18 Ekim 2018 Perşembe

Medeniyetin Sınıfları


İnsanlık, gelecek, medeniyet, fütürizm

İnsanlık, konakladığı gezegende pek çok değişime ve hatta geri dönülemez etkilere yol açtı. Hatta öyle ki bilim insanları bu devasa denilebilecek değişimi yeni bir jeolojik çağın başlangıcı olarak ilan etti: Anthropocene, yani insan çağı. Medeniyetin evrimi için önemli bir adım olarak görülen bu çağ, bize gelecekte ne gibi değişimlerin olabileceğini ve medeniyetimizin hangi noktalara kadar gidebileceğini işaret ediyor.

Kabaca elli ila kırk bin yıl öncesine kadar Dünya üzerinde pek çok insan (homo) türünün yaşadığına dair önemli kanıtlar var. Homo sapiensis (anatomik olarak modern insan, biz), Homo neanderthalensis (Homo sapiensler yüzünden soyları tükendiği düşünülüyor) ve takma adı hobbitler olan Homo floresiensis (ortalama 1 metre boyundalar) bunlardan birkaçını oluşturuyor. Fakat yaklaşık iki milyon yıl öncesinden başlayıp elli bin yıl öncesine kadar uzanan süreçte, insan cinsine ait bu türlerden yalnızca modern insan, yani homo sapiens evrimini sürdürerek hayatta kalabildi.

Diğer insan türlerinin iklim değişikliği, ormanlık alandan savanaya çıkma veya volkanik patlamalar gibi sebeplerle ortadan kalktığı düşünülüyor ancak bildiğimiz kadarıyla Neandertallerin soylarının tükenmesine sebep olan olaylar zinciri biraz daha karmaşık. Modern insanın Afrika’dan çıkıp dünyaya yayıldığı dönemde Neandertallerle karşılaşmış oldukları (ve hatta çiftleştikleri) biliniyor ve durum, hastalıklar, rekabet ve diğer sebeplerle bu insan türünü ortadan kaldırmış olabilir.

Elbette tüm suçu türümüze atmak son derece doğru değil. Neandertallere ilişkin bilgimiz, bize bu türle ilgili çok daha fazla şey söylüyor. Örneğin, modern insana kıyasla ormanlık alanlarda daha iyi avcı olan Neandertaller, Avrupa’da meydana gelen iklim değişikliklerinden etkilenmiş ve ormanlık alanların küçülmesiyle yeteri kadar avlanamamış olabilirler. Bunun yanı sıra, Bournemouth University’den John Stewart’a göre modern insanların, baskı altındayken Neandertallere kıyasla yapabilecekleri çok daha fazla şey var gibi görünüyor. Bu yenilik yapma ve uyum sağlama yeteneğinin, bizleri evrimsel süreçte avantajlı konuma getirmiş olabileceği aşikâr.

Modern insanlar ve Neandertaller arasında fark yaratan bu özellikleri çoğaltmamız mümkün; ancak konumuz bu olmadığı için daha fazla uzatmayacağız. Burada kısaca anlatmak istediğimiz, medeniyetimize giden yolda, mihenk taşı denilebilecek pek çok köşeyi geçmiş ve evrimsel olarak ilerlemiş olduğumuzdur. Bizler, yani modern insanlar, artık doğadaki av değil apeks bir avcı türüz. Gezegenin her yerine yayılarak kendi içerisinde tek tür olarak varlığımızı sürdürmeyi ve dünyanın en uzak bölgelerinde dahi üreyebilmeyi başardık. Bunu yaparken, biyolojik değil; jeolojik başarılarımızı kullandık. Kendimize ev aramak yerine evlerimizi yaptık, hastalıklardan kaçınmak yerine onları iyileştirmeyi öğrendik. Ve nihayetinde teknolojimiz ve ileri uygarlığımız sayesinde dünyadaki tüm canlılar üzerinde baskın tür olmayı başarabildik. Bunun sonucunda ise gezegenimizi yaşanamaz bir yer haline getirmeye başladık.

'Proceedings of the National Academy of Sciences' adlı dergide yayımlanan araştırmaya göre insanlar, yeryüzünde yaşayan tüm canlıların yüzde 0,01’ini oluşturmasına rağmen gezegendeki vahşi hayvanların yüzde 83’ünün, bitkilerin ise yarısının yok olmasına sebep oldu. Guardian gazetesinde yer alan habere göre, bakteriler dünyadaki biyokütlenin yüzde 13'ünü oluştururken bitkiler ise yüzde 82 ile en kalabalık grup. (BBC)

İnsan evrimine dair yazdığımız bu uzunca girişten sonra artık medeniyetlerin evrimine geçebiliriz. Bunu anlayabilmemiz içinse öncelikle medeniyetleri Tip I, Tip II ve Tip III olarak sınıflandıran ve 1964 yılında Nikolai Kardashev tarafından yazılan Kardashev Cetveli’nden bahsetmemiz gerekiyor.

Kardashev Cetveli

Nikolai Kardashev, olası Dünya dışı medeniyetleri ürettikleri enerji miktarına göre sınıflandırmış ve ondan sonra gelen bilim insanları da bu medeniyet tipleri üzerinde çeşitli düzenlemeler yapmıştı. Kardashev Cetveli olarak anılan bu sınıflandırmanın ilk basamağında yer alan Tip I medeniyetler ve sahip olabilecekleri teknolojiler yazı dizimizin de ilk basamağını oluşturuyor.

Endüstriyel devrimin öncüsü olan James Watt’ın modern buhar makinesini icadından bugüne çeyrek milenyum geçti. İlk buharlı tren 1804 yılında icat edildi, ilk uçak 147 yıl önce uçtu (11 saniye sürdü) ve radyo dalgaları kullanılarak yapılan ilk iletişim 1898 yılında gerçekleşti. Bilimsel gelişim her ne kadar insanlık tarihinin binlerce yıllık birikimi sayesinde yavaş yavaş ilerlemiş olsa bile, son yirmi yılda yaşanan gelişmeler, bundan önceki yüz yılda yaşananlardan kat be kat fazla! İlk cep telefonunun 1983 yılında üretildiğini düşünürseniz, ilk akıllı telefonlardan günümüze geçen süredeki gelişimin hızını rahatlıkla kavrayabilirsiniz. İşte bu, bilimsel gelişimin gittikçe hızlandığının en göz önündeki göstergelerinden birisi. Peki bizden 100 yıl sonra ya da birkaç bin yıl sonra insan uygarlığı hangi seviyelere gelecek?

Elbette insanlığın geleceğine (tabii bir geleceği var ise) ya da olası uzaylı medeniyetlere dair üreteceğimiz bilginin bir kısmı bilim kurgudan ibaret olabilir. Fakat Genel Görelilik, Kuantum Alan Teorisi vb. fizik kanunları sayesinde fikirlerimize alt ve üst limitler getirebiliyoruz. Çünkü keşfedeceğimiz medeniyetlerin gelişmişlik seviyeleri ne olursa olsun içinde yaşadığımız üç boyutlu evrenin fizik kanunlarına bağlı olacaklar.

Sınıflandırma

Sınıflandırma yaparken elbette hayal gücümüzün sınırlarını zorlamaya çalışmalıyız ancak dediğimiz gibi, hepimiz için işleyen fizik yasaları çerçevesinde bu fikirleri sınırlandırmak zorundayız. Öncelikle termodinamik yasalarını ele alalım.

Termodinamik yasaları gereği, evrendeki herhangi bir gelişmiş medeniyet, teknolojik gelişimleri ne seviyede olursa olsun yoktan enerji var edemez ya da enerjiyi yok edemezler. Bu enerjinin korunumu yasası gereğidir. Bir diğer gerçekçi limitimiz ise maddenin yapı taşlarıyla alakalıdır. Uygarlıkların enerji seviyelerini, tüm maddelerin yapı taşı olan atomlar ve moleküller belirler.

Son olarak medeniyetlerin yaşam alanlarından bahsetmekte fayda var. Ne biz insanlar ne de başka türler hiçbir zaman en yıkıcı güç olamayız. Yeryüzündeki ilk canlılar ortaya çıktığından beri türlerin yüzde 99’u tamamen yok olmuştur. Büyük bir volkanik patlama, buzul çağları, meteor yağmuru (hatta yeterli büyüklükteki tek bir göktaşı dahi), süpernovalar (yıldız patlamaları) ve gamma ışını patlamaları gibi doğal tehlikeler Tip II seviyesindeki bir medeniyeti dahi rahatlıkla ortadan kaldırabilir. Yani yavaş gelişen ve kendisini bu tip doğal olaylardan koruyamayacak düzeydeki tüm canlıların ortadan kalkma ihtimali her an vardır.

Peki bu parametreler neden bu kadar önemlidir? Önemlidir, çünkü bu parametreler bizlere her medeniyetin gelişimi için belirli bir zaman aralığına sahip olduğunu ve bu zaman aralığının ise düşündüğümüzden çok daha kısa olduğunu gösterir (Dünyanın 4,5 milyar yıl önce var olmaya başladığını fakat ilk canlılığın sadece 3,8 milyar yıl önce ortaya çıktığını unutmayın. İnsanlık ise sadece 300 bin yıldır var).

Kardashev Cetveli ve İnsanlığın Yeri

Orijinal Kardashev cetveli oldukça basittir. Buna göre;

Tip I (Gezegensel) Uygarlıklar, Dünya’daki enerji seviyemize yakındır
Tip II (Yıldızsal) Uygarlıklar, yıldızların saçtığı enerjinin ciddi bir bölümünü kullanırlar.
Tip III (Galaktik) Uygarlıklar ise içinde bulunduğu galaksideki enerjinin ciddi bir bölümünü kullanırlar.

Kardashev Cetveli, görüldüğü gibi medeniyetleri oldukça kaba bir şekilde sınıflandırmıştır. Örneğin bir uygarlık yüzlerce yıldız sistemine yayılmış olsa fakat bir yıldızın enerjisinin yalnızca küçük bir kısmını kullanabiliyorsa Tip I Medeniyet mi sayılacaktır? Öte yandan yıldız sistemini terk etmemiş fakat yıldızının neredeyse tüm enerjisini kullanabilen bir uygarlık Tip II mi olacaktır? Bu gibi sorunlar nedeniyle Kardashev’den sonraki bilim insanları bu cetveli modernize etmiştir.

Örneğin Carl Sagan, uygarlık tiplerinin arasındaki sınırları, medeniyetlerin kullandıkları enerjiye esnetmiştir. Buna göre Tip I Uygarlıkların 10^16 Watt, Tip II Uygarlıkların 10^26 Watt ve Tip III Uygarlıkların 10^36 Watt enerji kullanmaktadır.

"2012 yılında Dünya’nın ortalama enerji tüketimi yaklaşık olarak 10’12 Watt olarak gerçekleşmiştir. Bu ise bizi Tip 0,7 yapmaktadır."

Michio Kaku, “Geleceğin Fiziği” isimli kitabında bu tanımlamaları daha da detaylandırmış ve Tip I medeniyetler seviyesine gelebilmek için bir gezegene vuran güneş ışığını ve gezegenin sahip olduğu enerji potansiyelini kullanmayı, volkanlardan, havadan ve hatta depremlerden enerji elde edebilmeyi ve okyanuslara şehirler kurabilmeyi ölçüt olarak vermiştir.

Kardashev Cetveli’nin uzatılmış versiyonunda çok daha ekstrem olan Tip IV ve V de eklenmiştir. Tip IV, içerisindeki evrenin bütün enerji kaynaklarından faydalanabilen medeniyettir. Tip V ise bulunduğu evren ve diğer evrenlerin bütün enerji kaynaklarından yararlanabilen tiptir. Fakat böyle bir medeniyetin varlığı bile mümkün değildir. Var olmalarını geçtik, varlıklarını kanıtlamak imkansızdır. Zira onların aktiviteleri bizim uzay/zaman algımızın üstünde olacaktır.

Başka Dünyaları Sömürgeleştirmek

Diğer türlere nazaran, içinde bulunduğumuz dünyanın kaynaklarını tüketme noktasında oldukça endişe verici bir yerdeyiz. Bir taraftan teknolojimizi ve olanaklarımızı geliştirirken diğer taraftan dünyanın kaynaklarını, kendilerini yenileyebilecekleri hızın çok üzerinde kullanıyoruz. Bunun en temel nedeni son birkaç yüzyılda sağladığımız ilerlemelerin, evrimin ve adaptasyonun hızının çok üstünde gerçekleşmesidir. Bilimsel ve teknolojik gelişimin ihtiyaç duyduğu enerji talebi doğanın verebileceğinin üzerinde gerçekleştiğinden doğal denge git gide sarsılmaya devam ediyor.

Dolayısıyla biz istesek de istemesek de insan kaynaklı ya da insan dışı bir felaketle yok olmadığımız sürece başka gezegenlere yerleşecek ve bu gezegenlerin kaynaklarını kullanmaya başlayacağız. Ancak ve ancak teknolojimizi yeterli düzeyde geliştirebildiğimiz ve temiz enerji kaynaklarını verimli kullanmaya başladığımız zaman kömür ve petrol gibi ilkel fosil yakıtlara olan bağımlılığımızdan kurtulacak ve çevreye verdiğimiz zararı engelleyebileceğiz.

Bize En Yakın Olanlar: Tip I

Hala çok büyük bir yüzdeyle fosil yakıtlara bağımlıyız ve bu tip yakıtlar Tip I uygarlıklar seviyesine erişmemiz için gereken enerji yoğunluğunu sağlamaktan çok uzaktalar. Peki neden fosil yakıtları kullanıyoruz? Bağımlılığın en büyük sebebi bu yakıtların düşük teknoloji gerektirmesi ve bol bulunabilir olmasıdır. Ayrıca, füzyon enerjisi ya da yenilenebilir enerji gibi alternatif kaynakların geliştirilebilmesi için gerekli olan yüksek teknoloji, başlangıçta fosil yakıt kullanımı ile yapılan üretimler ve nükleer fisyon sayesinde mümkün olmuştur.

Tip I uygarlık seviyesine erişebilmemiz için günümüzde kullanabileceğimiz veya yakın ve uzak gelecekte kullanabileceğimizi düşündüğümüz bazı enerji kaynaklarından bahsedeceğiz. Her ne kadar Tip I uygarlığa çok daha yakın olsak da buradaki bazı fikirler bizim ötemizde olacaktır. Tip II ve Tip III uygarlık teknolojileri ise bariz enerji uçurumu sebebiyle hayal etmesi çok zor teknolojilerdir.


"Michio Kaku’ya göre insan türü 100-200 yıl içerisinde Tip I, 3000-4000 yıl içerisinde Tip II ve 100.000-1.000.000 yıl içerisinde Tip III sınıfına girebilecek."

Rüzgâr Enerjisi

Günümüz rüzgâr türbinleri büyük metropollerin ve sanayi bölgelerinin enerji ihtiyacını karşılayabilecek yapıda değildirler. Ayrıca kapladıkları alan ve bakım maliyetleri düşünülünce, ürettikleri enerjiden çok daha fazla maliyet gerektirdikleri için bugün dahi tartışmalara konu olmaktadırlar. Buna ek olarak yaygın kullanımda rüzgârdan daha fazla enerji çalacakları için kaçınılmaz şekilde çevreye etkide bulunacaklardır.

Bulundukları bölgedeki canlılar için ölümcül olmaları, rüzgârın yönünü değiştirmeleri ve sürekli enerji sağlayamamaları gibi sebeplerle rüzgâr türbinlerinin kullanım alanı daima sınırlı olacaktır.

Yüksek İrtifa Rüzgâr Enerjisi

Jet rüzgarları (Jet Stream) yerden 9-16 kilometre yüksekliğindeki irtifalarda bulunan ve farklı yoğunluk ve sıcaklıklardaki hava kümelerinin kesiştiği yerlerde, hızları saatte iki yüz kilometreye varabilen rüzgarlardır. Bu güçlü rüzgarlardan enerji elde edilmesi şu anda araştırılmakta ve birçok tartışmaya sebep olmaktadır. İyimser yaklaşımlar, jet rüzgarlarından elde edilebilecek enerji ile iklime hissedilir bir etkide bulunmadan dünyanın şu anki bütün enerji ihtiyacının karşılanabileceğini söylemektedir.

Bu rüzgarlardan faydalanmak için sağlam kablolara bağlı uçurtma ve/veya helyum balonu benzeri araçlara bağlı rüzgâr türbinlerini bu irtifalara çıkarmak gerekmektedir. Günümüzde de bunun için birçok deneme ve test yapılmakta olduğundan, yakın gelecekte yüksek-irtifa türbinlerinin ilk örneklerini görebiliriz.

Güneş Enerjisi

Güneşin enerji kaynağı, merkezindeki füzyon reaksiyonlarıdır. Füzyon kısaca, iki atom çekirdeğinin birleşerek yeni bir atom çekirdeği oluşturmasıdır. Füzyon, proton-proton birleşmesinden oluşur ve bu birleşmenin olabilmesi için protonların çarpışması gerekir. Güneşin merkezindeki yüksek sıcaklık ve basınç bu çarpışmayı mümkün kılmaktadır. Yüksek sıcaklıkta hidrojen, elektronlarını kaybeder ve elektronlarını kaybeden hidrojen atomları birbirleri ile çarpışarak helyum oluşumunu sağlar. Helyum oluşumu sırasında yaşanan kütle kaybı ise enerji olarak açığa çıkar.

Biz bu enerjiyi günümüzde güneş ışığını odaklayarak ısı ile buhar türbinlerinde elektriğe çeviren termal santraller ve enerjiyi direkt olarak elektriğe çeviren fotovoltik elektrik panelleri aracılığı ile faydalanmaktayız. Ne kadar yüksek ve neredeyse sonsuz bir enerji kaynağı olsa da çok düşük verimlilik alabilmekteyiz. Güneş enerjisi de görece kurak ve az bulutlu bölgelerde en yüksek verimliliğe ulaşabilir, teorik olarak bu bölgeler, özellikle çöllere inşa edilecek santraller ile günümüz enerji açığını karşılayabilir.

Dünya’da kullandığımız en verimli ticari fotovoltik paneller yaklaşık yüzde 21,5 verimliliğe sahiptir. Yakın gelecekte verimliliği yüzde 50’ye kadar çıkartacak paneller için çalışmalar yapılmaktadır. Tip I sınıfına kadar gelişmiş ve bizden yüzlerce yıl ileride bir uygarlığın kullanacağı fotovoltik panellerin nanoteknoloji ve materyal bilimlerindeki gelişmeler ile termodinamik verimlilik limiti olan yüzde 95’e ulaşmaları teorik olarak mümkündür.

Böylesi bir uygarlık, gezegenin en fazla ışık alan bölgelerini güneş panelleri ile kaplayıp elde ettiği enerjiyi süper iletkenlerle gezegenin tümüne iletebilir. Burada önemli olan, üretilen enerjinin panellerin bakımı, geri dönüştürülmesi vb. maliyetlerinden fazla olması gerektiğidir.

Güneş enerjisi kullanımının en uç örneği, Güneş gibi bir yıldızın çevresine binlerce kilometre çapında bir panel inşa ederek (Dyson küresi) yıldızın yaydığı enerjiyi büyük oranda kullanabilecek bir yapının oluşturulmasıdır. Bu yapı Tip I Medeniyetler seviyesine gelebilmek için gerekli olan enerjiyi üretebilir.

Jeotermal Enerji

Dünya’nın çekirdeğinden yüzeyine doğru neredeyse eşit olarak radyojenik ısınma ve radyoaktif bozunum kaynakları sonucu yaklaşık olarak 47 terawattlık bir enerji akımı transfer olmaktadır. Bu enerji, tektonik plaka hareketlerinden ve dolayısı ile depremlerden de sorumludur.

Sadece yer kabuğunun derinlerindeki basınçtan veya çeşitli seviyelerdeki ısı farklılığından elde edilecek enerji, bugün kullandığımız toplam enerjinin kat be kat fazlası olacaktır. Ancak böyle bir enerjiyi üretebilmek için bu seviyelerdeki basınca dayanacak materyallerin üretimi ve yerin alt katmanlarına doğru kurulacak santrallerin bakımı gibi problemleri çözmemiz gerekiyor.

Okyanus Termal Enerji Dönüşümü (OTEC)

OTEC Yöntemi, okyanusların derinliklerindeki soğuk su ve okyanus yüzeylerindeki sıcak suların ısı farklılıklarını bir ısı motoru yardımıyla enerjiye çevirir. Bu işlem sırasında elektrik üretiminin yanı sıra birçok deniz ürünü ve yüksek miktarda içme suyu elde edilebilir. Ayrıca derinlerdeki çökmüş organik kalıntıların ve besin değeri artmış su kütlesinin yüzey suyuna karıştırması canlı nüfusu için pozitif bir etkiye neden olacaktır.

Şu an bu yöntemi kullanan bazı test istasyonları mevcuttur ve ilk demo santral, ABD enerji şebekesine bağlanan ve 2015’in ağustos ayında Hawaii’de hizmete girmiş olan 105 kilowattlık bir elektrik santralidir.

Füzyon

Termonükleer füzyon enerjisi, yıldızların çekirdeğinde üretilen enerjidir. Füzyon reaksiyonları, hafif elementlerin Coulomb gücü denen birbirlerini itme eğiliminin, güçlü nükleer kuvvet ile aşılarak bir araya gelmeleri ve başka bir atom çekirdeği oluşturmaları ile olur. Bu reaksiyon, bazen nötron ve çok yüksek miktarda enerji açığa çıkarmaktadır.

Doğanın 4 ana kuvvetinden birisi olan nükleer kuvvetin, atom çekirdeklerini birbirinden uzak tutan elektriksel itmeye üstün gelmesi için atom çekirdeklerinin ısı ve/veya basınç etkisi ile birbirlerine oldukça yakınlaşmaları gerekmektedir. Yıldızlarda bu gücü yaratan şey kütle çekimi etkisi ile son derece sıkıştırılmış olan ve yıldızın merkezinde yer alan çekirdekteki kuvvettir. Bu etkiyi füzyon santrallerinde yaratabilmek ise günümüz teknolojisi ile pek mümkün (verimli) değil.

Yeterince gelişmiş medeniyetler daha karmaşık teknolojiler gerektiren termonükleer füzyon enerjisine yöneleceklerdir. Muhtemelen bizim gibi evrende bolca bulunan ve/veya üretilebilen, düşük enerji girdisine ihtiyaç duyan döteryum-trityum ya da döteryum-döteryum yakıt çiftlerinden başlayıp teknolojileri geliştikçe proton-boron-11, helyum-helyum ve döteryum-lityum-6 gibi çok daha muazzam enerji açığa çıkaran reaksiyonlara yöneleceklerdir. Sadece dünyadaki mevcut yakıtların, füzyon altyapısını binlerce yıl destekleyebilecek olması er ya da geç füzyonun bu gezegenin ve yeterince yakıt bulunduran diğer gezegenlerin başlıca güvenli ve temiz enerji üretim yöntemi olacağı anlamına gelir.

Antimadde

Maddeyi oluşturan atomun çekirdeğinde, nükleüs denilen pozitif yüklü protonlar ve yüksüz nötronlar bulunur. Nükleüs çevresinde ise negatif yüklü elektron veya elektronlar, sahip oldukları enerjiye göre çeşitli yörüngelerde yer alırlar. Antimaddede ise antiprotonlar negatif yüklüdür, pozitron denen antielektronlar ise pozitif yüklüdür.

Antimadde Dünya üzerindeki en nadir, üretimi en zor ve en pahalı materyaldir. Altın ve elmas gibi nadir ve değerli materyaller, antimadde yanında ancak çakıl taşı kadar değerlidirler. Üretim zorluğu ve yavaşlığı sebebiyle 1 gram antimaddenin şu anki değeri yaklaşık 62,5 trilyon dolara denk gelir. Antimaddeyi ikinci olarak gramı 27 milyon dolar ile Californium-252 elementi takip etmektedir. Bu nedenle şu an için enerji üretiminde tercih edilebilecek bir yapıya sahip değildir.

Ancak antimadde üretiminin sürdürülebilir ve ekonomik bir yöntemini bulan herhangi bir medeniyet için madde-antimadde reaksiyonları başlıca enerji üretim yöntemi olacaktır. Bunun sebebi, güçlü bir altyapı ve teknoloji gerektiren madde-antimadde reaksiyonlarının Einstein’ın E=mc^2 denklemine bağlı olarak maddenin tamamen enerjiye dönüşümüne olanak sağlaması ve en yüksek enerji potansiyelini temsil etmesidir. Fakat bu reaksiyonlarda enerjinin büyük bir bölümünün gamma ışınları olarak açığa çıkması büyük bir problemdir ve enerji üretiminin verimini düşürür. Yine de bizden binlerce yıl daha gelişmiş bir medeniyetin gamma ışınlarını da kullanılabilir enerjiye dönüştürebileceklerini hayal edebiliriz.

Tip I Medeniyetler ve Ötesi

Bahsi geçen enerji kaynaklarından yalnızca birine yoğunlaşmanın ve aşırı kullanımının çevre üzerinde olumsuz etkileri olacaktır. Bu nedenle tüm kaynakların dengeli kullanımı ve tüm yöntemlerin verimli şekilde planlanması ile Tip I medeniyetler seviyesine erişilebilir. Elbette Tip I Medeniyetler seviyesine erişmek gerçek anlamda uygar olmanın bir göstergesi değildir. Bir medeniyetin huzur içinde yaşayabilmesi için gıda, eğitim ve işsizlik sorunlarını da çözmesi gerekir, bunun içinse nüfus planlaması ve eşitlikçi bir ekonomik/politik düzen şarttır.

Tip I medeniyetler gezegenlerindeki yenilenebilir kaynaklardan optimum şekilde faydalanabilir, uzay asansörleri inşa edebilir ve çevre gezegenlere yayılabilirler. Bu seviyede bir medeniyet dünyalarını tehdit edebilecek doğal felaketlerin çoğunu aşabilir, buzul çağlarının önüne geçebilir ve sahip olacakları teknolojilerle yakın yıldızlara bile ulaşabilirler.

Tip I seviyesinden Tip II seviyesine uzanan yol çok daha zorludur ve radikal enerji kaynaklarına ihtiyaç duyar. Bu tip bir medeniyet yıldızları enerji kaynağı olarak kullanabilir ve yakınlardaki yıldız sistemlerini kolonileştirebilir. Ayrıca yıldızları bir füzyon reaktörü olarak kullanmakla kalmayıp onların kontrolünü dahi sağlayabilirler.

Tip III seviyesi ise çok daha muazzam bir enerjiyi açığa çıkarır. Bu tip bir medeniyetin üreteceği enerji, Tip II uygarlığın yaklaşık 10 milyar katı kadardır. Yıldızlararası uzayda gezebilirler, galaksinin tümüne yayılabilirler, kendi kendini kopyalayan robotlara ve insanüstü özelliklere sahip olabilirler. Tip III seviyesindeki bir canlı sibernetik (hem biyolojik hem robot) özelliklere ve bilgisayar/internet destekli bir beyne sahip olacaktır. Ayrıca nanoteknolojik araçlar sayesinde hastalıklara yakalanmayacaktır.

Michio Kaku, Robert Zubrin ve Carl Sagan gibi popüler isimler, Tip IV ve Tip V medeniyetlerini de tanımlamışlardır. Tanımlamalara göre Tip IV medeniyetler seviyesinde uzay-zamanı kontrol etme ve Tip V seviyesinde uzay-zamanın dışına çıkarak çoklu evrenler arasında dolaşma gibi güç ve yetenekler kazanılmıştır.

İnsanlık ne yazık ki henüz Tip I medeniyetler seviyesinde bile değildir ve buraya ulaşmamız –o zamana dek kendimize bir zarar vermezsek– 100-200 yıl arasında bir zaman alacaktır. Tip I medeniyetler seviyesine ve oradan ötesine ulaşmaya çalışıyorsak, öncelikli olarak yapmamız gereken şey evimizi (doğayı) korumak sonrasında ise dünya üzerindeki tüm canlılar ve insanlar için adaletli bir sistem kurarak herkesin bilgiye özgürce ulaşabildiği bir dünyada bilimsel keşifleri desteklemeye devam etmektir.

Kaynaklar
BBC

Bu yazının kısa versiyonu, MMO İstanbul Şubesi tarafından her ay yayınlanan Makina Bülten'in Kasım 2018 sayısı için hazırlanmıştır.

10 Ağustos 2018 Cuma

Albert Einstein vs. Isaac Newton

Newton mu Einstein mı


Yüzyılın dehası Albert Einstein ve üç önceki yüzyılın dehası Isaac Newton... Birisi, Genel Görelilik Kuramı sayesinde evrene bakışımızı değiştiren, büyük keşifler yapmamızı sağlayan ve kendisinden önceki fizik anlayışını yerle bir eden bir bilim insanı; diğeri ise cahilliğin ve büyücülüğün hakim olduğu bir dünyada -ki kendisi de dindar bir insandır- doğduğu halde, klasik fiziğin kurucusu olabilmeyi ve bugün ürettiğimiz tüm mühendislik harikalarının temelini atabilmeyi başarmış bir deha.

Peki, Einstein ve Newton kavga etseler ne olur? Bu programda, Einstein zamanı geriye çevirip Newton'ı daha bebekken kundaklayabilir mi (bebek kundaklamak nedir yahu) ya da Newton kütle çekimi dalgalarını kullanarak, Einstein'ın yutmaya çalıştığı elmayı yemek borusuna dizip onu öldürebilir mi, bunları öğreneceğiz.

Kısaca Sir Isaac Newton'ın Hayatı
Bilim ve matematik tarihinin en önemli isimlerinden birisi olan Isaac Newton, 25 Aralık 1642’de İngiltere’de doğdu. Çocukluk dönemleri boyunca oyun oynamamış, zamanını yel değirmeni ve araba modelleri yaparak ve üvey babasının kütüphanesindeki kitapları okuyarak geçirmiştir.

Üniversite eğitimi için Cambridge Trinity College’a gitti. Maddi olarak zor durumda olduğundan çeşitli işlerde çalışarak okulunu devam ettirebildi. Okulda öğretilen Aristo’ya ilgi duymayıp, Descartes, Galileo ve Kepler gibi düşünürlerin izini takip etti. Üstelik kendi evinde yaptığı bilimsel çalışmalar ile yıllar sonra bilimi ve dünyayı tamamen değiştirdi.

Newton tarihin en iyi matematikçilerinden birisidir. Üstelik matematiğin doğa bilimlerinde başarıyla uygulanabileceğini gösteren ve matematik ile fiziği birleştiren kişi Newton’dur. Newton’un ‘Doğa Felsefesinin Matematiksel İlkeleri’ kitabı, klasik mekaniğin, fiziğin temel teorisini oluşturur. Newton’un klasik fiziği sayesinde bugün yararlandığımız bütün teknolojiyi inşa ettik.

Kısaca Albert Einstein'ın Hayatı
20. yüzyılın dehası olarak kabul edilen ve başta astronomi bilimi olmak üzere birçok bilim dalının önünü açan Albert Einstein, 14 Mart 1879’da Almanya’nın Ulm kentinde doğdu. Kız kardeşinin anlattığına göre, küçükken yapbozlar ve bulmacalarla zaman geçirmeyi seven Einstein, sanıldığının aksine hiçbir zaman kötü bir öğrenci olmadı. Özellikle doğa ve matematik bilimlerinde oldukça iyi notlar alıyordu.

Mezun olduktan sonra iki yılını öğretmenlik işi bulmak için harcadıysa da bir süre Bern’deki bir patent ofisinde asistan müfettiş olarak iş buldu. O zamanlar bir taraftan patent ofisindeki işlerini yaparken diğer taraftan da çeşitli araştırmalar yapıyor ve makaleler yazıyordu. Halen enstitüde memurluk yaparken, 1905 yılında, ışığın ‘fotonlardan’ oluşan paketçikler olduğunu açıkladığı bir makale kaleme aldı.

newton ve elma
Bundan iki sene sonra, ‘İzafiyet Teorisi’ni yayınladı. Bu teoriyi oluştururken küçük bir düşünce deneyi yapmıştı: Bern’deki bir saat kulesinin önünden otobüse binen Einstein, ‘Acaba otobüste arkaya doğru bakarak ışık hızında gitsek ne olur?’ sorusunu sordu. Bu durumda, saat kulesinin üzerindeki akrep ve yelkovan duruyor gözükecekti. Buradan yola çıkarak boşlukta ne kadar hızlı ilerlersek zamanın o kadar yavaş ilerleyeceği sonucuna ulaştı.

Newton'ın Evrene Bakışı
Newton denilince, akla ilk olarak başına elma düşünce kütle çekimini keşfeden bilim insanı gelir ancak bu doğru değildir; Newton elmayı sadece bir metafor olarak kullandı ve cisimlerin yere doğru hareketi, onun dünya üzerindeki hareketlerin nedenini sorgulamasını sağladı. Bizim için ağaçtan düşen bir elma Newton’un gözünde F= G*(m*M)/r üzeri 2 olarak canlandı. Bu, çok basit, çok zarif ve oldukça yüzeysel bir denklemdir: İki cismin kütlelerinin çarpımı ile bir G sabitinin çarpımının, kütleler arası mesafenin karesine bölünmesiyle iki cisim arasındaki çekim kuvvetinin hesaplanmasını sağlar. Bu denklem günlük yaşamda karşılaştığımız sıradan şeyleri açıklamaya yetse bile evrendeki işleyişi açıklamaktan uzaktır. Zaten asırlar sonra Einstein’ın Görelilik İlkesi, bu açıklamayı ortadan kaldırmıştır.

Einstein'ın Evrene Bakışı
Bilimi sorgulamaya ‘zaman’ olgusuyla başlayan Albert Einstein’a göre; zaman, mekân ve hareket gözlemciye göre değişir. İşte bu, Newton’un ‘zaman, evrenin her yerinde aynı işler’ tezini çürütüyordu. Einstein aynı zamanda, ışığın hızının gözlemciler için aynı olduğunu ve evrendeki hiçbir şeyin ışıktan hızlı hareket edemeyeceğini de söyledi.

Einstein’ın bulguları, o güne dek doğru bilinen yanlışları göstermiş ve evrenin dinamiklerini daha iyi anlamamızı sağlamıştı. Elbette Albert Einstein burada durmayacaktı. 1905 yılında yayınladığı ve daha sonra bazı düzeltmeler yaparak değiştirdiği ‘Özel Görelilik Teorisi’ne ivmelenmeyi dahil etmek için 10 yıl uğraştı ve 1915’te ‘Genel Görelilik Kuramı’nı yayımladı.

Newton'ın Kütle Çekimi Açıklamaları
Newton, kütle çekimi ve cisimlerin hareketi ile ilgili yaptığı açıklamalarda uzayı ‘boş’ ‘mutlak’ ve ‘sabit’ gibi kavramlarla tanımlamıştı. Yani Newton’a göre uzay denilen yer sabit ve hareketsizdi. Aynı şekilde Newton, zamanı ve uzayı birbirinden ayrı olgular olarak ele almıştı ve zamanın, uzayın her yanında ‘aynı’ olduğu sonucuna varıyordu. Bugün, bu düşüncenin doğru olmadığını, uzayın 3 değil; 4 boyutlu olduğunu ve 4. boyutu ise zamanın oluşturduğunu biliyoruz. Aynı şekilde, zamanın ‘göreli’ olduğunu; yani uzaydaki birçok farklı noktada zamanın birbirinden farklı şekilde akabileceğini biliyoruz.

Bugün, aynı zamanda, Newton’un kütle çekimine dair yaptığı açıklamaların da benzer hatalar içerdiğini biliyoruz. Newton’a göre kütle çekimi, kütleli iki cismin birbirlerine uyguladıkları doğrusal (vektöre) bir kuvvettir. Ancak asırlar sonra Einstein, bunun böyle olmadığını, kütle çekiminin bükülen uzay-zaman dokusunun bir sonucu olduğuna işaret etmiştir. Bu nedenle uzaydaki cisimler doğrudan birbirleri üzerine ‘düşmek’ yerine; birbirlerini yörüngesel bir düzlemde çekerler. Böylelikle uzunca süreler içinde yörüngede kalabilirler; aksi halde bu oldukça zor olurdu!

Einstein'ın Kütle Çekimi Açıklamaları
Öncesinde, Newton’un yaptığı açıklamalar kütle çekimini vektörel bir kuvvet olarak alıyordu. Yani çekim kuvveti cisimlerin kendi içlerinden kaynaklı olmalıydı ve ayrıca belirli bir uzaklığa kadar etki edebilirdi. Einstein ise kütle çekimini uzay-zaman dokusunun bükülmesi olarak açıkladı. Tıpkı gergin bir kumaşın üzerine bırakılan ağır bir güllenin, kumaşın yüzeyini içe doğru bükmesi gibi kütleli cisimler de uzay-zaman dokusunu büküyorlardı. Peki ya bu gergin kumaşın üzerine küçük bir gülle daha bırakırsanız ne olur? Elbette büyük kütleli cisme doğru ivmelenerek ve daireler çizerek yaklaşır. İşte bu, uzaydaki kütle çekiminin ve yörüngelerin oluşumunun basit bir tarifiydi!

Konuyu daha iyi tariflemek için şu örneği de verebiliriz: Dünya üzerindeki tüm uydular aslında serbest düşme hareketi yapmaktadırlar. Ancak kütle çekimi Newton’un söylediği gibi çizgisel tek bir kuvvet olmadığı; uzay-zamanın büküldüğü yörüngesel bir düzlemde gerçekleştiği için ‘serbest düşme’ gezegenin yörüngesinde çok uzun süreler boyunca gerçekleşir.

Einstein’a göre uzay ve zaman iç içe örülüydü ve Newton’un söylediklerinin aksine zaman, evrenin her yerinde sabit akıyor olamazdı. Yani uzayın dokusu zamanı ve zaman ise uzayı etkiliyordu. Bu durumda, büyük kütleli cisimler ile ışık hızına yakın hareket eden cisimler zamanı etkileyebilirdi. Her iki durumda da zamanın akışı yavaşlamalıydı! Daha sonradan yapılan gözlem ve deneylerle de Einstein’ın ortaya attığı bu teori defalarca kez kanıtlandı ve bizi evreni anlamaya daha fazla yaklaştırdı.

Her ne kadar, Isaac Newton 17. yy'nin büyük bir kaşifi, dehası ve bilim insanı kabul edilse de, evrene ve zamana ilişkin bulgularının geçersiz olduğu ve bizi daha ileriye taşıyamayacağı anlaşılmıştır. Einstein ise gerek evrenin dokusunu açıklama biçimiyle gerekse zaman olgusunu ele alışıyla bizleri kendisine hayran bırakmış, bilimsel gelişmelerin ve uzay çalışmalarının önünü açmıştır.

Sonuç: Bilim yığılarak değil; birikerek ilerler. Yüzyıllar önce Newton tarafından ortaya atılan formüller sayesinde bugünkü teknolojiyi (otomobil, uçak, uzay gemisi vb.) üretebildik; ancak Klasik Fizik ile çok daha ileriye gidemedik. Einstein geldi ve bize evrenin dokusunu, kara delikleri, kütle çekimini ve ışık hızını öğretti. Artık çok daha ileri gidebiliyoruz. Fakat belki bir gün, bir başkası gelecek ve Einstein'ın ön gördüğü pek çok şeyin yerine yenisini koyacak. Ve biz, ilerlemeye devam edeceğiz.

Yaşasın bilimsel düşünce!

6 Ağustos 2018 Pazartesi

Transhümanizm ve İnsanlığın Yeni Çağı



O kadar uzun zamandır yazmıyorum ki, en son yazı yayınladığım tarihi görünce fazlasıyla şaşırdım. Aslında bakılacak olursa yazıyorum; fakat bloğum için değil. MMO İstanbul Şubesi tarafından her ay yayınlanan Makina Bülten için çok kereler makale/yazı hazırladım ve sonunda dedim ki; madem bloğuma zaman ayıramıyorum en azından bülten için yazdığım makale ve yazıları burada yayınlayayım. Sessiz kalmaktan yeğdir! Başlıyoruz: İlk yazı Transhümanizm ve İnsanlığın Yeni Çağı.
  
Homo sapiens’lerin yaklaşık 150.000 yıl önce ortaya çıkışlarından beri, geçen binlerce yılda deneyimledikleri çok şey değişti fakat DNA’mıza katılan bir miktar Neandertal geni dışında insanoğlu hiç değişmedi. Bunun ise iki temel sebebi var: Seçilim baskısı ve genetik sınırlar.

Boy uzunluğu, saç rengi, kas yapımız veya bilişsel beceri gibi özellikler, her biri ufacık etkiye sahip olan binlerce gen tarafından kontrol edilir. Birçok küçük ek etkilerle belirlenen bilişsel beceri, ortada daha çok, uçlarda daha az insanın olduğu ve çan eğrisini andıran biçimde bir dağılıma sahiptir. Yani doğal koşullarda insanların çoğu normal zekâya sahipken ancak bir kısmımız dahi olabilir ya da zekâ geriliği yaşayabilir.

Elbette, bireylerin zekâlarını etkileyen tek faktör genetik sınır değildir; aile, çevre, beslenme biçimleri, uğraş alanları vb. faktörler de zekâ üzerinde fazlaca etkiye sahiptir. Bu nedenle bir matematik profesörünün yapabileceği matematiksel işlemlerle sıradan bir kişinin yapabileceği matematiksel işlemler arasında çok büyük farklılıklar vardır ancak burada anlaşılması gereken şey, zekânızın (ve ayrıca, iskelet kaslarımız gibi vücudumuzdaki pek çok kasın/organın) bir geliştirilebilirlik üst sınırının olduğudur. Üstelik beyin gibi oldukça masraflı bir organın (tüm vücudumuzda üretilen enerjinin %20-25'ini tek başına tüketir) böyle bir sınırının olması oldukça anlaşılabilirdir.

Bu noktada genetik sınırı seçilim baskısı başlığının altına almamız yanlış olmaz. Çünkü bugün biliyoruz ki, dünya üzerinde yaşayan tüm hayvan ve bitki türlerinin üzerine etki eden seçilim baskısı artık kullanılmayan/işlevsiz organların körelmesine sebep oluyor. Örneğin birkaç yıl önce Science Advances dergisinde yayınlanan bir makaleye göre, mağarada yaşayan Astyanax mexicanus olarak isimlendirilen bir kör balık türünün ırmakların yüzeye yakın noktalarında yaşayan bir diğer grubu, gören gözlere sahip. Aynı türün bu iki grubundan birisinin kör olmasının sebebi ise, balığın günlük enerji üretiminin %5-15’inin gözleri tarafından tüketilmesi. Bu, hiçbir işlevi kalmamış bir organ için fazlasıyla büyük bir yük.

Şu hâlde, vücut ve beyin gelişimimizin belirli bir sınırının olmasının seçilimin baskısı olduğunu kavrayabildik. Seçilim baskısını yaratan pek çok etmen olmasına karşın belki de en önemli sebep enerji kaynaklarının azlığı. Yani elde ettiğimiz, sınırlarımızın ötesine geçmemiz için gerekli olan enerjiden daha az. Bu nedenle milyonlarca yıllık evrimsel süreç içerisinde ortaya çıkan –ve belki de bizi çok daha zeki kılacak olan– mutasyonların, gerekli enerjinin temin edilememesi vb. nedenlerden dolayı seçilim baskısı altında engellenmiş olması kuvvetle muhtemel.

Peki, Teknolojik Gelişmeler Sayesinde Bu Sınırı Yapay Olarak Aşabilmemiz Mümkün mü?

Genetik biliminin sağladığı imkânlar ile bilişsel becerilerin incelenmesi gösteriyor ki insan DNA’sındaki çeşitlilik kusursuz bir şekilde bir araya getirilebilirse, şimdiye kadar dünya üzerinde var olanlardan çok daha yüksek nitelikte zekâya sahip bireyler var olabilirdi. Bunun sonucunda ise hem fiziksel hem de bilişsel olarak kusursuz sayılabilecek insanların toplum içindeki varlığı üremenin de etkisiyle git gide artabilirdi.

Elbette bu konu genetik bilimcileri ilgilendiren bir iş ve ayrıca insan genetiğiyle oynamak, insanı kusursuzlaştırabileceği gibi hatalı mutasyonlar nedeniyle bir hilkat garibesine de çevirebilir!

Genetik müdahalenin dışında, insanoğlunun bilişsel ve fiziksel yetilerini geliştirebilecek bir başka alan daha var: –ki uzun süredir bu konunun üzerinde yazıp çiziyoruz– yapay zekâ. Transhümanizm hareketi de tam olarak bu konunun üzerine yoğunlaşıyor: İnsanların kapasitesini biyolojik ve genetik yöntemlerin yanında, asıl olarak teknoloji ile yükseltmek. Transhümanizmin hedefinde ise şu üç temel destinasyon var:

- İnsanüstü yaşam süresi
- İnsanüstü zekâ
- İnsanüstü sağlık kalitesi

Aslında, insanlar hali hazırda zaten transhümandırlar, çünkü doğanın onlara sunmadığı çeşitli teknikler ve teknolojiler icat ederek doğayla savaşımlarını kolaylaştırmışlardır. Yalnızca bilgisayar, sağlık veya ulaşım teknolojilerinden bahsetmiyoruz; ateş, kıyafet ve basit silahlar da post-insan olmaya doğru giden yolda kilometre taşlarıdır. Öyle ki ateş sayesinde, normalde çiğnenmesi ve sindirilmesi zor olan çiğ besinlerden çok daha fazla kalori alabildik ve bu beyin gelişimimizi olumlu olarak etkiledi.

Ancak her gelişim evresinin bir sonu var! Bugün, beslenme, spor, beyin jimnastiği ve kültürel evrim sayesinde genetik potansiyelimizin üst sınırına doğru yaklaşmaya başladık. Bu noktadan sonra atılacak olan adım bizi çok daha ileriye götürecek ancak bu adım, daha öncekiler gibi küçük küçük adımlara değil; daha çok büyük bir sıçramaya benzemeli. Üretim teknolojileri, genetik bilimi, biohacking ve yapay zekâ çalışmaları ise bu sıçramanın zeminini oluşturabilir.


Teknolojik Tekillik ve İnsan Zekâsının Evrimi

Teknolojik tekillik, yapay zekânın insan zekâsından ayırt edilemeyecek kadar geliştiği ve onunla bütünleştiği evreyi tarif eder. Böyle bir gelecekte, yapay zekâya sahip insanlar ya da biyolojik özelliklere sahip yapay zekâlar, aramızda yaşıyor olacaklardır. Genetik bilimin, nörolojinin, robotik ve nano teknolojinin ve yapay zekânın birlikte hareket ettiği muhtemel gelecekte, doğal seçilim baskılarının yerini teknolojik seçilim baskıları (?) alabilir. Bu durumda, gen aktarma süreci de kontrol altına alınmış ve belirli bir hedefe doğru yönlendirilmiş olur.

İnsan doğasında ve hatta biyolojik dünyada gerçekleştirilecek olan bu devrimin geçiş süreci, her yeni devrin başlangıcında olduğu gibi, oldukça sancılı olacaktır. Bireylerin, toplumların veya devletlerin bir kısmı bu sürece direnecek ve dünyanın çeşitli yerlerinde transhümanizme karşı tepkiler yükselecektir. Çünkü bilinmeyene karşı duyulan korku beraberinde örgütlü bir öfkeyi de sürükleyebilecektir. Aynı şekilde, yeni çağın geçiş sürecindeki insanlar, olayları hem bilimsel hem de felsefik yönüyle tümden ele alacaklardır. Bu tartışmaların sonucunda ise muhtemelen sürece en iyi şekilde uyum sağlayan grup kazanacaktır.

Neye Benzeyecek?

Bunu bilmek oldukça zor fakat yine de bilimsel gelişmelere bakarak bazı tahminler yürütebiliriz. Geleceğe dönük çalışmalar arasında üzerinde en fazla konuşulanlardan bir tanesi bilinç aktarımı. Bilinç aktarımı sayesinde, bireylerin hafızası kapalı devre bir bilgisayar sistemine ya da bir bulut sisteme aktarılabilir. Buradan da biyolojik ya da robotik bir bedene aktarılarak uyandırılabilir.

Bilinç aktarımını gerçekleştirmenin yanında, yeni tedavi yöntemleri veya nano teknoloji sayesinde hasarlı dokuların onarılması ve ömrün uzatılması gibi seçenekler de mümkün. Ayrıca, 3D yazıcılarla üretilebilecek biyolojik ya da tamamen yapay organlar sayesinde hastalıklı olan doku ve organlar yenileriyle değiştirilebilir.

Geleceğe dönük tahminlerde bunlar gibi pek çok seçeneği ortaya koyabiliriz ancak en çok, bilinç aktarımı yöntemi insanoğlunun ölümsüzlük fikrini kamçılayacak gibi duruyor. Tabii o noktaya varıncaya dek geliştirmemiz gereken pek çok teknoloji ve beyin dediğimiz mucizevi organ hakkında edinmemiz gereken çok daha fazla bilgiye ihtiyacımız olacak. Çünkü beyni ve işleyişini tam olarak kavramak, evrenimizi kavramak kadar zor görünüyor.

Diyelim ki tüm zorluklar aşıldı ve insan beyni tam olarak haritalandırılıp taklit edilebildi. Bu durumda elimizde olan şey bir bireye ilişkin anıların ve bilincin birebir kopyası mı olacak? Bu kopyayı yapay bir beyne veya bir başka bedene yüklediğimizde, ortaya çıkan kişi aynı kişi mi olacak? Ya da örneğin, bilincini bir makinaya kopyaladığımız kişi ile asıl bedeninde olan kişilerin hisleri ve düşünceleri aynı olabilir mi? Duygu ve düşünceleri aynı şekilde mi olgunlaşır, insanlara karşı aynı sevgiyi mi hissederler ya da belirli olaylar karşısında benzer şeyleri mi düşünürler?

Bu soruları cevaplamak oldukça zor ve hatta imkânsız fakat emin olduğumuz tek bir şey var ki bilim ve teknik sandığımızdan çok daha hızlı ilerliyor. Hatta gelecek günlerde, önceki zamanlara göre kat be kat daha hızlı ilerleme kaydedecek. Peki ya biz geleceğe ne kadar hazırız?

Bu yazı Makina Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi tarafından çıkarılan Makina Bülten'in 2018 Temmuz sayısında yayınlanmıştır. Bültene gitmek için lütfen buraya tıklayın.

16 Nisan 2016 Cumartesi

Tanrının Kaşığı

tanrı gibi hissetmek, tanrı olmaya çalışmak


Gecenin bir yarısı, müzik çalarımın gürültülü sesi ve kafamda milyon tane tilkiyle eve geldim. Kaldırım taşlarının biçimsiz düzenliliği ve vitrin mankenleriyle kurgulanmış sahte dünyanın yarattığı korku dolu evrenin sonuna varmış olmanın rahatlığıyla, dibine kadar kazınmış midemi yatıştırmak ve kan şekerimin beni neredeyse nakavt edecek seviyedeki düşüklüğünü gidermek için buzdolabını açtım. Bir önceki akşamdan kalma vanilyalı ve Antep fıstıklı dondurma dışında, ilgimi çekebilecek hiçbir şey bulamadım.

Kutuyu açtıktan ve kaşığımı aldıktan sonra dondurmayı ucundan kazıyarak yemeye başladım. Kaşığımın ucuyla şekillendirdiğim dondurmanın bir insan yüzünü andırdığını fark ettim ve ağız kısmını kocaman bırakıp, hemen üstüne küçük göz yuvaları oydum. Tüm dehşetiyle solgun bir insanı andıran o yeşil dondurmayı biraz daha şekillendirdikten sonra, kaşığımı hemen ağız kısmının altından -sol gözüne teğet geçecek biçimde- daldırarak, sanki bir hastalıktan yeşile dönmüş gibi duran solgun yüzü kestim. 'Tanrı' gibi hissetmenin getirdiği 'sınırsız güç' duygusuna kapılıp vanilyalı kısmını da insan suretine çevirdim ve dondurmadan adamın bütün kaderini avucumun içine aldım.

Neden sonra bir gün önce okuduğum ve yıllarca polis muhabirliği yapmış olan Sevinç Yavuz'un yazdığı 'Türk Seri Katiller' adlı kitap için verdiği ropörtajdan bir bölüm geldi aklıma... Seri katillerin yaşadığı psikolojiyi gözler önüne seren şu cümle beni daha büyük bir tartışmanın içine attı: "Motivasyonları Tanrı’yı oynamak. Kimin yaşayıp kimin öleceğine karar vermenin hazzını yaşamak. İşte o çalışmalar (ceseti slikonla doldurmak ya da göze çivi çakmak gibi) da hazzı uzatmak, cesetle daha çok vakit geçirebilmek için yapılan şeyler." Yani sizin anlayacağınız, bir dizi psikolojik bozukluğun neticesinde seri katile dönüşen bu zevatlar adeta tanrı rolüne bürünüyorlarmış.

Tam bu noktada, aslında hiçbirimizin temelde bu sosyopat seri katillerden bir farkımızın olmadığı kanaatine vardım. Her ne kadar "normal" davranışlara sahip insanlar olarak canlılara zarar vermek suretiyle kendimizi tanrı rolüne bürüyor olmasak da başka türlü davranış biçimleriyle, aslında binlerce yıldır benzer şeyleri yapıyoruz. Çocukluk ve gençlik yıllarımızda bilgisayar oyunları ve oyuncaklarla oynuyor ve isim taktığımız, duygusal bağ kurduğumuz karakterlere çeşitli misyonlar yüklüyoruz. Onlara düşmanlar yaratıyor, onları çeşitli durumlara sokuyor ve kaderlerini belirleyerek adeta 'tanrıyı' oynuyoruz. Belki sanatı da bu yüzden seviyoruz. Heykeltraş oluyor, biçimsiz objelere 'dondurulmuş' hayatlar veriyoruz. Karikatürist veya senaryo yazarı oluyor, binlerce insanın merakla takip ettiği karakterlerin yaratıcıları olarak saman kağıdı arasına sıkışmış hayatların gidişatını belirliyoruz. Çünkü 'yaratıcıyız' ve bu nitelik bize Tanrı'nın üfürüğünden geliyor!

Bunlara benzer örneklerle yaratıcılığı ve 'yaratıcı olmaya' olan merakı hayatın her alanında bulmak mümkün diye düşünüyorum. Zaten herkesin içinde böyle bir duygu olmasaydı, hayal gücümüzün ürünleri olan ve adeta bize hizmet etmesi için yapılmış döşemeli koltuklarda oturmak yerine sıradan minderlerin üzerinde oturuyor olurduk! Para ve güç kazanma hırsımız olmaz, toplumu, siyaseti ve dünya kaynaklarını yönlendirmek gibi işlere girişmezdik. Kendi doğal koşullarında oluşan ve kendi yolunu çizen akarsulara müdahale etmez, onları barajlar ardında bırakmazdık.

Bizler, yani insanoğlu, yaratıcı rolünü üstlenmeye meraklıyız. Bu, insanlık tarihinin başlangıcından beri böyle. Kendi tanrılarını bile kendisi yaratan bir türden söz ediyorum! Kendi mitoslarını yazan, kendi putlarını (tanrılarını) kendileri yapan bir türden... Yani aslında biz, tanrısını bile kendisi yaparak, yaratma gücünü eline almaya çalışan, benmerkezci, hayalperest ve bencil bir canlı türüyüz. İtirazı olan?

5 Şubat 2016 Cuma

Aşk, Evren ve İnsanoğlu

 Dark Void Supernova


İnsanoğlunun; diğer tüm canlılarda da olduğu gibi evrenle organik ve ruhani bir bağının olduğu kanaatindeyim. Bu bağ o kadar güçlü ki; bu bağın izlerini bilimin ve yaşamın kendisinde görmemek imkânsız. Yaptığımız her eylemin, attığımız her adımın ve yaşama dair hissettiğimiz her duygunun evrenin kalbinde, kara deliklerde ve yeni doğan yıldızların merkezinde tam anlamıyla bir karşılığı var.

Kozmik işleyişe göz ucuyla baksak bile, evrende süregelen olayların tümünün birbiriyle bağlantılı olduğunu görürüz. Örneğin; bir süpernova patlamasıyla dış katmanlarını uzaya savurmuş olan bir yıldızın yarattığı gaz ve toz bulutları bundan yaklaşık 5 milyar önce Güneş'imizin ve Dünya'mızın kaderini belirledi. Kütle çekimin etkisiyle merkezde toplanan atık gazlar sıkışarak nükleer füzyonu başlattı ve genç bir yıldız doğdu. Bu yıldızın etrafında salınan diğer gaz ve toz kümeleri ise Merkür'ü, Venüs'ü, Dünya'yı, Mars'ı ve geriye kalan diğer gezegenleri oluşturdu.

Görüldüğü üzere evrende nihai ölüm diye bir şey yok. Her yok oluş aynı zamanda bir başlangıcın ve yeni bir yıldız sisteminin habercisi. Termodinamik'te buna, enerjinin korunumu yasası deniliyor. Enerjinin korunumu yasası, izole (kapalı) bir sistemdeki enerjinin değişmeyeceğini ifade ediyor ve bu kural, şu ana kadar yanlışlanabilmiş değil. Yani anlayacağınız, evrende hiçbir şey yok olmuyor; yalnızca form değiştiriyor!

Aynı kuralın dünyada da oldukça geçerli olduğunu hatırlatmakta fayda var. Geçmiş dönemlerin reenkarnasyon inancına benzer bir biçimde, sahip olduğumuz enerjinin ölümümüzden sonra farklı canlılara aktarıldığını ve yaşamına devam ettiğini görürüz. Öldüğümüzde toprağa karışan su, vitamin ve mineraller toprakta yaşayan diğer canlıları (bitki ve hayvanları) besler. Bitki ve hayvanlar ise, besin zincirinin en üst tabakasında yer alan insanoğlunu... Bu ise bizde, ölümümüzden arta kalanların bir başka insanın yaşamasına veya doğmasına sebep olduğu kanısını uyandırıyor.

Her yok oluşun bir başlangıca evrildiği gerçeği, yalnızca kimyasal tepkimeler ve dönüşümler ile hayatta kalan bedenimizde görülmüyor; aynı şeyi duygusal hayatımızda da yaşıyoruz. Şimdi soruyorum: İlk ilişkinizi ya da aşık olduğunuz ilk insanı hatırlıyor musunuz? Nasıl bir ayrılık yaşadınız? Belki de çok üzülmüş, acı çekmiş ve kendinizi bir süre insanlara kapatmıştınız? Peki ya şu an yaşadığınız bu acıyı hatırlıyor musunuz?

Aşk ve sevgiye dair yüzyıllar boyu pek çok şey söylendi veya yazıldı. Aşkı kim tam olarak tanımlayabilir? Aşk kutsal bir duygu mudur yoksa doğum, gelişim ve ölüm süreçlerine sahip basit bir olgu mu? Bireyin bilişsel zekâsı ve analitik mantığı aşkın neresinde durmaktadır? Bu soruların cevabını elbette veremeyeceğim; ancak bir ayrılığın eşiğinde olanlar için küçük bir hatırlatma yapmak isterim: Evrene organik ve ruhani olarak bağlıyız! Biz insanlar evrendeki birer sicimiz ve bedenimiz, duygularımız ve düşüncelerimiz evrendeki bir gerçeği fısıldıyor kulağımıza: Her son bir başlangıçtır! Tıpkı bir yıldızın ölümüyle sonuçlanan "an"ın yarattığı oksijenin vücudumuza hayat bahşetmesi gibi! Bu nedenle hayattaki hiçbir şeyin bir "son" olmadığını unutmayın. Başlangıçlar kolay olmamakla birlikte bir zorunluluktur ve her son kendi başlangıcını yazacaktır.

17 Aralık 2015 Perşembe

Takvim Yaprakları


Saat gecenin on biri, annem yatmış. Bitmek bilmeyen bir günün yorgunluğunu atmadan önce, içimi ısıtsın diye demlediğim çayımdan küçük bir yudum alıyorum. Kulağımda, sabahtır dinlediğim Ay Işığı Sonatı mırıldanıyor. Aklımda yine sen varsın, ellerin var, hani küçücük. Mutfağın içine sinmiş sigara dumanı yavaşça delerken ciğerimi, gözüm takvim yapraklarına ilişiyor. Her zaman olduğu gibi, geleceğin günleri sayıyorum. Biraz daha var diyorum kendime, sahiden ne kadar kaldı ki? On gün mü, yoksa daha az mı? Yerimden doğrulup takvim yaprağına uzanıyorum, nasılsa yarın sökülüp atılmayacak mı?

...

Bu gereksiz işi de hallettiğime göre, artık uykuma ve seninle ilgili rüyalarıma geri dönebilirim diye düşünüyorum. Tabii, masanın üzerinde boynu bükük bıraktığım bardağımı yerine kaldırdıktan sonra... Ama, o da ne? Bardağımın masanın üzerinde olmadığını fark ediyorum. Üstelik bende de bir gariplik var gibi, tıpkı evdeki gibi... Televizyonun açık olduğunu fark etmemiştim, sahiden annem de yatmıştı. Bu televizyon sesi de nereden çıktı böyle? Kapıyı açıp ağır aksak oturma odasına ilerliyorum. Annem koltuğa kurulmuş televizyon seyrediyor. Sen yatmamış mıydın, diye soruyorum ve bana anlamsız gözlerle bakıyor. Gözlerine bakıyorum, cevap verecek gibi oluyor fakat vereceği cevabı beklemeden mutfağa geri koşuyorum.

Anlayamıyorum, gerçekten anlamlandıramıyorum. Sonra takvim yaprağının hala elimde olduğunu fark ediyorum. Bir tane daha koparmak için uzanıyorum...

...

Televizyon hala açık mı? Mutfağın lambasını ne zaman değiştik? Telefonumu elime alıp ekran kilidine dokunuyorum. Bugün ayın 19'u mu? 17'sinde değil miydik en son; hani, yarın nasılsa koparılacak diyerek yırttığım? Korkuyorum, çok korkuyorum; fakat içimdeki duygulara engel olamıyorum...

...

Beklediğim gün geldi çattı demek. Üstelik takvim yaprakları sayesinde, yaşadığım zamandan hiçbir şey anlamayarak... On günüm gitti hayatımdan, fakat seni gördüm ya işte buna değdi. Olmayacak biliyorum; fakat ben yine de direniyorum. Seni senede bir kez bile olsa görmek istiyorum. Duygularıma hakim olamıyorum, hayır, olamıyorum. Sonra sen tekrar gidiyorsun, merak etme iki ay sonra geleceğim, diyerek. Ben ise yine dayanamıyorum; senden sonra geçirdiğim birkaç güne dayanamıyorum. Bir umut, elim yine takvim yapraklarına uzanıyor...

...

İşte, sen yine geliyorsun. Her zamanki neşenle, hani en sevdiğim. Sana dokunamıyorum, sana bakamıyorum. Elimden gelse yapardım fakat yapamıyorum. Ve sen bir iki güne kalmadan tekrar gidiyorsun. Tekrar geleceğim; ancak bu sefer biraz daha uzun sürecek diyorsun.

Eve gidip aynada kendime bakıyorum. Bir sene nasıl dayanırım, diye kendime soruyorum. Bu kadarını göze alamam diyorum. Aptallığıma yanıp kendime kızıyor, duygularıma içerleniyor ve bunun acısını kimden çıkaracağımı bilemiyorum. Ve sonra...

...
...
...
...

Bir sene mi geçmiş? Ben neredeyim? Evim bir senede pek bir değilmiş, sahiden ben neredeyim? Hızlıca kapıdan dışarı çıkıyorum, cebimde para var mı diye de bir kontrol ediyorum. Evet, var galiba. Sahiden, acaba ben hala çalışıyor muyum? Bir senede hayatımda nelerin değimiş olabileceğinin hayalini kurarken yola devam ediyorum ve işte, seni yeniden görüyorum. İyi görünmediğimi söylüyorsun, seni dinliyorum. Hayatında ne var ne yok diyorsun, bunu bilmiyorum. Büyük bir boşluğun içinden çıkmaya çabalarken, hayatı kaçırıyorum. Bir buçuk senem, birkaç gün kadar geçti ama bunu anlatamıyorum. Ve sen yine gidiyorsun ve üstelik bu sefer belki de biraz daha uzun...

...
...
...
...
...
...

Kendimi yine aynaya bakarken buluyorum. Kulağımda, birkaç sabah önce dinlediğim Ay Işığı Sonatı mırıldanıyor. Aklımda yine sen varsın, ellerin var, hani küçücük. Kirli sakalıma, çökmüş yanaklarıma, belirgin bir şekilde buruşmaya başlamış olan yüzüme ve sakalımdaki beyazlara şaşırıyorum. Ben, seni her gün görebilmek için bana ait olan bir hayatı hiç ediyorum...


6 Aralık 2015 Pazar

Yanılsama

yanılsama, sanrı, halüsinasyon, şizofreni, trip


Yanılsamadan ibaret olduğunu düşündüğü bedenime hakaretler yağdırırken halen sinirli görünüyor ve kafasını sağa sola sallayarak beni öldüreceğini söylüyordu. Sahi bunu yapabilir miydi? Tam bir delilik olduğunu biliyorum fakat bir an için beni gerçekten öldürebileceğini düşündüm. Sonra o gergin yüzüne bakıp, "Seni aklımın en ücra köşelerinden bile sileceğim; seni bütün çılgınlıklarınla birlikte geldiğin yere gömeceğim." dedim.

Merhaba, ben Stawinski. 28 yaşında, 1.80 boyunda, yakışıklı sayılabilecek esmer bir erkeğim. Geçmişim hakkında konuşmayı pek fazla sevmem; aslında bakarsanız konuşmayı da pek fazla sevmem. Lâkin, son dönemlerde yaşadığım mental sorunlardan dolayı, eskisinden fazla konuşmaya ihtiyacım var.

Bundan birkaç ay önce tek başıma yaşayan biriydim. Uzun bir süre ailesinin yanında yaşamış olan her erkek gibi ben de tek başına yaşamanın verdiği huzuru ve konforu hiçbir yerde bulamadım. Fakat son dönemlerde yaşadığım maddi sıkıntılar yüzünden ev arkadaşı aramaya başladım. Sonra Paul ile tanıştım. Paul, ev arkadaşı ilanını görüp beni arayan kişilerden biri değildi. Onunla, sıkıntılı bir gecemde tek başıma gidip içtiğim bir barda tanıştım. O da benim gibi oldukça sıkıntılı görünüyordu. Hiç durmadan ellerini ovuşturan, sigarasını tam bitirmeden yenisini yakan ve etrafıyla hiç ilgilenmeyen tavırlarıyla beni kendisine çekmeyi başarmıştı. Ona bakınca kendimi görüyormuşum gibi hissetmiştim. Bu nedenle ona bir viski ısmarlayıp yanına gittim. Yanına oturduğum anda bana söylediği ilk şey, "Ben eşcinsel değilim moruk." olmuştu; "Bak, yanlış anlama. Gerçekten cinsiyetçi biri değilim fakat gereğinden fazla yaklaşırsan seni fena döverim." ise ikinci lafı. Her neyse, konumuz bu değil. Onunla nihayetinde tanışıp derdimi anlatabilmiştim. Gerçekten de bana oldukça benziyordu; hayat hikâyemiz, sorunlarımız, eski kız arkadaşlarımız, hayal kırıklıklarımız... Bütün gece onu dinledim fakat ben pek bir şey anlatmadım. Ona yalnızca, "Seninle ben, gerçekten birbirimize benziyoruz." deyip durdum. Beni anlamış gibi gözüküyordu. Dedim ya zaten, ben pek fazla konuşmayı sevmem. Onunla yalnızca bu konuda pek fazla uyuşmuyorduk; geri kalanı ise neredeyse aynıydı.

Derken kısa süre içinde iyi birer dost olduk ve tanışmamızın üçüncü haftasında benim yanıma taşındı. Bizimkisi sanki birer kader ortaklığıydı. Aslında benim aksime kadere pek inanmazdı: Ona göre biz yoldaştık.

Paul ile çok zaman geçirdik. Yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmez olmuştu. Birbirimize iyice alıştığımız dönemde ikimiz de işten ayrıldık. Birikimlerimizle idare ediyor; çok gerekmedikçe dışarı çıkmıyorduk. Aslında, uyuşturucu almak için dışarı çıktığı zamanlarda ona göz kulak olmak için ben de çıkıyordum. Ona her defasında uyuşturucuyu bırakmasını söylediysem de lafımı bir türlü dinletemedim. Bir müddet sonra kendimi onun ebeveyni gibi hissetmeye başlamıştım bile!

Demiştim ya, birbirimize çok benziyoruz diye, gerçekten uzun bir süre böyle düşünmeye devam ettim fakat neden sonra anladım ki aslında birbirimize hiç de benzemiyoruz. Daha doğrusu birbirimize hem çok benziyoruz hem de hiç benzemiyoruz. Kimi zaman ona tam anlamıyla ayak uydurabiliyorken kimi zamansa yaptığı hiçbir şeye anlam veremiyordum. Gerçekten zaman geçtikçe yaptığı pek çok şey benim için anlamsızlaşmaya başlamıştı. Gerçi bir gün içerken kendisi de bunu pekâlâ itiraf etti: "Fakat elimde değil... Ne kadar istemesem bile... Böyle bir adamım işte, anla beni. Senin gibi biri olmak isteyen ancak hiçbir zaman kendinden vazgeçemeyecek bir adam. Belki de bu nedenle senin yanına taşınmışımdır."

Tüm aptallıklarına rağmen ev arkadaşlığımız oldukça uzun bir süre sürdü. Paul beni büyük bir yalnızlığın içinden kurtarmıştı fakat bu süre içerisinde de benden pek çok şey alıp götürmüştü. Yaşam tarzının bohemliğinden ve kafasının dağınıklığından usanmıştım. Kimi zaman ise bir yerlere çekip gitmesinden... Beni tamamen unuturdu ve bir şeyler yapıp geri gelirdi. O süre içerisinde ondan hiç haber alamazdım fakat anladığım kadarıyla eğleniyordu. Sanırım her zaman isteyip hiçbir zaman olamadığım biriydi. Bu konuda da onunla aynı şeyi düşünüyorduk.

Ondan ayrı kaldığım süre boyunca ne yaptığını merak edip durdum hatta birkaç sefer onu takip etmeyi bile denedim fakat her nasılsa, her defasında izini kaybettirmeyi başarıyordu. Benden gizli yaptığı hiçbir şeyi ortaya çıkaramıyordum. Bir müddet sonra onu tamamen kendi haline bırakıp düşünmeye başladım. Yaptıklarını, anlattıklarını, bana karşı olan tavırlarını... Her şeyi didik didik ettim, tüm anılarımızı bir yerlere yazarak olay sırasına göre dizdim. Hiçbir ayrıntıyı atlamadım ve bir gün bir şey dikkatimi çekti: Masanın üzerindeki bardak. Biz dün gece içmiştik öyle değil mi? Yani biz, Paul ve ben ikimiz de içmiştik fakat masanın üzerinde bir tane bardak vardı. Hemen bulaşık makinesinin kapağını açıp içine bir göz attım; oradan da mutfağın çeşitli yerlerine, çöpe ve kanepenin kenarına. Her yere baktım ancak bir bardak daha bulamadım. Onunla birlikte içtiğimize emindim ancak diğer bardağı bir türlü bulamadım. Belki de giderken bardağı çöpe attı ya da bilmiyorum, başka bir şey işte... Bardak olayını kafama takmamaya çalıştım ve odama gittim fakat o da ne! Odamdaki diğer yatak neredeydi? Odamda iki yatak olduğuna eminim çünkü Paul ile aynı odada kalıyorduk! Her şey gitgide ilginçleşmeye başlamıştı çünkü o an fark etmiştim ki, bu küçücük odaya iki yatak sığamazdı. Aklımı kaçıracak gibiydim, neler oluyordu?

Aylar önce, kız arkadaşım tarafından terk edildiğimde, arkadaşlarımdan uzaklaştığımda ve ailem tarafından dışlandığımda çok yalnız kalmıştım. Paul işte bu dönemde çıkıp girmişti hayatıma. Kadınlardan ve insanlardan soğuduğum bir dönemde... Aman Tanrım! Ya Paul benim yarattığım biriyse, o zaman ne olacaktı?

Tekli koltuğun yanına çömelip başımı bacaklarımın arasına sıkıştırdım. Aklımı kaybetmek üzere, saatler süren bir yolculuğa çıktım. Zihnimin en derinlerine inmeye çalışıp orada Paul'u aradım. Aradığım cevaplara ulaşmak üzere olduğumu hissettiğim anda Paul içeri girdi. Bana öylece bakıp ne yaptığımı sordu. Yine içmişti ve oldukça gergin gözüküyordu. Paul'u görünce yaşadığım travmayı bir anda unutup ona nerede olduğunu sordum. Bana cevap vermemeyi tercih etti ve kanepenin üzerine uzandı. Nerede olduğunu öğrenmek için üsteledim; fakat tek bir cevap bile alamadım. Beni herkesin yalnız bıraktığı halime çok benziyordu. İşte bu! Gerçekleri tekrar anımsadım; Paul gerçek değildi!

"Paul, seninle konuşmamız gereken bir konu var." diyerek lafa girdim. "Biliyor musun, sen yalnızca bir karaktersin; beni yalnızlığımdan kurtarasın diye uydurduğum bir karakter. Sen bir hiçliksin; deneyimlerimden edindiğim bir sonuç! Düşüncelerimden ibaret bir fantazi!" Ben böyle söyledikten sonra Paul bana döndü ve, "Sahiden mi?" dedi, "Belki de gerçek olan benimdir ha? Belki de sen benim yarattığım bir karaktersindir kim bilir?" Ona aptal olmaması gerektiğini söyledim: "Gerçekten çok yalnızdım; arkadaşlarımdan, ailemden, kız arkadaşımdan ve iş yerimden ayrılmıştım. Herkesin beni kaderime terk ettiği bir dönemde sen çıkıverdin; hem de öylece, pat diye!" Ben böyle söylediğimde yüzü asıldı ve tek bir hamleyle koltuktan kalkıp karşıma geçti: "Bana bak soytarı, benim cümlelerimi kullanıyorsun. Benim gibi kokuyor, benim gibi düşünüyorsun fakat aynı zamanda olmak isteyip de olamadığım biri gibisin. Yaşam tarzımı beğenmiyor, beni her fırsatta eleştiriyorsun. Bana öğütler verip duruyorsun. Sen benim, yıllar önce kaybettiğim birine çok benziyorsun!"

Aklım iyice karışmıştı fakat sinirlenmemeye ve aklı selim bir şekilde düşünmeye çalıştım. Paul'un tüm öfkesini üzerime kusmasına izin verip sustum fakat onu tam olarak dinlemedim bile. O konuşurken ben düşünüyordum. Evden bir an önce çıkıp psikoloğumu tekrar görmem gerektiğine karar verdim ancak Paul yakamı bırakacak gibi görünmüyordu. Beynimin yarattığı bir halüsinasyonun düşüncelerimi okuyup buna göre davranabilme ihtimalini düşündüm. Ne yapacağımı bilmiyordum, derken Paul'a geri döndüm.

Yanılsamadan ibaret olduğunu düşündüğü bedenime hakaretler yağdırırken halen sinirli görünüyor ve kafasını sağa sola sallayarak beni öldüreceğini söylüyordu. Sahi bunu yapabilir miydi? Tam bir delilik olduğunu biliyorum fakat bir an için beni gerçekten öldürebileceğini düşündüm. Sonra o gergin yüzüne bakıp, "Seni aklımın en ücra köşelerinden bile sileceğim; seni bütün çılgınlıklarınla birlikte geldiğin yere gömeceğim." dedim.

Sinirlendiğimi görünce şaşkına döndü ve elini arkasına götürdü. Kemerine takılmış olan bir şeyi çıkarmakla uğraşıyordu. "Beni öldüremezsin aptal, sen bir hayalden ibaretsin!" diye bağırdım. Bana güldü ve elini arkasından kurtararak bana bir şey uzattı. "Bir fotoğraf mı? Neyin peşindesin sen?" diye sordum, "Al da bak." dedi. Fotoğrafa baktım, Paul ile tanıştığımız gün çekildiği anlaşılan bu fotoğrafta Paul tek başına barda oturuyordu. "Bu ne anlama geliyor şimdi?" diye sordum, "Fotoğrafa iyice bak aptal." dedi, "Yeşil montlu adamı görüyor musun? Bize doğru dönmüş bir şeyler söylüyor. Hatırlıyorsan benden çakmak istemişti ve ben çakmağımı bulamayınca sen uzatmıştın. Fotoğrafta ise çakmağı uzatan kişi barmen; benim yanım ise boş! Sen gerçek değilsin ahbap! Sen büyük bir yalandan ibaretsin; aklımın bana bir oyunu! Sen artık ölü bir kurgusun!"

Bir de baktım ki, elime aldığımı sandığım fotoğraf Paul'un elinde duruyordu. Odadaki resimlerin tümü değişmişti; evde bana dair ne varsa bir anda silindi. Ev, en başından beri Paul'undu... Ben ise, Paul'un zihninde yarattığı bir bilincin kaybolmakta olan parçası...