı? Hiç kimse kolay bir hayat yaşamıyor ve emin olun ki ideolojik tercihlerimiz, etrafımızdan kopuk bir şekilde gerçekleşmiyor. Benim hayata bakışım ise, bana bu adamın yaşadığı travmanın dağa çıkan adamın yaşadığı travmayla aynı olduğunu gösterebilecek kadar tarafsız!
Kalın kafalı adamlara bu bakışın nasıl bir şey olduğunu anlatmaya çalışmaktan bıktım zaten. Bir insanın karşıma geçtiğinde ilk sorduğu şeyin, "Atatürk'ü seviyor musun?" "Müslüman mısın?" "HDP'ye oy verdin mi?" ya da "Sen Türk değil misin?" olmasından bıktım. Yahu, ben illa bir şey olmak zorunda mıyım? İlla bir şeyden taraf olmak, birilerini sevmek ya da birilerinin ayağının tozu olmak zorunda mıyım? Eğer sizin değerlerinizi reddediyorsam bu ülkeden gitmek zorunda mıyım? (Elimde olsa gerçekten giderdim, o ayrı)
Her gün ölüyoruz, görmüyor musunuz? Madenciler maden ocaklarında; işçiler fabrikalarda, inşaatlarda; köylüler katır yollarında; gençler meydanlarda; askerler, polisler dağlarda, eğitimlerde; siviller şehirlerde... Üstelik birileri çıkıp, "Zafiyet var, evet, ama ne istifası canım? O da ne?" diyebiliyor, bir diğeri gülebiliyor, bir diğeri resmen halkın aklıyla taşak geçercesine, "Elimizde canlı bombaların listesi var ama eylem yapmadan tutuklayamıyoruz." diyebiliyor. Bu adamlar, Soma'da madenci yakınlarını tekme tokat dövüyor, Karadeniz'deki köylüleri copluyor, eylemci gençlerin kafasına sıkıyor, faşist saldırılara göz yumuyor ve mafyayla işbirliği yapıp hepimizi katlediyor! Tüm bunlar olurken bu halkın bir kısmı hâlâ bu adamların arkasında duruyor! Çünkü halk eğitimsiz, çünkü halk, okuduğu ve gördüğü her şeyin başımızdaki yobazların denetiminde olduğunun farkında değil! Onların yerinde sen olsaydın, senin oyun da yobazlara giderdi kardeşim!
Sanırım suçu biraz da kendimizde aramalıyız. Bilhassa emek ve demokrasi güçlerinin, kendilerinin çalıp kendilerinin oynuyor oluşu, toplumdaki cehaletin önüne geçilememesinde büyük bir etken. Örneğin, geçtiğimiz sene, İşçi ve Emekçiler Bayramı'nda öğrenci kolektiflerinden bir grup gencin şu sloganı attığına şahit oldum: "Öğrenci kolektifleri ve halk 1 Mayıs'ta el ele." (En azından buna yakın bir şeydi). Hangi kolektif, hangi halk? Zaten her sene solcu ve devrimci grupları 1 Mayıs alanı denilen saçma sapan bir yere sıkıştırıyorlar; orada halk olmuyor ki. Biz halka ulaşamazsak onlar da böyle hükümetlere oy verir tabii!
Peki ya, önerin ne diyecekseniz eğer; sizin için çok iyi bir önerim yok çünkü bunun için yeterli değilim. Ancak bir arkadaşımın çok sevdiğim bir sözü var, en azından onu söyleyebilirim: "Orhan Gencebay dinlemiyorsan, işçiyi anlayamazsın." Yani öyle saç boyamayla, slogan atmayla, toplumdan farklı görünmeyle olmuyor bu işler. Halk diyor ki: Bu bizden değil; marjinal bu. Böyle olunca da kimseye sözünü dinletemiyorsun; işçiye, emekçiye, köylüye ulaşamıyorsun. Kendin çalıp kendin oynuyosun. Sonra her eylemde, "Bu daha başlangıç, mücadeleye devam!" sloganları atıp, her eylemi kendine başlangıç sayıyorsun. -İyi başladık da devamı nerede?-
Son olarak; artık tüm ülkenin kendini bir silkmesi gerekiyor. Yok altı okmuş, yok dokuz ışıkmış, yok istikrarmış; ne kadar model varsa yıkalım gitsin! Eskinin devrimleri artık bitti; yüz yıl öncenin ya da iki yüz yıl öncenin fikirlerini bırakmadıkça bir yere varamayacağız. Çünkü devrim durağan kalırsa statükoculuktan başka bir halta yaramaz. Devletin işleyişi hantallaşır. Çağın gerekliliklerine göre tazelenmek bir devrimin asıl itici gücüdür. Bırakın Altı Ok'u Mustafa Altıoklar düşünsün. Ayrıca dokuz ışık olayı da bilimsel anlamda tam bir zırva; çünkü bilinen evrende toplam sekiz farklı ışık türü var: Uzun-dalga, radyo ışını, mikrodalga, kızılötesi, görünür ışık, morötesi, x-ışını ve gama ışını (İnanmıyorsan al sana kaynak).
İstediğim tek şey -ve pek çoğunun da istediği tek şey- barış. Artık ne Türk anaları ne de Kürt anaları ağlamasın. Garibanın oğlu dağlarda şehit düşmesin, karakollarda pusuya kalmasın. Gerillalar dağdan insin, insanca ve özgürce yaşasın. Herkes kendi kimliğiyle, kendi dili ve kültürüyle kabul görsün. Kimse ne inancı ne de inançsızlığı yüzünden yargılanmasın. İsteyen başını kapatsın, isteyen kıçını açsın. Hiç kimse cinsel kimliği yüzünden saldırıya uğramasın. Tecavüzcüler ellerini kollarını sallayarak gezemesin. Kadınlar ve çocuklar şiddet görmesin. İşçiler insani ücretlerle çalışsın ve herkesin kendine ayırabileceği genişçe zamanı olsun. Daha fazla kazanmak yerine daha verimli kazanmanın yolları araştırılsın. Üretim biçimi değiştirilsin. Bilim gelişsin, sanat gelişsin, toplumdaki yardımseverlik ve birliktelik duyguları gelişsin. Artık herkes hür olsun; istediği zaman, istediği yerde ve istedikleriyle... Söylesenize, bu isteklerimin hangi birisi kötü?
Etiketler:
acı,
ankara saldırı,
barış,
canlı bomba saldırısı,
çarpıtmak,
demokrasi,
emek,
gündem,
hdp,
hükümet,
ideoloji,
istihbarat,
işid,
katliam,
medya,
miting,
savaş,
terör saldırısı,
türkiye,
zaafiyet
18 Eylül 2015 Cuma
Bir Paralel Dizi: Kayyip
Aklıma çok orijinal bir dizi senaryosu geldi: Devletini, despotluk ve ağır abilikle idare eden bir cumhurbaşkanı bir gün uçağa biner ve uçağı okyanusun ortasındaki tuhaf bir adaya çakılır -fakat içindekiler kurtulur-. Bu adanın dünyayla bağlantısı yoktur ayrıca iletişim cihazları da çalışmaz.
Okyanusun ortasında bir başına ve insansız gibi duran bu garip adanın aslında kendine has yerlileri vardır. Uçak kazasından sağ çıkanlar, dizinin ilerleyen bölümlerinde bu yerlilerle karşılaşacak ve onlara "the others" yani "ötekiler" diyecektir.
Adada çok garip şeyler olmaktadır: Mesela, siyah bir duman cumhurbaşkanının yakasını bir türlü bırakmaz hem de açık havada! Bu yüzden cumhurbaşkanının adaya hakim olur olmaz yapacağı ilk şey, bu lanet olası siyah dumanı adanın 4/3'ünde yasaklamak olacaktır. Sonra "the others"ı ötekileştirmeye ve adayı kutuplaştırmaya başlayacaktır. Ada, bir süre sonra o kadar kutuplaşacaktır ki manyetik etkiden dolayı bir anda ortadan kaybolup başka bir zaman diliminde ve başka bir yerde belirecektir (Buradan sonraki bölümlerde devreye paralel evrenler girecek). Sonrasında ise, paralel evren içindeki paralel bir adaya düşecek olan cumhurbaşkanı, gıcık olduğu herkese paralel demeye ve içeri attırmaya başlayacaktır.
Dizinin finalinde ise paralelleri birleştiriyorum ve olay bitiyor. Temel felsefesini, saldırgan baskı mekanizmasının kurguladığı ve şekillendirdiği kolektif bilinç kaybından alan bu dizinin adını "kayıp" koyacaktım; fakat biraz daha bizden olsun diye "Kayyip" olarak değiştirdim.
Orijinal metin: Twitter, yemreatasayar, 12 Ağu 2014
Etiketler:
ada,
adaya düşen uçak,
dizi,
dumansız hava sahası,
hikaye,
kaybolmak,
kutuplaştırma siyaseti,
lost,
mütevazi,
ocean6,
okyanus,
paralel,
paralel evren,
paralel yapı,
RTE,
the others,
uçak kazası
6 Eylül 2015 Pazar
Acizlik
Saat on ikiye geliyor. Dakikaların böldüğü bir üzüntüyle sıradanlaşıyor hayatım. Yine ayrılık, yine hüzün ama bu sefer suçlusu benim. İğrenç bir adam olmanın eşiğinden son anda dönerek, gerçekleri bir çırpıda ve en kolay şekilde söylemeye uğraşmış biri olarak benim.
Hayatın gönlümüze kıymık batırdığı bir dünyanın kıyısında yaşıyoruz sanki. Ya biri atıyor bizi o kıyıdan aşağı ya da biz birilerini itekliyoruz. Dünyanın en kahredici düzeni işte böyle ayrılıklarla şekilleniyor. İçimizi korkunç bir sis gibi kaplayan korkunun, hiddetin, aşkın, sevginin, şefkatin; iyi ve kötüye dair içimizde uyanan ne kadar his varsa, günümüzü iyi ve kötü eden ne kadar insan varsa, hepsinin üstesinden gelmeye çalışarak kaçıyoruz yaşamaktan. Yalnız kalma isteğinin dayanılmaz çekiciliğine kapılıp, yalandan ve dolandan arındırılmış gerçekliğin insanı aşağı çeken dalgaları arasında boğuluyor ve yarım kalıyoruz. Öyle ya, yalnız kalmak yarım kalmakla eş değer adeta...
Korkunç bir gerçekliğin ya da en azından gerçeklik sandığımız bir yanılsamanın kıyısına vurmuş olan cansız ruhumuzu harekete geçirmeye uğraşıyoruz. Yalanlarla, arkadan iş çevirmelerle, kendimize ait olmayan bir güzellik anlayışıyla paslandırdığımız; dokunarak, hissetmeyerek ve öyle düşündürerek kirlettiğimiz ruhumuzu beyhude yere palazlandırmaya çalışıyoruz. Bize gerekli olan asıl şeyi görmezden gelerek, sahte bir hayatın fiziksel yükü altında eziliyoruz.
Kötü biri olmadan yaşamaya çalışırken, elimizi ayağımıza dolayıp bocalıyoruz. Üstü kapalı sarf ettiğimiz güzel sözler ait olmadıkları yerlere yerleşmeye çalışırken her şeyi daha da berbat ediyoruz. Bunun için gerçekten ne kadar üzgünüz? Vicdanımız bizi ne kadar süre yakacak? Bu yazı bitene kadar mı? Sonra her şeye eskiden olduğu gibi devam mı?
Doğruyu söylemeye çalışırken bile söyleyemediğim, yanılmamaya ve yanıltmamaya çalışırken yanılttığım ve zamanımızı en güzel şekilde doldurmaya çalışırken boşalttığım için, aciz bir insan olarak üzgünüm...
Hayatın gönlümüze kıymık batırdığı bir dünyanın kıyısında yaşıyoruz sanki. Ya biri atıyor bizi o kıyıdan aşağı ya da biz birilerini itekliyoruz. Dünyanın en kahredici düzeni işte böyle ayrılıklarla şekilleniyor. İçimizi korkunç bir sis gibi kaplayan korkunun, hiddetin, aşkın, sevginin, şefkatin; iyi ve kötüye dair içimizde uyanan ne kadar his varsa, günümüzü iyi ve kötü eden ne kadar insan varsa, hepsinin üstesinden gelmeye çalışarak kaçıyoruz yaşamaktan. Yalnız kalma isteğinin dayanılmaz çekiciliğine kapılıp, yalandan ve dolandan arındırılmış gerçekliğin insanı aşağı çeken dalgaları arasında boğuluyor ve yarım kalıyoruz. Öyle ya, yalnız kalmak yarım kalmakla eş değer adeta...
Korkunç bir gerçekliğin ya da en azından gerçeklik sandığımız bir yanılsamanın kıyısına vurmuş olan cansız ruhumuzu harekete geçirmeye uğraşıyoruz. Yalanlarla, arkadan iş çevirmelerle, kendimize ait olmayan bir güzellik anlayışıyla paslandırdığımız; dokunarak, hissetmeyerek ve öyle düşündürerek kirlettiğimiz ruhumuzu beyhude yere palazlandırmaya çalışıyoruz. Bize gerekli olan asıl şeyi görmezden gelerek, sahte bir hayatın fiziksel yükü altında eziliyoruz.
Kötü biri olmadan yaşamaya çalışırken, elimizi ayağımıza dolayıp bocalıyoruz. Üstü kapalı sarf ettiğimiz güzel sözler ait olmadıkları yerlere yerleşmeye çalışırken her şeyi daha da berbat ediyoruz. Bunun için gerçekten ne kadar üzgünüz? Vicdanımız bizi ne kadar süre yakacak? Bu yazı bitene kadar mı? Sonra her şeye eskiden olduğu gibi devam mı?
Doğruyu söylemeye çalışırken bile söyleyemediğim, yanılmamaya ve yanıltmamaya çalışırken yanılttığım ve zamanımızı en güzel şekilde doldurmaya çalışırken boşalttığım için, aciz bir insan olarak üzgünüm...
Etiketler:
acizlik,
aldatmak,
doğruluk,
dürüstlük,
gerçeklik,
günah çıkarma,
günah keçisi,
hislerinden emin olamamak,
mahvolmak,
pişmanlık,
üzgün,
üzüntü,
vicdan,
yalnız kalmak
7 Temmuz 2015 Salı
Gerçekliğin İzdüşümü: Sanal Evren
Gecenin karanlığında, gökyüzünden göz kırpan sayısız yıldızı seyrediyorum. Öyle sayısız ki; dünyanın tüm sahilleri boyunca uzanan kum tanelerinden bile çok daha fazla. Düşünebiliyor musunuz? Bu, kapkaranlık bir boşluğa rastgele dağıtılmış gibi duran yıldızların akılalmaz sonsuzluğundan başka bir şey değil! Belki de bu yüzden seviyorum gökyüzüne bakmayı.
Çocukken de böyleydim hep; biraz daha hayalperest sadece... Gökyüzünü delip geçebilecek bir merdiven düşlerdim mesela. Beni yıldızların bile üzerine çıkarabilecek bir merdiven... Bu sayede, koca cüsseli dağların bile ulaşmakta zorluk çektiği o noktaya erişmek isterdim. Uçakların üzerinden geçmek, bulutların arasında gezinmek, aşağıda kalan kuşlarla alay etmek ve en nihayetinde Tanrı'nın oturduğuna inandığım yere gitmek... Bazen, geceleri gökyüzüne baktığımda, benden önce yukarıya varmış olanların dünyanın etrafında dolaşıp yıldızları yerlerinden oynattıklarını düşünürdüm. "İşte bir yıldız kayıyor!" diye haykırıp, "Acaba bu minik yıldızı rahatsız eden de kim?" diye sorardım kendi kendime.
Sonra biraz daha büyüyüp bilim kurgu romanları okumaya başlayınca, yıldızların dünyanın kubbesine çakılmış minik ışıklar olmadığını anladım. Onlar bizden daha uzaktalardı; dolayısıyla onlara erişmek için uzunca bir merdiven ya da Jack'in sihirli fasülye sırığı yeterli değildi. Uzunca bir süre bilim kurgu romanlarının sayfa aralarında hayal gücümü besleyen hikâyeleri okuduktan sonra, bilim dergilerine merak sardım. Artık hayal gücünün yerini, bilimsel gerçeklikler almıştı. İlk başlarda daha sıkıcı gelmişti, evet, ama daha sonra fark ettim ki uzayın kestirilemez sonsuzluğu baş döndürücüydü. Hayal gücüne güvenen birisi kesinlikle bilim dergileri okumalıydı!
Lise hayatım boyunca kafamı kaldırmadığım bilim dergilerinin bana kattığı tek şey, bilimin bize sunduğu değerli bilgiler değildi tabii: Hayal gücümün zirvesindeydim adeta. Her bir kelimenin tınısını zihnimde hissedebiliyordum. Cümleler aklımın en akılalmaz noktalarında yankılanırken, kendimi bazen gaz devi Jüpiter'in fırtınalı sessizliği içinde boğulurken bazen de devasa yıldızların aydınlattığı nebulalar arasında gezinirken buluyordum. Uçan daireler, dört kollu uzaylılar ya da Alienler yoktu hayallerimin arasında; her şey tüm çıplaklığıyla bilimsel ve gerçekti. Yalnızca bir keresinde, olay ufkuna çok yakın seyahat ettiğim halde karadeliğin içine düşmeden dünyanın birkaç yüzyıllık geleceğine dönmüştüm. Artık ne ailem ne de arkadaşlarım kalmıştı...
Üniversite yıllarımda ise çok daha fazlasını yaptım ve teorik fizikten yana kullandım seçim hakkımı. Yıllarımı Kuantum Mekaniği'ni anlamaya ve yeni teoriler geliştirmeye adadım. Sosyal hayatımdan, çevremden, eşimden, dostumdan olmuştum ama yine de hiç şikâyetçi olmadım yaşantımdan. Çünkü içimden bir ses en doğrusunu yaptığımı söylüyordu bana; kimdi, neydi, bilmiyordum fakat inanmak istedim ona.
Neden sonra bir gün neyi, neden doğru yaptığımı anladım. Bir boşluktu içimde daralan, tıpkı Büyük Patlama'dan belki on milyarlarca yıl sonrasının evreni gibi... Her şey artık netleşmişti gözümde. Teknoloji hızla kendini yenilerken, biz insanoğlu yenileyemez olmuştuk. Sanal sunucuların getirdiği evren işe yaramıştı! Kuantum verilerinin yarattığı dalga, dini ve ilmi inançların kıyılarına çok sert vurmuştu.
Aslında her şey, Kuantum Fiziği'nin ve Genel Görelilik'in başarıyla harmanlandığı gün başladı. Atom altı dünyanın fizik yasalarıyla atom üstü dünyanın fizik yasaları, aralarında hiçbir çakışma olmadan birleştirilmişti. Zaten teknoloji ve bilimdeki hızlı yükseliş bunu işaret ediyordu. Çok uzunca bir süredir, kendi kendini yönetebilen ve "gerçek zekâ" olarak tanımlanmaya başlanan yapay zekânın durdurulamaz gelişimi, bilim ve teknolojide çok büyük bir sıçrayışa yol açmıştı. Artık kuantum verileriyle işlem yapan bilgisayarlar, saniyede kentrilyonlarca işlemi yapma yeteneğine sahiptiler. Üstelik "kendi kendini geliştirebilme ve tamamlayabilme" modülünün keşfiyle, teknolojik gelişim için artık insanlara pek de fazla gerek kalmamıştı. Bilim adamları evreni anlamak için zaman harcamayı bırakıp, evreni anlayan yapay zekânın verilerini yorumlamaya başlamışlardı.
Bu sayede atom altı ve atom üstü dünyanın fizik yasalarını, hiçbir açık kalmayacak şekilde formülize edebildiler. Nano teknolojinin de hızla gelişmesi sayesinde, en küçük canlılara bile müdahale edebilme fırsatını yakaladılar. Böylelikle her şeyi kontrol altına almaya başladılar. Mesela, anlık veriler ve kuantum bilgisayarların muhteşem hızlı analizleri sayesinde meteorolojiyi tahmini ölçümlerden sıyırıp, hava durumundaki değişimleri %99,9 doğrulukla ölçmeye başladılar.
Bir müddet sonra dünyadaki her şey kontrol altındaydı: İstediğimiz yerde yağmur yağdırabiliyor, istediğimiz yerdeki bitki örtüsünü ve tarımsal üretimi şekillendirebiliyorduk. Depremler, heyelanlar ya da tsunamiler insanoğlunun felaketleri olmaktan çıkmıştı -burjuvazinin ve devletin gizli örgütlenmelerinin sahip olduğu ileri teknolojiyle yaratılan doğal afetler hariç-
Dünyadaki ve galaksimizdeki pek çok noktanın kontrol altına alındığı bu dönemde, geriye yapılması gereken tek bir şey kalmıştı: Tanrı'yı bulmak! Tanrı'nın varlığı artık kanıtlanabilir miydi? Dindarlar ve Evrim Teorisi'nin sıkı destekçileri bu zamana dek hiç bu kadar karşı karşıya gelmemişti. İnsanlar işlerini güçlerini bırakmış, geçmiş zamanların popstar programlarının ya da dünya kupası maçlarının kat be kat üstünde etki yaratan bu tartışmayı izlemeye koyulmuşlardı. Tüm dünyanın gözü, Cern'de kurulan kilometrelerce uzunluktaki "Sanal Evren Oluşturucusu"na çevrilmişti. Kuantum verilerini kullanacak olan bu sistem, milyarlarca yıllık geçmişe sahip olan bu organik evrenin birebir kopyasını, sanal bir ortamda oluşturmaya çalışacaktı.
Sistem aslında çok basitti: Ultra hiper hızlı kuantum bilgisayarlara, bilinen evrenin tüm fizik yasaları kodlanacak ve Büyük Patlama'dan başlayıp kainatın evrimsel gelişimi seyredilecekti. Kontrolün tümü bilgisayarlarda olacağından, zamanla ilgili bir kaygımız da olmayacaktı: Zamanda istediğimiz kadar geriye ya da ileriye sıçrayabilecektik. Ultra hiper kuantum bilgisayarlar, tüm verileri hızlı bir şekilde ileri sararak bizi geleceğe götürebilirdi!
Sistem kurulduktan yaklaşık iki hafta sonra, Büyük Patlama'dan günümüze dek geçen süre sanal evrende oluşturulabildi. Bu süre zarfında, alternatif evrenlerin, karadeliklerin, gezegenlerin ve canlıların oluştuğu, evrimleştiği ve medeniyetler kurdukları keşfedildi. İnanılmaz bir şeydi bu! Artık insanoğlunun sanal bir evreni vardı! Bu sanal evren sayesinde çok daha fazla şey öğrenebilirdik. Örneğin: alternatif ya da paralel diye tanımlanan evrenler arasında nasıl geçiş yapabileceğimiz gibi ya da karadeliklerin incelenmesi, solucan deliklerinin açılabilmesi için gerekli enerji miktarının hesaplanması ve burada, gerçek evrenimizde yapamadığımız diğer her şey...
İşte tam bu noktada, bilim sayesinde yaratılan uçsuz bucaksız "kopya" evrenin getirisi, insanları tam anlamıyla inançsızlığa sürükledi. Çünkü insanoğlunun oluşturduğu sanal evren, bizim "gerçek" olarak tanımladığımız evrenin aynısıydı. Üstelik, kısa bir sürede geliştirilen bir başka teknoloji sayesinde, dileyen kişiler sanal evrende bulunan dünyalara yolculuk edip "sanal gerçekliği" tecrübe etme şansını yakaladılar. Sanal evreni tecrübe edenlerden birisi olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki; aradaki farkı kesinlikle anlayamadım. Hatta birkaç gün yaşadığım bu sanal alemde, üst benliğimi neredeyse tamamen yitirip, yeni hayatımı benimsedim. Beni çekip çıkardıklarında uzun bir süre kendime gelemediğimi anımsıyorum. Aklımın bana oynadığı oyunları ve yaşadığım iki farklı hayatın anılarını birbirine karıştırışımı ise hiçbir zaman unutamayacağım.
Eğer "sanal evreni" gerçekmişçesine tecrübe edebiliyorsak, orada bir hayat kurup çocuk sahibi bile olabiliyorsak, şu an içinde bulunduğumuz evrenin sanal olmadığını kim söyleyebilir? Ben gittim ve döndüm. Gittiğim yerde de insanlar vardı; üstelik benden ya da sizden hiçbir farkı olmayan insanlar... Onlar da medeniyet kurmuşlardı ve teknoloji üretebiliyorlardı. Onların dünyasında da sonbaharı gören yapraklar dallarından ayrılıyor, kuşlar yavrularına yiyecek getiriyor, bulutlar bir araya toplaşıp kıyameti koparırcasına göğü inletiyorlardı. Sanal gerçekliğin acımasızca öğrettiği bir şeydi işte bu! Aslında gerçek olan hiçbir şey yok! Ölümden sonra bir yaşam yok! Halkların devirdiği acımasız diktatörler intihar edip öldüklerinde onları yargılayacak bir kutsal mahkeme yok!
Sanal evreni tecrübe eden insanlar, adeta akıl tutulması yaşıyordu. Hatta çoğu psikolojik destek almaya başladı ve bir kısmı intihar girişiminde bulundu. Herkes yaşadığı sanal hayatı sorgularken bilim adamları farklı bir şeyi sorgulamaya başlamıştı: Eğer biz sanal bir evrende yaşıyorsak bunu öğrenebilmenin bir yolu var mıydı? Derhal uluslararası bir toplantı düzenleyip bunu araştırmanın bir yolunu bulmaya çalıştılar. Sanal evrendeki zamanı ileriye alıp oradaki teknolojik gelişmeleri ve evrenin sınırlarını zorlayacak beyinleri keşfetmek için uğraştılar ancak nafile... Bilinen fizik yasalarıyla oluşturulmuş evrenin sınırını yine bu yasalar belirliyordu. Dolayısıyla sınırlı fizik kanunlarının evrimleştirdiği hiçbir canlı, bu yasaları aşabilecek bir teknolojiye ya da evrimsel gelişime ulaşamıyordu.
Aynı şey bizim için de geçerliydi. Sınırları, belki de birileri tarafından çizilmiş olan bu üç boyutlu sanal evrende sıkışıp kalmıştık. Gerçeğin ne olduğunu asla kavrayamayacak ve bir üst boyutta, bizi her zaman kontrol eden akıllı canlıların sanal oyuncakları olmaya devam edecektik. Belki de sonsuz sanal evren içindeki bir başka sanal evrenin parçası olan bizler, Tanrı'nın varlığını ya da yokluğunu hiçbir zaman bilemeyecektik. Sonsuz tane daha soru soracak ve cevapları asla bulamayacaktık. O halde şu söze katılmamak elde mi: Cehalet mutluluktur!
15 Haziran 2015 Pazartesi
Kusurlar
Kusurlar, ete kemiğe bürünmeden önce yazılmıştır insanın doğasına. Biz
her ne kadar kusurlu olmak istemesek bile, tabiatın en temel unsurudur “kusurlar”.
Kusurlu bir varlıktır insan. Devenin boynundaki eğriliği, o
çok önemsiz, küçücük hayatı boyunca sorgularken, kendi noksanlarını göremez
olur çoğu zaman. Gördüğünde ise, en pahalı elbiselerle, en kalıcı makyajlarla
ve en göz alıcı “Mercedeslerle” örtmek ister kusurlarını fakat en büyük
kusurunu örtmesi için var olan ağzını kapatmasını bir türlü öğrenemez vesselam.
Kusurları öğrenmeyi sever insan. Kendi kusurlarını
unutturmak için başkalarına, başkalarının noksanlarıyla uğraşıp durur o zavallı
yaşamı sırasında. O kadar uğraşır ki bazen, insanlar başkalarının noksanlarından
sıkılıp onunkilerle uğraşmaya başlar. Kendi kuyusunu böyle kazar “kusurlu insan”.
Kusurlarından memnun olmaz insan. Herkesin kusurlu olduğunu
bilir ama kendisine yakıştıramaz kusurlu olmayı. Bu yüzden kendi gibi değildir
çoğu zaman; farklı farklı kişiliklere bürünüp durur. Nabza göre şerbet verdiğini, insanların suyuna gittiğini iddia eder ama yaptığı tek şey "kendisi" dışında herkes olmak ya da herkes olmaya çalışıp hiçbir şey olamamaktır aslında.
Kusurlu yaradılışını inkâr eder insan; imkân bulduğu her an
vazgeçer doğasından. Parfümeri dükkânına çevirdiği bedenini yalıtırken tabiattan,
artık kendi kokusunu taşıyamaz olur üzerinde. Üstelik kendisine ait bir şey kalmadığı
halde “iz” bıraktığını düşünmeye başlar.
Kusurlu olduğu için güzeldir insan; çünkü kusurlar farklılıkları doğurur. Eğer kusursuz olsaydık sıradan bir tekilliğin içinde kendimiz gibi insanlarla yaşıyor olurduk.
13 Nisan 2015 Pazartesi
Yarım Bir Hikâye Dedi Yazar
Bir yazar vardı, adı bende saklı, bundan birkaç ay önce tam da bugün başlamıştı hikâyesini yazmaya. Bir kadını anlatıyordu hikâye... Ama öyle tutkulu bir sevdanın ya da gecelik bir arzunun nesnesi olan kadını değil. Bir denge vardı ipin ucunda sallanan, her duyguya değen, ağlatan ve güldüren bir denge.
Bir kadını anlatıyordu yazar, ellerini göğe uzatmaya korkan bir kadını. Büyük bir kibirle, gücünü gösterircesine tepeden bakıp bulutların ardından fışkırırcasına sarkan semaya karşı dik durmaya çalışan bir kadındı bu. Fırtına kopmazken dizleri bükülmezdi ama rüzgâr biraz sert estiğinde gür bir çınar arar, yağmur yağdığında dev bir korunak bulmaya uğraşırdı vesselam.
Bir kadını anlatıyordu yazar, öncelikle hayranlık beslediği bir kadını. Kusur kabul ettiklerini tek tek silerken sayfalardan daha da cesur oluyor ve kendini, gecenin sessiz karanlığından kurtaracak olan güneşin doğacağına inandırıyordu. Çünkü aydınlıkta yazmak istiyordu yazar. Aydınlık indiğinde yeryüzüne, kadının içini görebileceğine ve onu şekillendirebileceğine güveniyordu.
Bir kadını anlatıyordu yazar. Öncelikle kendisine hayranlık besleyen bir kadını. Onu elde etmek için çabalarken delice, insanda akıl bırakmayan duyguların esiri olmadan çıkmaya çalışıyordu işin içinden. Ama ne mümkündü kontrolü kaybetmemek böyle hissederken?
Kendini kaptırmayı anlatıyordu yazar. Elinden düşürmediği kalemini yanlışlıkla bağrına saplayıp uyanınca uzun soluklu bir rüyadan, işte o zaman fark etti kalemini iyi kavrayamadığını. Dövünmeye başladı yazar, beynini kemiren bir yazının kurbanı olduğunu fark ettiğinde hikâyesini değiştirmeye uğraştı. Biraz geriye doğru dönüp silerim diye düşündü, silerim ve en güzel şekilde tekrar yazarım.
Beyhude uğraştı yazar. Çalakalem geçtiği satırları ne kadar silerse silsin, kalem izlerinin kaybolmadıklarını anladı. Sonra biraz durdu yazar, biraz soluklandı. Tamamlayamadığı başka hikâyelerini ve kahramanı olduğu hikâyelerin yarım kalmış yazarlarını getirdi aklına. İçinden kopan parçaları sarmaya çalıştı, bir intikam gibi saplanan acıları ise koparmaya...
Hikâyesini yine de tamamlamak istedi yazar. Ama son noktayı koymayı tam anlamıyla beceremedi ve elinden kayıp giden bir hikâyenin ucunu açık bıraktı. Nasıl olsa bir gün kalemimi tekrar dik tutacağım diyerek yalnızca son noktayı koyacağı günü beklemeye başladı.
Bir sevdayı anlattı yazar. Ama öyle tutkulu bir sevda değil. Bazen kalbini saran, bazen yolunda duran bir sevda... Ama öyle tutkulu bir sevda değil... Zaten tutkulu bir sevda nedir, bilmiyordu yazar.
Bir kadını anlatıyordu yazar, ellerini göğe uzatmaya korkan bir kadını. Büyük bir kibirle, gücünü gösterircesine tepeden bakıp bulutların ardından fışkırırcasına sarkan semaya karşı dik durmaya çalışan bir kadındı bu. Fırtına kopmazken dizleri bükülmezdi ama rüzgâr biraz sert estiğinde gür bir çınar arar, yağmur yağdığında dev bir korunak bulmaya uğraşırdı vesselam.
Bir kadını anlatıyordu yazar, öncelikle hayranlık beslediği bir kadını. Kusur kabul ettiklerini tek tek silerken sayfalardan daha da cesur oluyor ve kendini, gecenin sessiz karanlığından kurtaracak olan güneşin doğacağına inandırıyordu. Çünkü aydınlıkta yazmak istiyordu yazar. Aydınlık indiğinde yeryüzüne, kadının içini görebileceğine ve onu şekillendirebileceğine güveniyordu.
Bir kadını anlatıyordu yazar. Öncelikle kendisine hayranlık besleyen bir kadını. Onu elde etmek için çabalarken delice, insanda akıl bırakmayan duyguların esiri olmadan çıkmaya çalışıyordu işin içinden. Ama ne mümkündü kontrolü kaybetmemek böyle hissederken?
Kendini kaptırmayı anlatıyordu yazar. Elinden düşürmediği kalemini yanlışlıkla bağrına saplayıp uyanınca uzun soluklu bir rüyadan, işte o zaman fark etti kalemini iyi kavrayamadığını. Dövünmeye başladı yazar, beynini kemiren bir yazının kurbanı olduğunu fark ettiğinde hikâyesini değiştirmeye uğraştı. Biraz geriye doğru dönüp silerim diye düşündü, silerim ve en güzel şekilde tekrar yazarım.
Beyhude uğraştı yazar. Çalakalem geçtiği satırları ne kadar silerse silsin, kalem izlerinin kaybolmadıklarını anladı. Sonra biraz durdu yazar, biraz soluklandı. Tamamlayamadığı başka hikâyelerini ve kahramanı olduğu hikâyelerin yarım kalmış yazarlarını getirdi aklına. İçinden kopan parçaları sarmaya çalıştı, bir intikam gibi saplanan acıları ise koparmaya...
Hikâyesini yine de tamamlamak istedi yazar. Ama son noktayı koymayı tam anlamıyla beceremedi ve elinden kayıp giden bir hikâyenin ucunu açık bıraktı. Nasıl olsa bir gün kalemimi tekrar dik tutacağım diyerek yalnızca son noktayı koyacağı günü beklemeye başladı.
Bir sevdayı anlattı yazar. Ama öyle tutkulu bir sevda değil. Bazen kalbini saran, bazen yolunda duran bir sevda... Ama öyle tutkulu bir sevda değil... Zaten tutkulu bir sevda nedir, bilmiyordu yazar.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




