6 Ağustos 2018 Pazartesi

Transhümanizm ve İnsanlığın Yeni Çağı



O kadar uzun zamandır yazmıyorum ki, en son yazı yayınladığım tarihi görünce fazlasıyla şaşırdım. Aslında bakılacak olursa yazıyorum; fakat bloğum için değil. MMO İstanbul Şubesi tarafından her ay yayınlanan Makina Bülten için çok kereler makale/yazı hazırladım ve sonunda dedim ki; madem bloğuma zaman ayıramıyorum en azından bülten için yazdığım makale ve yazıları burada yayınlayayım. Sessiz kalmaktan yeğdir! Başlıyoruz: İlk yazı Transhümanizm ve İnsanlığın Yeni Çağı.
  
Homo sapiens’lerin yaklaşık 150.000 yıl önce ortaya çıkışlarından beri, geçen binlerce yılda deneyimledikleri çok şey değişti fakat DNA’mıza katılan bir miktar Neandertal geni dışında insanoğlu hiç değişmedi. Bunun ise iki temel sebebi var: Seçilim baskısı ve genetik sınırlar.

Boy uzunluğu, saç rengi, kas yapımız veya bilişsel beceri gibi özellikler, her biri ufacık etkiye sahip olan binlerce gen tarafından kontrol edilir. Birçok küçük ek etkilerle belirlenen bilişsel beceri, ortada daha çok, uçlarda daha az insanın olduğu ve çan eğrisini andıran biçimde bir dağılıma sahiptir. Yani doğal koşullarda insanların çoğu normal zekâya sahipken ancak bir kısmımız dahi olabilir ya da zekâ geriliği yaşayabilir.

Elbette, bireylerin zekâlarını etkileyen tek faktör genetik sınır değildir; aile, çevre, beslenme biçimleri, uğraş alanları vb. faktörler de zekâ üzerinde fazlaca etkiye sahiptir. Bu nedenle bir matematik profesörünün yapabileceği matematiksel işlemlerle sıradan bir kişinin yapabileceği matematiksel işlemler arasında çok büyük farklılıklar vardır ancak burada anlaşılması gereken şey, zekânızın (ve ayrıca, iskelet kaslarımız gibi vücudumuzdaki pek çok kasın/organın) bir geliştirilebilirlik üst sınırının olduğudur. Üstelik beyin gibi oldukça masraflı bir organın (tüm vücudumuzda üretilen enerjinin %20-25'ini tek başına tüketir) böyle bir sınırının olması oldukça anlaşılabilirdir.

Bu noktada genetik sınırı seçilim baskısı başlığının altına almamız yanlış olmaz. Çünkü bugün biliyoruz ki, dünya üzerinde yaşayan tüm hayvan ve bitki türlerinin üzerine etki eden seçilim baskısı artık kullanılmayan/işlevsiz organların körelmesine sebep oluyor. Örneğin birkaç yıl önce Science Advances dergisinde yayınlanan bir makaleye göre, mağarada yaşayan Astyanax mexicanus olarak isimlendirilen bir kör balık türünün ırmakların yüzeye yakın noktalarında yaşayan bir diğer grubu, gören gözlere sahip. Aynı türün bu iki grubundan birisinin kör olmasının sebebi ise, balığın günlük enerji üretiminin %5-15’inin gözleri tarafından tüketilmesi. Bu, hiçbir işlevi kalmamış bir organ için fazlasıyla büyük bir yük.

Şu hâlde, vücut ve beyin gelişimimizin belirli bir sınırının olmasının seçilimin baskısı olduğunu kavrayabildik. Seçilim baskısını yaratan pek çok etmen olmasına karşın belki de en önemli sebep enerji kaynaklarının azlığı. Yani elde ettiğimiz, sınırlarımızın ötesine geçmemiz için gerekli olan enerjiden daha az. Bu nedenle milyonlarca yıllık evrimsel süreç içerisinde ortaya çıkan –ve belki de bizi çok daha zeki kılacak olan– mutasyonların, gerekli enerjinin temin edilememesi vb. nedenlerden dolayı seçilim baskısı altında engellenmiş olması kuvvetle muhtemel.

Peki, Teknolojik Gelişmeler Sayesinde Bu Sınırı Yapay Olarak Aşabilmemiz Mümkün mü?

Genetik biliminin sağladığı imkânlar ile bilişsel becerilerin incelenmesi gösteriyor ki insan DNA’sındaki çeşitlilik kusursuz bir şekilde bir araya getirilebilirse, şimdiye kadar dünya üzerinde var olanlardan çok daha yüksek nitelikte zekâya sahip bireyler var olabilirdi. Bunun sonucunda ise hem fiziksel hem de bilişsel olarak kusursuz sayılabilecek insanların toplum içindeki varlığı üremenin de etkisiyle git gide artabilirdi.

Elbette bu konu genetik bilimcileri ilgilendiren bir iş ve ayrıca insan genetiğiyle oynamak, insanı kusursuzlaştırabileceği gibi hatalı mutasyonlar nedeniyle bir hilkat garibesine de çevirebilir!

Genetik müdahalenin dışında, insanoğlunun bilişsel ve fiziksel yetilerini geliştirebilecek bir başka alan daha var: –ki uzun süredir bu konunun üzerinde yazıp çiziyoruz– yapay zekâ. Transhümanizm hareketi de tam olarak bu konunun üzerine yoğunlaşıyor: İnsanların kapasitesini biyolojik ve genetik yöntemlerin yanında, asıl olarak teknoloji ile yükseltmek. Transhümanizmin hedefinde ise şu üç temel destinasyon var:

- İnsanüstü yaşam süresi
- İnsanüstü zekâ
- İnsanüstü sağlık kalitesi

Aslında, insanlar hali hazırda zaten transhümandırlar, çünkü doğanın onlara sunmadığı çeşitli teknikler ve teknolojiler icat ederek doğayla savaşımlarını kolaylaştırmışlardır. Yalnızca bilgisayar, sağlık veya ulaşım teknolojilerinden bahsetmiyoruz; ateş, kıyafet ve basit silahlar da post-insan olmaya doğru giden yolda kilometre taşlarıdır. Öyle ki ateş sayesinde, normalde çiğnenmesi ve sindirilmesi zor olan çiğ besinlerden çok daha fazla kalori alabildik ve bu beyin gelişimimizi olumlu olarak etkiledi.

Ancak her gelişim evresinin bir sonu var! Bugün, beslenme, spor, beyin jimnastiği ve kültürel evrim sayesinde genetik potansiyelimizin üst sınırına doğru yaklaşmaya başladık. Bu noktadan sonra atılacak olan adım bizi çok daha ileriye götürecek ancak bu adım, daha öncekiler gibi küçük küçük adımlara değil; daha çok büyük bir sıçramaya benzemeli. Üretim teknolojileri, genetik bilimi, biohacking ve yapay zekâ çalışmaları ise bu sıçramanın zeminini oluşturabilir.


Teknolojik Tekillik ve İnsan Zekâsının Evrimi

Teknolojik tekillik, yapay zekânın insan zekâsından ayırt edilemeyecek kadar geliştiği ve onunla bütünleştiği evreyi tarif eder. Böyle bir gelecekte, yapay zekâya sahip insanlar ya da biyolojik özelliklere sahip yapay zekâlar, aramızda yaşıyor olacaklardır. Genetik bilimin, nörolojinin, robotik ve nano teknolojinin ve yapay zekânın birlikte hareket ettiği muhtemel gelecekte, doğal seçilim baskılarının yerini teknolojik seçilim baskıları (?) alabilir. Bu durumda, gen aktarma süreci de kontrol altına alınmış ve belirli bir hedefe doğru yönlendirilmiş olur.

İnsan doğasında ve hatta biyolojik dünyada gerçekleştirilecek olan bu devrimin geçiş süreci, her yeni devrin başlangıcında olduğu gibi, oldukça sancılı olacaktır. Bireylerin, toplumların veya devletlerin bir kısmı bu sürece direnecek ve dünyanın çeşitli yerlerinde transhümanizme karşı tepkiler yükselecektir. Çünkü bilinmeyene karşı duyulan korku beraberinde örgütlü bir öfkeyi de sürükleyebilecektir. Aynı şekilde, yeni çağın geçiş sürecindeki insanlar, olayları hem bilimsel hem de felsefik yönüyle tümden ele alacaklardır. Bu tartışmaların sonucunda ise muhtemelen sürece en iyi şekilde uyum sağlayan grup kazanacaktır.

Neye Benzeyecek?

Bunu bilmek oldukça zor fakat yine de bilimsel gelişmelere bakarak bazı tahminler yürütebiliriz. Geleceğe dönük çalışmalar arasında üzerinde en fazla konuşulanlardan bir tanesi bilinç aktarımı. Bilinç aktarımı sayesinde, bireylerin hafızası kapalı devre bir bilgisayar sistemine ya da bir bulut sisteme aktarılabilir. Buradan da biyolojik ya da robotik bir bedene aktarılarak uyandırılabilir.

Bilinç aktarımını gerçekleştirmenin yanında, yeni tedavi yöntemleri veya nano teknoloji sayesinde hasarlı dokuların onarılması ve ömrün uzatılması gibi seçenekler de mümkün. Ayrıca, 3D yazıcılarla üretilebilecek biyolojik ya da tamamen yapay organlar sayesinde hastalıklı olan doku ve organlar yenileriyle değiştirilebilir.

Geleceğe dönük tahminlerde bunlar gibi pek çok seçeneği ortaya koyabiliriz ancak en çok, bilinç aktarımı yöntemi insanoğlunun ölümsüzlük fikrini kamçılayacak gibi duruyor. Tabii o noktaya varıncaya dek geliştirmemiz gereken pek çok teknoloji ve beyin dediğimiz mucizevi organ hakkında edinmemiz gereken çok daha fazla bilgiye ihtiyacımız olacak. Çünkü beyni ve işleyişini tam olarak kavramak, evrenimizi kavramak kadar zor görünüyor.

Diyelim ki tüm zorluklar aşıldı ve insan beyni tam olarak haritalandırılıp taklit edilebildi. Bu durumda elimizde olan şey bir bireye ilişkin anıların ve bilincin birebir kopyası mı olacak? Bu kopyayı yapay bir beyne veya bir başka bedene yüklediğimizde, ortaya çıkan kişi aynı kişi mi olacak? Ya da örneğin, bilincini bir makinaya kopyaladığımız kişi ile asıl bedeninde olan kişilerin hisleri ve düşünceleri aynı olabilir mi? Duygu ve düşünceleri aynı şekilde mi olgunlaşır, insanlara karşı aynı sevgiyi mi hissederler ya da belirli olaylar karşısında benzer şeyleri mi düşünürler?

Bu soruları cevaplamak oldukça zor ve hatta imkânsız fakat emin olduğumuz tek bir şey var ki bilim ve teknik sandığımızdan çok daha hızlı ilerliyor. Hatta gelecek günlerde, önceki zamanlara göre kat be kat daha hızlı ilerleme kaydedecek. Peki ya biz geleceğe ne kadar hazırız?

Bu yazı Makina Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi tarafından çıkarılan Makina Bülten'in 2018 Temmuz sayısında yayınlanmıştır. Bültene gitmek için lütfen buraya tıklayın.

16 Nisan 2016 Cumartesi

Tanrının Kaşığı

tanrı gibi hissetmek, tanrı olmaya çalışmak


Gecenin bir yarısı, müzik çalarımın gürültülü sesi ve kafamda milyon tane tilkiyle eve geldim. Kaldırım taşlarının biçimsiz düzenliliği ve vitrin mankenleriyle kurgulanmış sahte dünyanın yarattığı korku dolu evrenin sonuna varmış olmanın rahatlığıyla, dibine kadar kazınmış midemi yatıştırmak ve kan şekerimin beni neredeyse nakavt edecek seviyedeki düşüklüğünü gidermek için buzdolabını açtım. Bir önceki akşamdan kalma vanilyalı ve Antep fıstıklı dondurma dışında, ilgimi çekebilecek hiçbir şey bulamadım.

Kutuyu açtıktan ve kaşığımı aldıktan sonra dondurmayı ucundan kazıyarak yemeye başladım. Kaşığımın ucuyla şekillendirdiğim dondurmanın bir insan yüzünü andırdığını fark ettim ve ağız kısmını kocaman bırakıp, hemen üstüne küçük göz yuvaları oydum. Tüm dehşetiyle solgun bir insanı andıran o yeşil dondurmayı biraz daha şekillendirdikten sonra, kaşığımı hemen ağız kısmının altından -sol gözüne teğet geçecek biçimde- daldırarak, sanki bir hastalıktan yeşile dönmüş gibi duran solgun yüzü kestim. 'Tanrı' gibi hissetmenin getirdiği 'sınırsız güç' duygusuna kapılıp vanilyalı kısmını da insan suretine çevirdim ve dondurmadan adamın bütün kaderini avucumun içine aldım.

Neden sonra bir gün önce okuduğum ve yıllarca polis muhabirliği yapmış olan Sevinç Yavuz'un yazdığı 'Türk Seri Katiller' adlı kitap için verdiği ropörtajdan bir bölüm geldi aklıma... Seri katillerin yaşadığı psikolojiyi gözler önüne seren şu cümle beni daha büyük bir tartışmanın içine attı: "Motivasyonları Tanrı’yı oynamak. Kimin yaşayıp kimin öleceğine karar vermenin hazzını yaşamak. İşte o çalışmalar (ceseti slikonla doldurmak ya da göze çivi çakmak gibi) da hazzı uzatmak, cesetle daha çok vakit geçirebilmek için yapılan şeyler." Yani sizin anlayacağınız, bir dizi psikolojik bozukluğun neticesinde seri katile dönüşen bu zevatlar adeta tanrı rolüne bürünüyorlarmış.

Tam bu noktada, aslında hiçbirimizin temelde bu sosyopat seri katillerden bir farkımızın olmadığı kanaatine vardım. Her ne kadar "normal" davranışlara sahip insanlar olarak canlılara zarar vermek suretiyle kendimizi tanrı rolüne bürüyor olmasak da başka türlü davranış biçimleriyle, aslında binlerce yıldır benzer şeyleri yapıyoruz. Çocukluk ve gençlik yıllarımızda bilgisayar oyunları ve oyuncaklarla oynuyor ve isim taktığımız, duygusal bağ kurduğumuz karakterlere çeşitli misyonlar yüklüyoruz. Onlara düşmanlar yaratıyor, onları çeşitli durumlara sokuyor ve kaderlerini belirleyerek adeta 'tanrıyı' oynuyoruz. Belki sanatı da bu yüzden seviyoruz. Heykeltraş oluyor, biçimsiz objelere 'dondurulmuş' hayatlar veriyoruz. Karikatürist veya senaryo yazarı oluyor, binlerce insanın merakla takip ettiği karakterlerin yaratıcıları olarak saman kağıdı arasına sıkışmış hayatların gidişatını belirliyoruz. Çünkü 'yaratıcıyız' ve bu nitelik bize Tanrı'nın üfürüğünden geliyor!

Bunlara benzer örneklerle yaratıcılığı ve 'yaratıcı olmaya' olan merakı hayatın her alanında bulmak mümkün diye düşünüyorum. Zaten herkesin içinde böyle bir duygu olmasaydı, hayal gücümüzün ürünleri olan ve adeta bize hizmet etmesi için yapılmış döşemeli koltuklarda oturmak yerine sıradan minderlerin üzerinde oturuyor olurduk! Para ve güç kazanma hırsımız olmaz, toplumu, siyaseti ve dünya kaynaklarını yönlendirmek gibi işlere girişmezdik. Kendi doğal koşullarında oluşan ve kendi yolunu çizen akarsulara müdahale etmez, onları barajlar ardında bırakmazdık.

Bizler, yani insanoğlu, yaratıcı rolünü üstlenmeye meraklıyız. Bu, insanlık tarihinin başlangıcından beri böyle. Kendi tanrılarını bile kendisi yaratan bir türden söz ediyorum! Kendi mitoslarını yazan, kendi putlarını (tanrılarını) kendileri yapan bir türden... Yani aslında biz, tanrısını bile kendisi yaparak, yaratma gücünü eline almaya çalışan, benmerkezci, hayalperest ve bencil bir canlı türüyüz. İtirazı olan?

5 Şubat 2016 Cuma

Aşk, Evren ve İnsanoğlu

 Dark Void Supernova


İnsanoğlunun; diğer tüm canlılarda da olduğu gibi evrenle organik ve ruhani bir bağının olduğu kanaatindeyim. Bu bağ o kadar güçlü ki; bu bağın izlerini bilimin ve yaşamın kendisinde görmemek imkânsız. Yaptığımız her eylemin, attığımız her adımın ve yaşama dair hissettiğimiz her duygunun evrenin kalbinde, kara deliklerde ve yeni doğan yıldızların merkezinde tam anlamıyla bir karşılığı var.

Kozmik işleyişe göz ucuyla baksak bile, evrende süregelen olayların tümünün birbiriyle bağlantılı olduğunu görürüz. Örneğin; bir süpernova patlamasıyla dış katmanlarını uzaya savurmuş olan bir yıldızın yarattığı gaz ve toz bulutları bundan yaklaşık 5 milyar önce Güneş'imizin ve Dünya'mızın kaderini belirledi. Kütle çekimin etkisiyle merkezde toplanan atık gazlar sıkışarak nükleer füzyonu başlattı ve genç bir yıldız doğdu. Bu yıldızın etrafında salınan diğer gaz ve toz kümeleri ise Merkür'ü, Venüs'ü, Dünya'yı, Mars'ı ve geriye kalan diğer gezegenleri oluşturdu.

Görüldüğü üzere evrende nihai ölüm diye bir şey yok. Her yok oluş aynı zamanda bir başlangıcın ve yeni bir yıldız sisteminin habercisi. Termodinamik'te buna, enerjinin korunumu yasası deniliyor. Enerjinin korunumu yasası, izole (kapalı) bir sistemdeki enerjinin değişmeyeceğini ifade ediyor ve bu kural, şu ana kadar yanlışlanabilmiş değil. Yani anlayacağınız, evrende hiçbir şey yok olmuyor; yalnızca form değiştiriyor!

Aynı kuralın dünyada da oldukça geçerli olduğunu hatırlatmakta fayda var. Geçmiş dönemlerin reenkarnasyon inancına benzer bir biçimde, sahip olduğumuz enerjinin ölümümüzden sonra farklı canlılara aktarıldığını ve yaşamına devam ettiğini görürüz. Öldüğümüzde toprağa karışan su, vitamin ve mineraller toprakta yaşayan diğer canlıları (bitki ve hayvanları) besler. Bitki ve hayvanlar ise, besin zincirinin en üst tabakasında yer alan insanoğlunu... Bu ise bizde, ölümümüzden arta kalanların bir başka insanın yaşamasına veya doğmasına sebep olduğu kanısını uyandırıyor.

Her yok oluşun bir başlangıca evrildiği gerçeği, yalnızca kimyasal tepkimeler ve dönüşümler ile hayatta kalan bedenimizde görülmüyor; aynı şeyi duygusal hayatımızda da yaşıyoruz. Şimdi soruyorum: İlk ilişkinizi ya da aşık olduğunuz ilk insanı hatırlıyor musunuz? Nasıl bir ayrılık yaşadınız? Belki de çok üzülmüş, acı çekmiş ve kendinizi bir süre insanlara kapatmıştınız? Peki ya şu an yaşadığınız bu acıyı hatırlıyor musunuz?

Aşk ve sevgiye dair yüzyıllar boyu pek çok şey söylendi veya yazıldı. Aşkı kim tam olarak tanımlayabilir? Aşk kutsal bir duygu mudur yoksa doğum, gelişim ve ölüm süreçlerine sahip basit bir olgu mu? Bireyin bilişsel zekâsı ve analitik mantığı aşkın neresinde durmaktadır? Bu soruların cevabını elbette veremeyeceğim; ancak bir ayrılığın eşiğinde olanlar için küçük bir hatırlatma yapmak isterim: Evrene organik ve ruhani olarak bağlıyız! Biz insanlar evrendeki birer sicimiz ve bedenimiz, duygularımız ve düşüncelerimiz evrendeki bir gerçeği fısıldıyor kulağımıza: Her son bir başlangıçtır! Tıpkı bir yıldızın ölümüyle sonuçlanan "an"ın yarattığı oksijenin vücudumuza hayat bahşetmesi gibi! Bu nedenle hayattaki hiçbir şeyin bir "son" olmadığını unutmayın. Başlangıçlar kolay olmamakla birlikte bir zorunluluktur ve her son kendi başlangıcını yazacaktır.

17 Aralık 2015 Perşembe

Takvim Yaprakları


Saat gecenin on biri, annem yatmış. Bitmek bilmeyen bir günün yorgunluğunu atmadan önce, içimi ısıtsın diye demlediğim çayımdan küçük bir yudum alıyorum. Kulağımda, sabahtır dinlediğim Ay Işığı Sonatı mırıldanıyor. Aklımda yine sen varsın, ellerin var, hani küçücük. Mutfağın içine sinmiş sigara dumanı yavaşça delerken ciğerimi, gözüm takvim yapraklarına ilişiyor. Her zaman olduğu gibi, geleceğin günleri sayıyorum. Biraz daha var diyorum kendime, sahiden ne kadar kaldı ki? On gün mü, yoksa daha az mı? Yerimden doğrulup takvim yaprağına uzanıyorum, nasılsa yarın sökülüp atılmayacak mı?

...

Bu gereksiz işi de hallettiğime göre, artık uykuma ve seninle ilgili rüyalarıma geri dönebilirim diye düşünüyorum. Tabii, masanın üzerinde boynu bükük bıraktığım bardağımı yerine kaldırdıktan sonra... Ama, o da ne? Bardağımın masanın üzerinde olmadığını fark ediyorum. Üstelik bende de bir gariplik var gibi, tıpkı evdeki gibi... Televizyonun açık olduğunu fark etmemiştim, sahiden annem de yatmıştı. Bu televizyon sesi de nereden çıktı böyle? Kapıyı açıp ağır aksak oturma odasına ilerliyorum. Annem koltuğa kurulmuş televizyon seyrediyor. Sen yatmamış mıydın, diye soruyorum ve bana anlamsız gözlerle bakıyor. Gözlerine bakıyorum, cevap verecek gibi oluyor fakat vereceği cevabı beklemeden mutfağa geri koşuyorum.

Anlayamıyorum, gerçekten anlamlandıramıyorum. Sonra takvim yaprağının hala elimde olduğunu fark ediyorum. Bir tane daha koparmak için uzanıyorum...

...

Televizyon hala açık mı? Mutfağın lambasını ne zaman değiştik? Telefonumu elime alıp ekran kilidine dokunuyorum. Bugün ayın 19'u mu? 17'sinde değil miydik en son; hani, yarın nasılsa koparılacak diyerek yırttığım? Korkuyorum, çok korkuyorum; fakat içimdeki duygulara engel olamıyorum...

...

Beklediğim gün geldi çattı demek. Üstelik takvim yaprakları sayesinde, yaşadığım zamandan hiçbir şey anlamayarak... On günüm gitti hayatımdan, fakat seni gördüm ya işte buna değdi. Olmayacak biliyorum; fakat ben yine de direniyorum. Seni senede bir kez bile olsa görmek istiyorum. Duygularıma hakim olamıyorum, hayır, olamıyorum. Sonra sen tekrar gidiyorsun, merak etme iki ay sonra geleceğim, diyerek. Ben ise yine dayanamıyorum; senden sonra geçirdiğim birkaç güne dayanamıyorum. Bir umut, elim yine takvim yapraklarına uzanıyor...

...

İşte, sen yine geliyorsun. Her zamanki neşenle, hani en sevdiğim. Sana dokunamıyorum, sana bakamıyorum. Elimden gelse yapardım fakat yapamıyorum. Ve sen bir iki güne kalmadan tekrar gidiyorsun. Tekrar geleceğim; ancak bu sefer biraz daha uzun sürecek diyorsun.

Eve gidip aynada kendime bakıyorum. Bir sene nasıl dayanırım, diye kendime soruyorum. Bu kadarını göze alamam diyorum. Aptallığıma yanıp kendime kızıyor, duygularıma içerleniyor ve bunun acısını kimden çıkaracağımı bilemiyorum. Ve sonra...

...
...
...
...

Bir sene mi geçmiş? Ben neredeyim? Evim bir senede pek bir değilmiş, sahiden ben neredeyim? Hızlıca kapıdan dışarı çıkıyorum, cebimde para var mı diye de bir kontrol ediyorum. Evet, var galiba. Sahiden, acaba ben hala çalışıyor muyum? Bir senede hayatımda nelerin değimiş olabileceğinin hayalini kurarken yola devam ediyorum ve işte, seni yeniden görüyorum. İyi görünmediğimi söylüyorsun, seni dinliyorum. Hayatında ne var ne yok diyorsun, bunu bilmiyorum. Büyük bir boşluğun içinden çıkmaya çabalarken, hayatı kaçırıyorum. Bir buçuk senem, birkaç gün kadar geçti ama bunu anlatamıyorum. Ve sen yine gidiyorsun ve üstelik bu sefer belki de biraz daha uzun...

...
...
...
...
...
...

Kendimi yine aynaya bakarken buluyorum. Kulağımda, birkaç sabah önce dinlediğim Ay Işığı Sonatı mırıldanıyor. Aklımda yine sen varsın, ellerin var, hani küçücük. Kirli sakalıma, çökmüş yanaklarıma, belirgin bir şekilde buruşmaya başlamış olan yüzüme ve sakalımdaki beyazlara şaşırıyorum. Ben, seni her gün görebilmek için bana ait olan bir hayatı hiç ediyorum...


6 Aralık 2015 Pazar

Yanılsama

yanılsama, sanrı, halüsinasyon, şizofreni, trip


Yanılsamadan ibaret olduğunu düşündüğü bedenime hakaretler yağdırırken halen sinirli görünüyor ve kafasını sağa sola sallayarak beni öldüreceğini söylüyordu. Sahi bunu yapabilir miydi? Tam bir delilik olduğunu biliyorum fakat bir an için beni gerçekten öldürebileceğini düşündüm. Sonra o gergin yüzüne bakıp, "Seni aklımın en ücra köşelerinden bile sileceğim; seni bütün çılgınlıklarınla birlikte geldiğin yere gömeceğim." dedim.

Merhaba, ben Stawinski. 28 yaşında, 1.80 boyunda, yakışıklı sayılabilecek esmer bir erkeğim. Geçmişim hakkında konuşmayı pek fazla sevmem; aslında bakarsanız konuşmayı da pek fazla sevmem. Lâkin, son dönemlerde yaşadığım mental sorunlardan dolayı, eskisinden fazla konuşmaya ihtiyacım var.

Bundan birkaç ay önce tek başıma yaşayan biriydim. Uzun bir süre ailesinin yanında yaşamış olan her erkek gibi ben de tek başına yaşamanın verdiği huzuru ve konforu hiçbir yerde bulamadım. Fakat son dönemlerde yaşadığım maddi sıkıntılar yüzünden ev arkadaşı aramaya başladım. Sonra Paul ile tanıştım. Paul, ev arkadaşı ilanını görüp beni arayan kişilerden biri değildi. Onunla, sıkıntılı bir gecemde tek başıma gidip içtiğim bir barda tanıştım. O da benim gibi oldukça sıkıntılı görünüyordu. Hiç durmadan ellerini ovuşturan, sigarasını tam bitirmeden yenisini yakan ve etrafıyla hiç ilgilenmeyen tavırlarıyla beni kendisine çekmeyi başarmıştı. Ona bakınca kendimi görüyormuşum gibi hissetmiştim. Bu nedenle ona bir viski ısmarlayıp yanına gittim. Yanına oturduğum anda bana söylediği ilk şey, "Ben eşcinsel değilim moruk." olmuştu; "Bak, yanlış anlama. Gerçekten cinsiyetçi biri değilim fakat gereğinden fazla yaklaşırsan seni fena döverim." ise ikinci lafı. Her neyse, konumuz bu değil. Onunla nihayetinde tanışıp derdimi anlatabilmiştim. Gerçekten de bana oldukça benziyordu; hayat hikâyemiz, sorunlarımız, eski kız arkadaşlarımız, hayal kırıklıklarımız... Bütün gece onu dinledim fakat ben pek bir şey anlatmadım. Ona yalnızca, "Seninle ben, gerçekten birbirimize benziyoruz." deyip durdum. Beni anlamış gibi gözüküyordu. Dedim ya zaten, ben pek fazla konuşmayı sevmem. Onunla yalnızca bu konuda pek fazla uyuşmuyorduk; geri kalanı ise neredeyse aynıydı.

Derken kısa süre içinde iyi birer dost olduk ve tanışmamızın üçüncü haftasında benim yanıma taşındı. Bizimkisi sanki birer kader ortaklığıydı. Aslında benim aksime kadere pek inanmazdı: Ona göre biz yoldaştık.

Paul ile çok zaman geçirdik. Yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmez olmuştu. Birbirimize iyice alıştığımız dönemde ikimiz de işten ayrıldık. Birikimlerimizle idare ediyor; çok gerekmedikçe dışarı çıkmıyorduk. Aslında, uyuşturucu almak için dışarı çıktığı zamanlarda ona göz kulak olmak için ben de çıkıyordum. Ona her defasında uyuşturucuyu bırakmasını söylediysem de lafımı bir türlü dinletemedim. Bir müddet sonra kendimi onun ebeveyni gibi hissetmeye başlamıştım bile!

Demiştim ya, birbirimize çok benziyoruz diye, gerçekten uzun bir süre böyle düşünmeye devam ettim fakat neden sonra anladım ki aslında birbirimize hiç de benzemiyoruz. Daha doğrusu birbirimize hem çok benziyoruz hem de hiç benzemiyoruz. Kimi zaman ona tam anlamıyla ayak uydurabiliyorken kimi zamansa yaptığı hiçbir şeye anlam veremiyordum. Gerçekten zaman geçtikçe yaptığı pek çok şey benim için anlamsızlaşmaya başlamıştı. Gerçi bir gün içerken kendisi de bunu pekâlâ itiraf etti: "Fakat elimde değil... Ne kadar istemesem bile... Böyle bir adamım işte, anla beni. Senin gibi biri olmak isteyen ancak hiçbir zaman kendinden vazgeçemeyecek bir adam. Belki de bu nedenle senin yanına taşınmışımdır."

Tüm aptallıklarına rağmen ev arkadaşlığımız oldukça uzun bir süre sürdü. Paul beni büyük bir yalnızlığın içinden kurtarmıştı fakat bu süre içerisinde de benden pek çok şey alıp götürmüştü. Yaşam tarzının bohemliğinden ve kafasının dağınıklığından usanmıştım. Kimi zaman ise bir yerlere çekip gitmesinden... Beni tamamen unuturdu ve bir şeyler yapıp geri gelirdi. O süre içerisinde ondan hiç haber alamazdım fakat anladığım kadarıyla eğleniyordu. Sanırım her zaman isteyip hiçbir zaman olamadığım biriydi. Bu konuda da onunla aynı şeyi düşünüyorduk.

Ondan ayrı kaldığım süre boyunca ne yaptığını merak edip durdum hatta birkaç sefer onu takip etmeyi bile denedim fakat her nasılsa, her defasında izini kaybettirmeyi başarıyordu. Benden gizli yaptığı hiçbir şeyi ortaya çıkaramıyordum. Bir müddet sonra onu tamamen kendi haline bırakıp düşünmeye başladım. Yaptıklarını, anlattıklarını, bana karşı olan tavırlarını... Her şeyi didik didik ettim, tüm anılarımızı bir yerlere yazarak olay sırasına göre dizdim. Hiçbir ayrıntıyı atlamadım ve bir gün bir şey dikkatimi çekti: Masanın üzerindeki bardak. Biz dün gece içmiştik öyle değil mi? Yani biz, Paul ve ben ikimiz de içmiştik fakat masanın üzerinde bir tane bardak vardı. Hemen bulaşık makinesinin kapağını açıp içine bir göz attım; oradan da mutfağın çeşitli yerlerine, çöpe ve kanepenin kenarına. Her yere baktım ancak bir bardak daha bulamadım. Onunla birlikte içtiğimize emindim ancak diğer bardağı bir türlü bulamadım. Belki de giderken bardağı çöpe attı ya da bilmiyorum, başka bir şey işte... Bardak olayını kafama takmamaya çalıştım ve odama gittim fakat o da ne! Odamdaki diğer yatak neredeydi? Odamda iki yatak olduğuna eminim çünkü Paul ile aynı odada kalıyorduk! Her şey gitgide ilginçleşmeye başlamıştı çünkü o an fark etmiştim ki, bu küçücük odaya iki yatak sığamazdı. Aklımı kaçıracak gibiydim, neler oluyordu?

Aylar önce, kız arkadaşım tarafından terk edildiğimde, arkadaşlarımdan uzaklaştığımda ve ailem tarafından dışlandığımda çok yalnız kalmıştım. Paul işte bu dönemde çıkıp girmişti hayatıma. Kadınlardan ve insanlardan soğuduğum bir dönemde... Aman Tanrım! Ya Paul benim yarattığım biriyse, o zaman ne olacaktı?

Tekli koltuğun yanına çömelip başımı bacaklarımın arasına sıkıştırdım. Aklımı kaybetmek üzere, saatler süren bir yolculuğa çıktım. Zihnimin en derinlerine inmeye çalışıp orada Paul'u aradım. Aradığım cevaplara ulaşmak üzere olduğumu hissettiğim anda Paul içeri girdi. Bana öylece bakıp ne yaptığımı sordu. Yine içmişti ve oldukça gergin gözüküyordu. Paul'u görünce yaşadığım travmayı bir anda unutup ona nerede olduğunu sordum. Bana cevap vermemeyi tercih etti ve kanepenin üzerine uzandı. Nerede olduğunu öğrenmek için üsteledim; fakat tek bir cevap bile alamadım. Beni herkesin yalnız bıraktığı halime çok benziyordu. İşte bu! Gerçekleri tekrar anımsadım; Paul gerçek değildi!

"Paul, seninle konuşmamız gereken bir konu var." diyerek lafa girdim. "Biliyor musun, sen yalnızca bir karaktersin; beni yalnızlığımdan kurtarasın diye uydurduğum bir karakter. Sen bir hiçliksin; deneyimlerimden edindiğim bir sonuç! Düşüncelerimden ibaret bir fantazi!" Ben böyle söyledikten sonra Paul bana döndü ve, "Sahiden mi?" dedi, "Belki de gerçek olan benimdir ha? Belki de sen benim yarattığım bir karaktersindir kim bilir?" Ona aptal olmaması gerektiğini söyledim: "Gerçekten çok yalnızdım; arkadaşlarımdan, ailemden, kız arkadaşımdan ve iş yerimden ayrılmıştım. Herkesin beni kaderime terk ettiği bir dönemde sen çıkıverdin; hem de öylece, pat diye!" Ben böyle söylediğimde yüzü asıldı ve tek bir hamleyle koltuktan kalkıp karşıma geçti: "Bana bak soytarı, benim cümlelerimi kullanıyorsun. Benim gibi kokuyor, benim gibi düşünüyorsun fakat aynı zamanda olmak isteyip de olamadığım biri gibisin. Yaşam tarzımı beğenmiyor, beni her fırsatta eleştiriyorsun. Bana öğütler verip duruyorsun. Sen benim, yıllar önce kaybettiğim birine çok benziyorsun!"

Aklım iyice karışmıştı fakat sinirlenmemeye ve aklı selim bir şekilde düşünmeye çalıştım. Paul'un tüm öfkesini üzerime kusmasına izin verip sustum fakat onu tam olarak dinlemedim bile. O konuşurken ben düşünüyordum. Evden bir an önce çıkıp psikoloğumu tekrar görmem gerektiğine karar verdim ancak Paul yakamı bırakacak gibi görünmüyordu. Beynimin yarattığı bir halüsinasyonun düşüncelerimi okuyup buna göre davranabilme ihtimalini düşündüm. Ne yapacağımı bilmiyordum, derken Paul'a geri döndüm.

Yanılsamadan ibaret olduğunu düşündüğü bedenime hakaretler yağdırırken halen sinirli görünüyor ve kafasını sağa sola sallayarak beni öldüreceğini söylüyordu. Sahi bunu yapabilir miydi? Tam bir delilik olduğunu biliyorum fakat bir an için beni gerçekten öldürebileceğini düşündüm. Sonra o gergin yüzüne bakıp, "Seni aklımın en ücra köşelerinden bile sileceğim; seni bütün çılgınlıklarınla birlikte geldiğin yere gömeceğim." dedim.

Sinirlendiğimi görünce şaşkına döndü ve elini arkasına götürdü. Kemerine takılmış olan bir şeyi çıkarmakla uğraşıyordu. "Beni öldüremezsin aptal, sen bir hayalden ibaretsin!" diye bağırdım. Bana güldü ve elini arkasından kurtararak bana bir şey uzattı. "Bir fotoğraf mı? Neyin peşindesin sen?" diye sordum, "Al da bak." dedi. Fotoğrafa baktım, Paul ile tanıştığımız gün çekildiği anlaşılan bu fotoğrafta Paul tek başına barda oturuyordu. "Bu ne anlama geliyor şimdi?" diye sordum, "Fotoğrafa iyice bak aptal." dedi, "Yeşil montlu adamı görüyor musun? Bize doğru dönmüş bir şeyler söylüyor. Hatırlıyorsan benden çakmak istemişti ve ben çakmağımı bulamayınca sen uzatmıştın. Fotoğrafta ise çakmağı uzatan kişi barmen; benim yanım ise boş! Sen gerçek değilsin ahbap! Sen büyük bir yalandan ibaretsin; aklımın bana bir oyunu! Sen artık ölü bir kurgusun!"

Bir de baktım ki, elime aldığımı sandığım fotoğraf Paul'un elinde duruyordu. Odadaki resimlerin tümü değişmişti; evde bana dair ne varsa bir anda silindi. Ev, en başından beri Paul'undu... Ben ise, Paul'un zihninde yarattığı bir bilincin kaybolmakta olan parçası...

5 Aralık 2015 Cumartesi

Tanrı'ya İnanmak vs. Tanrı'nın Varlığına İnanmak

tanrı, tanrının varlığı, tanrının sonsuzluğu, inanmak

Ahmet'e inanıyorum deseydim ne düşünürdünüz? Tabii ki de Ahmet'in söylediklerine ya da gösterdiklerine; kısacası Ahmet'in işaret ettiği şeye inandığımı düşünürdünüz. Ahmet'e inanmakla Ahmet'in varlığına inanmak arasında dağlar kadar fark varken Tanrı'ya inanmakla Tanrı'nın varlığına inanmak neden birbirinin aynı anlama gelsin?

Peki, Tanrı'ya inanıyorsam, yani onun işaret ettiklerine inanıyorsam, bu, Tanrı'nın varlığına da inandığım anlamına gelmez mi? Evet, gelir. Sonuçta varlığına inanmadığım bir şeyin işaret ettiklerine de inanmıyor olmam beklenir. Daha doğrusu, eğer bir "şeyin" ifade ettiklerine inandığımı belirtiyorsam o halde o "şeyin" varlığını da zaten kabul etmişim demektir. O halde Tanrı'ya inanmak ya da Tanrı'nın varlığına inanmak aynı düşünceyi ifade ediyor. Fakat buradaki sorun, anlatımla izah edilen şeylerin aynı olup olmadığından çok düşüncenin izah ediliş biçiminde.

Ahmet'e inanmak ile Ahmet'in varlığına inanmak örneğine geri dönelim: Şimdi, birinci cümleden anladığımız kadarıyla, Ahmet bize bir şeyler söylemeye çalışıyor. Yani Ahmet'in bir konu hakkında düşünceleri, fikirleri ya da eylemleri var fakat ikinci cümle yalnızca Ahmet'in var oluşuyla ilgili bir düşünceyi aktarıyor. Peki, bu ne demek? Eğer Ahmet Tanrı olsaydı ve biz Ahmet'in düşünceleri, fikirleri ya da eylemlerinin olduğuna dair bir ön kabulle konuşmuş olsaydık, Ahmet'in gönderdiği bir kitaptan, bir peygamberden ya da birkaç cümle dolusu kuraldan da bahsetmiş olurduk. Yani Ahmet bir şey söylüyorsa, bunu bir yere yazmış ve bize göndermiş olabilir. Biz de bu durumda teist olurduk (yani bir kutsal kitaba inanan kişi). Eğer Ahmet'e değil; Ahmet'in varlığına inandığımızı söyleseydik; Ahmet'e ait bir kutsal kitaba değil; doğrudan Ahmet'in var olduğuna inandığımızı söyleyerek deist olurduk. Belki de bunların tümünü inkâr ederek ateist (Ahmet'in varlığını reddeden kişi) olurduk. Bu da demek oluyor ki, ifadedeki yanlışlık anlamının özünde değil; biçiminde.

Böylesine gereksiz bir konuda yazma eylemine başlamışken, konuyla ilgili başka bir örneğe daha değineyim. Örneğin, Tanrı'ya inanmak (İslam dini çerçevesinde: Allah'a inanmak), aslında çoklu bir din anlayışının bir ürünü olabilir mi? Yine Ahmet örneğine dönüyorum: Ben Ahmet'e inandığımı söylüyorsam, bu açıkça başka birilerinin de bir şeyler söylediği anlamına gelmez mi? O halde Tanrı'ya inandığımı söylüyorsam, başka "şeyler"in varlığını da kabul etmiş olmaz mıyım? Tanrı'ya inanmakla kastım "din" bağlamındaki olgular olduğuna göre, başka "şeyler"in de kendilerine ait dinlerinin olduğundan bahsetmiş olurum. Bu da demek olur ki; birçok yaratıcı ve birçok din var ve ben aralarından "Tanrı" olarak isimlendirdiğime inanıyorum.

Daha çok dil bilgisiyle alakalı olan bu konu bizi biraz daha teolojiye yaklaştırsın ve Tanrı kavramıyla ilgili birkaç soru daha soralım:

Bildiğiniz üzere, üç boyutlu (zaman boyutu ile dört boyutlu) evrenimiz her anlamda sınırlıdır. Örneğin; enerjinin korunumu yasasına göre, evrendeki enerji sabittir, yani evrendeki toplam enerjide artma veya azalma olamaz. Bunu gündelik hayatımızdaki basit deneyimlerimizden de görebiliriz. Mesela bir otomobilin hareket kazanabilmesi için enerjiye ihtiyacı vardır. Bu enerjiyi ise yakıtını harcayarak sağlar. Yakıtın, motordaki yanma odasında değişime uğraması ve enerjisini pistonlar aracılığıyla motora aktarması sayesinde araç hareket eder. Bu bir döngüdür. Nem oranı yüksek sıcak havanın atmosferin yukarı tabakalarında soğuyarak yağışa dönüşmesi ve yağış sonrası aşağıda kalan suyun buharlaşarak tekrar göğe yükselmesi de buna benzer bir kısır döngüyü ve enerjinin korunumu yasası gereği, enerjinin ortadan kaybolmayıp yalnızca biçim değiştirdiğini gösterir.

Evrendeki bir başka sınır ise hız limitimiz ile ilgili. Bilindiği üzere, evrendeki hiçbir madde ışık hızını geçemez çünkü ışığın bu kadar hızlı olmasının tek sebebi, ışık parçacıkları olarak da bilinen fotonların kütlelerinin olmayışıdır. Yani fotonlar birer madde değildir. Eğer kütleleri olsaydı, hızları arttıkça kütleleri de artacak dolayısıyla hızlanmak için daha fazla enerjiye ihtiyaç duyacaklardı. Daha fazla enerji yüklenip kütlelerini arttırdıklarında yine daha fazla enerjiye ihtiyaç duyacak; böylelikle sonsuza dek istedikleri hıza ulaşamayacaklardı.

İki paragrafın özeti şu: Evrenimiz sınırlı! Enerjimiz de hızımız da! Halbuki biz evreni sonsuz zannediyorduk. Her şeyin bir üst limitinin bulunduğu evren hiç sonsuz olabilir mi? Olamaz; lakin sınırlarını göremeyecek kadar küçük olduğumuzdan bize sonsuz gibi geliyor. İnsanoğlunun neden sınırlı bir zekâya sahip olduğunu daha iyi anlamışsınızdır belki. Biz de bu üç boyutlu (zaman boyutu ile dört boyutlu) evrenin bir parçası olduğumuz için biz de sınırlıyız!

Peki, Tanrı evrenin neresinde? Tanrı fiziksel bir güç mü yoksa üç boyutlu evrenin dışındaki başka bir boyut mu? Sınırları olduğundan bahsettiğimiz bir evrenin yaratıcısı da sınırlı bir güce mi sahiptir sizce? Bence öyledir. Eğer sınırsız bir güçle donanmış olsaydı evrenimizi de sınırların ötesinde inşa ederdi. Bunu şöyle izah edeyim: İnsanoğlunun, teknolojinin zirvesinde olduğu bir gelecekte, Ahmet isimli dahi bir bilgisayar programcısı, hükümetin bile elinde olmayan bir hıza sahip bilgisayarının içinde kendi iki boyutlu evrenini oluştursun. Bu evrenin muhakkak bir sınırı olacaktır (Ahmet'in ve bilgisayar teknolojilerinin ulaşabilecekleri maksimum hız kadar) fakat bu iki boyutlu evrenin zamanıyla gerçek dünyanın zamanı birbirinden farklı olacağından, iki boyutlu evrende geçen ve birkaç milyar yıl gibi algılanan zaman aralığı, gerçek dünyadaki birkaç saate denk gelebilir. O halde Ahmet, kendi evreninin yaratıcısı olan bir tanrı; iki boyutlu evrende yaşayan zeki varlıklar ise, evrenlerinin izin verdiği ölçüde kendilerini geliştirebilmiş olan kullar olabilirler! O halde Tanrı, aslında bir ya da iki boyut üzerimizde olan "bir varlık" ya da "bir topluluk" olabilir mi? Sanırım bunu hiçbir zaman bilemeyeceğiz.

Eğer Tanrı, gerçekten sonsuzluğu işaret eden bir kavramsa, o halde üç boyutlu (zaman boyutu ile dört boyutlu) evrenin dışında olmalı. Fakat buradaki asıl soru şu: Sonsuzluk ne demek? Sonsuzluk, içinde yaşadığımız uzay-zaman için geçerli bir kavram değil. Mesela şimdi size, bana ne kadar uzunlukta bir rakam yazabilirsiniz, diye sorsaydım ne cevap verirdiniz? Dünyadaki bütün duvarları, yeri ve hatta göğü doldursanız; evrendeki her taşı, her molekülü ya da her atom altı parçacığı bir sayıyla işaretleseniz ne olur? Muhakkak bir sınıra erişmeyecek misiniz? O halde sonlu bir evrende yaşayıp sonsuzluk kavramını nasıl anlayabiliriz ki? Bu nedenle, eğer gerçekten de sonsuzluk kavramına denk gelen bir tanrı varsa kesinlikle bu evrende değil!

Peki ya nerede olabilir? Mesela matematik evreninde olabilir mi? Matematik evreni, içinde yaşadığımız evrenin temel fizik kurallarını açıklamamızda bize yardımcı olabilen, kendine has yapısı gereği evrenimizle kimi zaman kesişen kimi zamansa çelişen bambaşka bir evren. Eksi iki elmayla eksi iki elmayı topladığınızda dört elmanızın olduğu fantastik bir kurgu! Eğer gerçekten sonsuzluk diye bir şey varsa, işte orada olmalı!

Temel fizik yasalarının matematiksel döngülerle oluşturulduğunu düşünürsek, Tanrı'nın da matematik evreninde bulunduğuna kanıt göstermiş oluruz belki ancak bu sefer de, matematik evreninin sonsuzluğundan dolayı Tanrı'nın sonsuz bir güce sahip olduğunu kabul ederiz ki bu da şu ana dek öğrendiğimiz bütün kurallarla çelişen bir durumu ortaya koyar.

"Sonsuz güç" kavramı, belirli limitleri olan bir gücün zamansal anlamdaki sonsuzluğunu mu ifade eder; yoksa gücün kendisinin bir sınırı olmadığını mı? Sınırlı evrenimizde her ikisinin de mümkün olmadığını biliyoruz. Örneğin bir yıldız, nükleer enerjisini dışarıya ısı ve ışık olarak saçarken başka dünyalara ya da başka yıldızlara hayat verir ve enerjisinin form değiştirerek kendisinden uzaklaşmasından dolayı gün be gün zayıflar. O halde Tanrı da evreni yaratırken, kendi enerjisinin bir kısmını evrene aktarmış ve tekil halinde olduğundan daha zayıf düşmüş olabilir mi?

Diyelim ki Tanrı için böyle bir durum söz konusu değil; o her daim sonsuz bir kudrete ve yaratma gücüne sahip. Peki ya gücünün sınırları olmayan bir Tanrı kendini yok edebilir mi? (Tabii önce istemesi lazım; sonuçta istemek başarmanın yarısı) Belli ki yok edemez çünkü sonsuz kudretteki bir varlığın kendisini yok etmesi için yine sonsuz bir güce ihtiyacı vardır. Sonsuz bir gücü yok etmek için harcayacağı sonsuz güç, onun kendisini yok etmesi için yetmeyecektir. Bu tıpkı, aynı hızda, aynı momentte ve aynı kütledeki iki cismin birbiriyle çarpışmasına benzer. Bu, her anlamda birbirinin aynısı olan iki cisim tam orta noktada buluştuklarında duracaklardır çünkü birbirlerine etki eden kuvvetler aynıdır ve sonuç durağanlıktır.

O halde Tanrı kendini yok etmek için gücünü kullanmaya çalıştığında bizim "sonsuz" diye nitelendirdiğimiz ve birbirinin aynısı olan güçlerin yapabileceği tek şey "durağanlık" yaratmak olacaktır. Yani, Tanrı'ya bir şey olmaz arkadaşlar. Bu arada, acaba bazılarımızdaki intihar meyili Tanrı'nın kendini yok etme isteğinden mi gelmektedir? Bunu da bir köşeye koyalım böyle.

Tanrıyla ilgili -bence- çok değerli olan bu soruları cevaplayabildiğimiz bir gün gelecek mi bilmiyorum ancak şu an tam anlamıyla cevaplayamadığımız için bu kavramı çok fazla kurcalamaya gerek olmadığı kanaatindeyim. Bu nedenle isteyen inansın, istemeyen inanmasın. Biz kendi işimize bakalım.

S.A.

13 Ekim 2015 Salı

Bizim Zorumuz Ne? Barışı Katlettiler, İnsanlığı Katlettiler, Bazılarıysa Oh Çektiler!

Ankara'daki bombalı saldırı, eşine sımsıkı sarıldı, yine de barış


Son birkaç günde, afedersiniz, son birkaç ayda ve hatta son birkaç yılda yaşadıklarımız, Türkiye'de sıradan bir gün oldu artık. Önce Türkiye'nin Güneydoğu sınırında, Suruç'ta yapılan o hain saldırı ve daha Suruç'un yaraları sarılmamışken Türkiye'nin tam göbeğinde, Ankara'da yapılan saldırı... Ve bu saldırıların denemesi niteliğindeki Reyhanlı saldırısı...

Gerçekten bok gibi günler geçiriyoruz. Cumartesi günü Ankara'daki -canlı mıdır cansız mıdır bilemem- bombalı saldırı haberini alınca başımdan aşağı kaynar sular döküldü gibi hissettim. Geçtiğimiz aylarda, Soma'da gerçekleşen işçi katliamının haberini duyunca da böylesine bok gibi hissetmiştim. Acı üstüne acı, ülke adeta işçi ve emekçilerin, barış umuduyla yola çıkanların ve oraya buraya hesapsızca sürülen askerlerin, polislerin kanlarıyla ıslanıyor. Öyle ya, bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır!

Haberin şokunu atlattıktan kısa bir süre sonra, "Emek, Barış, Demokrasi Mitingi"ne giden ve Ankara'da olup, bu mitinge katılmış olabileceğini düşündüğüm arkadaşlarımı aradım. Neyse ki iyilermiş (Bunu duymak acımı biraz olsun hafifletti; ancak çoktan uçup gitmiş olan neşemi yerine getirmedi). Daha sonra, sosyal medyada ve haber sitelerinde dolaşan malum görüntüleri izledim. İnsanlar şok içinde; ağlıyorlar, çığlık atıyorlar, isyan ediyorlar, bir o yana bir bu yana koşturuyorlar. Kiminin arkadaşı ölmüş mitingde, kiminin ağabeyi, kiminin babası, annesi, oğlu, kızı, sevgilisi, nişanlısı... Etrafa ölüm kusan bir canavar, gencecik bedenlerdeki neşe dolu, barış dolu ruhu almış ve her yana savurmuş!

Bir kadıncağız çıkmış, patlamanın hemen ardından, "Barışı öle öle getireceğiz. Hepimiz ölsek de bu barış gelecek, bu memlekete! Barışı biz öle öle getiriyoruz. Çocuklarımız parçalanmış her yerde, parçalanmış!" diyor. İzlemeye gücünüz yeterse izleyin bir kez daha! Oradaki insanları, teröristlikle, vatan hainliğiyle suçlamadan önce izleyin! Orada ne işleri varmış, bile bile gittiler, hak ettiler demeden önce izleyin insafsızlar!

Beni gerçekten şok eden asıl şey ise, etrafımdaki bazı insanların söyledikleri oldu. Oradaki ölümlere üzülmeyenleri bir tarafa bırakıyorum, öldükleri iyi oldu, zaten onlar teröristti, onlar Kürttü diyenler mi ararsın, HDP bayrağının kana bulanmasından keyif alıp, her gün birinizi bir gün hepinizi yazan mı... Yahu, söylesene arkadaşım, bu nasıl bir vicdansızlık, bu nasıl bir düşmanlık, bu nasıl bir öfke? Bir de, "O kadar şehit verdik, bir gün bile yas ilan edilmedi." diyip kendilerini savunuyorlar.

Bizim derdimiz de bu ya zaten: Kimse ölmesin; ne asker, ne polis, ne de gerilla (İşte tam bu noktada ipler kopuyor çünkü onlar gerilla değil terörist). Analar ağlamasın diye söze başlayanlar, iş Kürt analarına gelince bir duraksıyorlar, bir es veriyorlar. Sonra da esip gürlüyorlar: "Kürt değil mi; hepsi aynı?" Tabii bir de şu var: "Her Kürt bir değildir!" Devletçi olan Kürt iyi Kürt; diğeri kaka Kürt. Hatta Kü-Kürt; yak gitsin!

Peki ya, Kürt olarak doğsaydın diyorum? Empati kursana biraz. Bu sefer de benim annem Kürt diyen de çıkıyor, ben Kürt olsaydım ekmek yediğim ülkeye ihanet etmezdim diyen de. Yav he tamam, sen en birincisin, sen en iyi Kürtsün kardeşim. Yılın Kürteni sensin! Ama o insanlara da hak vermiyor değilim. Bütün bir ömrünü devletin, medyanın ve toplumun yönlendirmesiyle, sınırlı kaynaklardan edinebildiği haberlerle ve biçimlendirilmiş tarih anlayışıyla geçirmiş bir insandan empati kurmasını bekleyemezsin.

Benim PKK'li arkadaşlarım da var, asker ve polis arkadaşlarım da. Sosyalist olan arkadaşlarım da var; ülkücü ya da Turancı olan da... Ben her kesimden insanı okumaya çalışan biriyim. Örneğin; polis olan arkadaşım uzun bir süre Doğu'da, dağların ardında görev yaptı. Özel Harekat'tan olduğu için pek çok operasyona katıldı, birçok arkadaşını çatışmada ya da baskında kaybetti. Bu adamın ruh halinden haberiniz var mı? Bu adamın, birkaç sene önceki haliyle şimdiki hali arasındaki farkı görebilecek olanınız var mı? Hiç kimse kolay bir hayat yaşamıyor ve emin olun ki ideolojik tercihlerimiz, etrafımızdan kopuk bir şekilde gerçekleşmiyor. Benim hayata bakışım ise, bana bu adamın yaşadığı travmanın dağa çıkan adamın yaşadığı travmayla aynı olduğunu gösterebilecek kadar tarafsız!

Kalın kafalı adamlara bu bakışın nasıl bir şey olduğunu anlatmaya çalışmaktan bıktım zaten. Bir insanın karşıma geçtiğinde ilk sorduğu şeyin, "Atatürk'ü seviyor musun?" "Müslüman mısın?" "HDP'ye oy verdin mi?" ya da "Sen Türk değil misin?" olmasından bıktım. Yahu, ben illa bir şey olmak zorunda mıyım? İlla bir şeyden taraf olmak, birilerini sevmek ya da birilerinin ayağının tozu olmak zorunda mıyım? Eğer sizin değerlerinizi reddediyorsam bu ülkeden gitmek zorunda mıyım? (Elimde olsa gerçekten giderdim, o ayrı)

Her gün ölüyoruz, görmüyor musunuz? Madenciler maden ocaklarında; işçiler fabrikalarda, inşaatlarda; köylüler katır yollarında; gençler meydanlarda; askerler, polisler dağlarda, eğitimlerde; siviller şehirlerde... Üstelik birileri çıkıp, "Zafiyet var, evet, ama ne istifası canım? O da ne?" diyebiliyor, bir diğeri gülebiliyor, bir diğeri resmen halkın aklıyla taşak geçercesine, "Elimizde canlı bombaların listesi var ama eylem yapmadan tutuklayamıyoruz." diyebiliyor. Bu adamlar, Soma'da madenci yakınlarını tekme tokat dövüyor, Karadeniz'deki köylüleri copluyor, eylemci gençlerin kafasına sıkıyor, faşist saldırılara göz yumuyor ve mafyayla işbirliği yapıp hepimizi katlediyor! Tüm bunlar olurken bu halkın bir kısmı hâlâ bu adamların arkasında duruyor! Çünkü halk eğitimsiz, çünkü halk, okuduğu ve gördüğü her şeyin başımızdaki yobazların denetiminde olduğunun farkında değil! Onların yerinde sen olsaydın, senin oyun da yobazlara giderdi kardeşim!

Sanırım suçu biraz da kendimizde aramalıyız. Bilhassa emek ve demokrasi güçlerinin, kendilerinin çalıp kendilerinin oynuyor oluşu, toplumdaki cehaletin önüne geçilememesinde büyük bir etken. Örneğin, geçtiğimiz sene, İşçi ve Emekçiler Bayramı'nda öğrenci kolektiflerinden bir grup gencin şu sloganı attığına şahit oldum: "Öğrenci kolektifleri ve halk 1 Mayıs'ta el ele." (En azından buna yakın bir şeydi). Hangi kolektif, hangi halk? Zaten her sene solcu ve devrimci grupları 1 Mayıs alanı denilen saçma sapan bir yere sıkıştırıyorlar; orada halk olmuyor ki. Biz halka ulaşamazsak onlar da böyle hükümetlere oy verir tabii!

Peki ya, önerin ne diyecekseniz eğer; sizin için çok iyi bir önerim yok çünkü bunun için yeterli değilim. Ancak bir arkadaşımın çok sevdiğim bir sözü var, en azından onu söyleyebilirim: "Orhan Gencebay dinlemiyorsan, işçiyi anlayamazsın." Yani öyle saç boyamayla, slogan atmayla, toplumdan farklı görünmeyle olmuyor bu işler. Halk diyor ki: Bu bizden değil; marjinal bu. Böyle olunca da kimseye sözünü dinletemiyorsun; işçiye, emekçiye, köylüye ulaşamıyorsun. Kendin çalıp kendin oynuyosun. Sonra her eylemde, "Bu daha başlangıç, mücadeleye devam!" sloganları atıp, her eylemi kendine başlangıç sayıyorsun. -İyi başladık da devamı nerede?-

Son olarak; artık tüm ülkenin kendini bir silkmesi gerekiyor. Yok altı okmuş, yok dokuz ışıkmış, yok istikrarmış; ne kadar model varsa yıkalım gitsin! Eskinin devrimleri artık bitti; yüz yıl öncenin ya da iki yüz yıl öncenin fikirlerini bırakmadıkça bir yere varamayacağız. Çünkü devrim durağan kalırsa statükoculuktan başka bir halta yaramaz. Devletin işleyişi hantallaşır. Çağın gerekliliklerine göre tazelenmek bir devrimin asıl itici gücüdür. Bırakın Altı Ok'u Mustafa Altıoklar düşünsün. Ayrıca dokuz ışık olayı da bilimsel anlamda tam bir zırva; çünkü bilinen evrende toplam sekiz farklı ışık türü var: Uzun-dalga, radyo ışını, mikrodalga, kızılötesi, görünür ışık, morötesi, x-ışını ve gama ışını (İnanmıyorsan al sana kaynak).

İstediğim tek şey -ve pek çoğunun da istediği tek şey- barış. Artık ne Türk anaları ne de Kürt anaları ağlamasın. Garibanın oğlu dağlarda şehit düşmesin, karakollarda pusuya kalmasın. Gerillalar dağdan insin, insanca ve özgürce yaşasın. Herkes kendi kimliğiyle, kendi dili ve kültürüyle kabul görsün. Kimse ne inancı ne de inançsızlığı yüzünden yargılanmasın. İsteyen başını kapatsın, isteyen kıçını açsın. Hiç kimse cinsel kimliği yüzünden saldırıya uğramasın. Tecavüzcüler ellerini kollarını sallayarak gezemesin. Kadınlar ve çocuklar şiddet görmesin. İşçiler insani ücretlerle çalışsın ve herkesin kendine ayırabileceği genişçe zamanı olsun. Daha fazla kazanmak yerine daha verimli kazanmanın yolları araştırılsın. Üretim biçimi değiştirilsin. Bilim gelişsin, sanat gelişsin, toplumdaki yardımseverlik ve birliktelik duyguları gelişsin. Artık herkes hür olsun; istediği zaman, istediği yerde ve istedikleriyle... Söylesenize, bu isteklerimin hangi birisi kötü?